Ses ve Öfke: Zoru Sevenlere Özel İnceleme
Düşünülen her şeyin anlık olarak yazıya dökülüşü gibi… Kafa karışıklığı, bilinç akışı ve çağrışımları, zihinden eksiksiz olarak kağıda aktaran bir makine yazmışcasına, karmakarışık ama bir o kadar da gerçeğe dayalı olan hikâye okuyucuyu ne kadar zorlayabilir? Bu sorunun yanıtını William Faulkner’ın Ses ve Öfke kitabı üzerinden yanıtlayalım.
Kitabı okumaya ilk başladığımda algılarımı sonuna kadar açmam gerektiğini hemen anladım. Noktalama işaretlerinden yoksun ve pek çok zaman atlaması ile okuyucuyu yoran, kesinlikle sakin kafayla okunması gereken bir eserden bahsediyorum. William Faulkner’ın bambaşka bir tarz denediği, bilinç akışı yöntemi ile yazılan kitabı Ses ve Öfke, içeriğinden ziyade yazılış biçimi ile beni kendine bağlayan bir eserdi. Okuduğum en iyi kitaplar arasında yer almadı ama yalnızca ilk bölüm ile iyi bir kitap olmayı başardı.
Faulkner kitap boyunca, belirli bir olay değil, Compson ailesindeki üyelerin duygu durumları üzerinde durarak ilerliyor ve zamanla küçük sırlar açığa çıkıyor. Hem edebiyatta hem de sinemada durum anlatıcılığını takdir etsem de duygusal ve yapısal karmaşa kendinden zaman zaman koparabiliyor. William Faulkner, “Döşeğimde Ölürken” isimli harika eserinde de yaptığı gibi, olaylara ailenin farklı üyelerinin gözünden bakmamızı sağlıyor. Böylece gerçek hayatta olduğu gibi pek çok konuda farklı bakış açıları ve fikir ayrılıkları ortaya çıkıyor. Kişilerin doğuştan getirdiği özellikleri, aile travmalarını veya hayat zorluğu nedeniyle ortaya çıkan bir takım davranış özelliklerini yakından izletiyor.
İlk bölüm küçük kardeş Benjamin’in (Benjy) gözünden aktarılıyor. Bu bölümü okurken anlatıcının çocuk mu, yetişkin mi, engelli mi yoksa sağır ve dilsiz mi olduğu konusunda sürekli anlam karmaşası yaşadım ve en sonunda aslında bunların tamamı olduğu ortaya çıktığında hayran olmadan edemedim. Benjy geçmişi ve şimdiyi iç içe anlatırken, kafasının içinde yaşadığı karmaşa ve zaman algısının yok oluşu, engelli bir kişiyle ilişkilendirilebilir görünüyor. Olan bitenleri; sabit bir şey üzerine odaklanamayan, sürekli en büyük kardeşi Jason tarafından akıl hastanesine yatırılmakla tehdit edilen ve yalnızca ateşe bakarak veya kirli bir terliği tutarak sakinleyebilen birinin gözünden okuyorsunuz. Kız kardeşi Caddy’yi kendine sığınak olarak görmesi ve onun ağaçlar gibi koktuğunu sık sık dile getirmesi, onu anne figürü yerine koyduğunu gösteriyor.
Editör Notu: Yazının devamı spoiler içerebilir.
İkinci bölümde erkek kardeşlerden Quentin’in gözünden, tam olarak açığa çıkmakta zorlanan konuları okuyoruz. İlk bölümden daha karmaşık olan ve yer yer noktalamanın neredeyse hiç kullanılmamış olması, Quentin’le empati kurma sürecini saf dışı bırakıyor gibi. Kız kardeşi Caddy ile yaşamış olabileceği aile içi ilişkinin itirafını okur gibi oluyoruz ama yine de bölümü bazı soru işaretleriyle bitiriyoruz.
Her şey Jason’ın, yani en büyük abinin anlatımıyla çözülmeye başlıyor. Burada annesiyle olan ilişkinin derinlerine iniyoruz ve aslında annenin nasıl önemli bir karakter olduğunu anlıyoruz. Tüm bu kişilerin karakterinde annenin büyük bir rolü var ve ayrı bir bölümde işlenmemiş olsa bile ciddi etkilere sahip. Jason, iyi kalpli babanın ölümünden sonra ailenin başına geçmiş, tüm yükü sırtlanmış, annesi dahil herkese bakmak durumunda kalmış biri. Quentin’in üniversiteye gitmesi için satılan tarladan, ancak onun okumak isteyip istemediğinin bile sorulmayışından ötürü büyük bir kırgınlığı var. Hep çalışması gerektiği üzerine, ailesinin yarattığı hayat planını yaşamak zorunda bırakılmış. Burada hem evlerinde çalışan zenci çalışanlara hem de kız kardeşi ile erkek kardeşinden doğan, yine Quentin isimli -ki bu ismin tekrarlanması ilk başta anlamsız gelebiliyor- kıza karşı nasıl kontrol etme ihtiyacı hissettiğini detaylıca okuyoruz. Onu okurken öfkeli, serseri, ırkçı ve hatta cinsiyetçi bir adam görüyoruz ama her şey onu anlamakla bitiyor.
En başından beri anne, hep yakınan, hayat zorluğundan dem vuran, diğerlerine yük olduğunu düşünen biri olarak görünüyor. Engelli bir çocuğunun olması ile kendini ve ailesini lanetlenmiş sayacak kadar yoğun duygularla bakıyor hayata. Kendini suçlamayı bir huy haline getirmiş, kendine acıma dürtüsü aşırıya kaçmış, bu sebeple de sürekli depresyonda bir ruh haliyle yataktan çıkamayan birinin tüm aile üzerinde yarattığı etki olumlu olmayacaktır elbette. Annelik görevlerini yerine getiremeyecek, çocuklarına hem var olduğu hem de olmadığı durumlarda içten içe eziyet edecek olan bu karakteri okurken karamsarlıktan başınız dönüyor.
Sonuçlanan veya biten bir şey yok. Olmasına gerek de yok.
Kapak Fotoğrafı: IMDb
İlginizi çekebilir: Aysu Altaş’tan Agota Kristof

Zülal Yılmaz 









Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!