İlk yorumu siz yazın!
2026 Oscar Ödülleri: En İyi Orijinal Film Müziği Adayları
Bu sene gerek kısa listede gerekse aday listesinde yer alan çalışmaları genel olarak değerlendirdiğimde, ortaya konan işlerin kalitesinin oldukça tatmin edici olduğunu söyleyebilirim. Bryce Dessner’ın Train Dreams için yaptığı çalışmanın aday gösterilmemesini bir hata olarak görsem de, geleneksel Hollywood anlatısının ustalıkla kotarılmış bir örneği olarak Desplat’nin Frankenstein’ı; avangarde arayışlarıyla dikkat çeken Fendrix’in Bugonia’sı; Greenwood’un Anderson’la kurduğu verimli işbirliğinin bir ürünü olan One Battle After Another; Richter’in neredeyse bir başyapıt niteliğindeki Hamnet’i ve son olarak tür müziğine çağdaş yorumuyla öne çıkan Göransson’un Sinners’ı… Her biri, sinema ve müzik arasındaki güçlü ilişkiyi farklı bir açıdan ele alan sağlam çalışmalar.

Oscar Mevsimi’ndeyiz ve her sene olduğu gibi bu sene de orijinal müzik adayları üzerine kapsamlı bir değerlendirme yapmaya çalıştım. Bu yazıları bir gelenek haline getirmeye çalışıyorum. Nitekim Türkiye’de gazetelerin daha güçlü olduğu dönemlerde her gazetede etkili, yorumları okunan ve değer verilen film yazarları/eleştirmenler vardı ve onların Oscar öncesi ve sonrası yorumları da görece ilgiyle izlenirdi. Buna karşın orijinal film müziği kategorisi üzerinde hiç düşünülmeyen, öylesine verilen diğer teknik ödüllerden biri olarak görülürdü. Bundan elbette seyircinin ve okuyucunun ağırlıklı olarak en iyi film ile oyuncu kategorilerine ilgi göstermesinin, hatta yönetmen ve senaryo dallarını dahi göz ardı etmesinin de payı vardı.
Bu kısa girişi yapmanın nedeni, 2022’den itibaren theMagger’da orijinal film müziği adayları üzerine değerlendirme yapmaya başlamamdan itibaren bununla birlikte beşinci yazıya ulaşmam. Beş sayısı çok büyük değil belki ama bu serinin artık bir gelenek haline geldiğini gösteriyor. Her ne kadar derinlemesine analizler yapmaya çalıştığımdan dolayı biraz daha meraklısına hitap ettiğini düşünsem de, bu yazılar Gürkan Sonat’ın “en iyi şarkı” değerlendirmesi başta olmak üzere yayınlanan diğer Oscar yazılarıyla birlikte theMagger okuyucusu için genel bir Oscar panoraması sunuyor.

En İyi Orijinal Film Müziği Kısa Liste
Gelelim asıl konumuza… “En iyi” kategorisine geçmeden önce kısa listeye giren çalışmalara kısaca göz atalım. Toplam 132 film müziği arasından seçilen 20 filmden oluşan kısa listede şu filmler yer almış:
Simon Franglen – Avatar: Fire and Ash
Jerskin Fendrix – Bugonia
Laura Karpman – Captain America: Brave New World
Lesley Barber – Diane Warren: Relentless
Hans Zimmer – F1
Alexandre Desplat – Frankenstein
Max Richter – Hamnet
Hildur Guðnadóttir – Hedda
Volker Bertelmann – A House of Dynamite
Nicholas Britell – Jay Kelly
Daniel Lopatin – Marty Supreme
Brian Tyler – Nuremberg
Jonny Greenwood – One Battle After Another
Ludwig Göransson – Sinners
Kangding Ray – Sirāt
Bryce Dessner – Train Dreams
Nine Inch Nails – Tron: Ares
Aaron Zigman – Truth and Treason
Nathan Johnson – Wake Up Dead Man: A Knives Out Mystery
John Powell, Stephen Schwartz – Wicked: For Good
Kısa listeye baktığımda benim açımdan öne çıkan veya üzerinde konuşmak istediğim yapıtlar şunlar oldu:
Hildur Guðnadóttir – Hedda

İzlanda’nın son dönemde müziğe kazandırdığı büyük isimlerden biri olan Guðnadóttir, film müziği alanında hatırı sayılır bir isim yapmış durumda. Özellikle avangart elektronik müzik grubu Múm üyesi olarak tanınan besteci, sonrasında filmler için yaptığı müziklerle sinema-müzik arasındaki ilişkiyi tanımlayan bestecilerden biri haline geldi. Joker (Todd Phillips, 2019) için yaptığı müzikle En İyi Orijinal Film Müziği dalında Oscar kazanan besteci, aynı filmle Venedik Film Festivali ve Altın Küre’de de en iyi müzik ödüllerini almıştı. Yine aynı yıl HBO dizisi Chernobyl için yaptığı müzikle Emmy ve Grammy kazanmayı başarmıştı.
Hedda’da besteci tarzının dışına çıkmış; filmin ruhuna uygun olarak kibar bir atmosfer yaratmak amacıyla arada avangarde tarzından esintiler taşısa da, asıl olarak klasik caza yaklaşan ve kimi anlarda vurmalı çalgılarla agresif bir tavır takınan müzikleriyle yine adından söz ettiriyor.
Volker Bertelmann – A House of Dynamite

Bertelmann, nam-ı diğer Hauschka, benim son yıllarda en çok beğendiğim bestecilerden biri. Film müzikleri, neredeyse öncülerinden biri olduğu neo-klasik alanındaki verimlerini geride bırakmış durumda. All Quiet on the Western Front ile Oscar alan, geçen sene de Conclave ile bir Oscar adaylığı kazanan Bertelmann, A House of Dynamite ile kısa listeye girmeyi başarsa da yeni bir adaylık elde edemedi. Açık söylemek gerekirse bu sene adaylığı hak ettiğini söylemek pek mümkün değil; zira film için yaptığı müzik Conclave’in bir devamı, adeta bir kopyası gibi. Özellikle gerilimli sahnelerde kullandığı minimalist piyano motifleri ve ani yükselişler, önceki çalışmasıyla neredeyse birebir örtüşüyor.
Nicholas Britell – Jay Kelly

Son yılların bol ödüllü ve adaylık sahibi film ve televizyon bestecilerinden biri olan, bence popülaritesini ve ödüllerini sonuna kadar hak eden Britell, Jay Kelly ile dördüncü adaylığı el edemiyor. Başarılı film müzikleri bestecisi kimliğini koruduğu bu filmde, “In Paris” veya “We’re Taking a Train” gibi parçalarda onu neredeyse efsaneler arasına sokan Succession müziklerinin izlerini duyuyorsunuz ve bu da genel anlamda çalışmanın özgünlüğüne biraz gölge düşürüyor. Britell bir besteci olarak işini yapıyor ama bu kez o kadar iyi değil maalesef.
Kangding Ray – Sirāt

Kısa listede yer alan çalışmalar içinde belki de filmle en uyumlu olan müzik. Nitekim kısa listeye de bu sayede girdiğini düşünüyorum. Üzerine çok söz edebileceğim bir tarz değil ama filme uyumu dışında türün sevenlerini tatmin edecek düzeyde bir çalışma olduğunu düşünüyorum. Elektronik dokuların atmosferik kullanımı, filmin gerilimini desteklemekte oldukça başarılı.
Nathan Johnson – Wake Up Dead Man: A Knives Out Mystery

Kısa listenin en başarılı çalışmalarından ve açıkçası bir adaylık kazansaydı şaşırmayacağım müziklerden biri. Klasik müzik ve müzikal tarzlarını dışavurumcu bir üslupta, zaman zaman filme uygun bir biçimde esprili şekilde harmanlayan; geleneksel, altın dönem Hollywood müziklerine de zaman zaman selam gönderen Johnson, bu senenin dinlemesi en zevkli ama aynı zamanda müzikalitesi yüksek çalışmalarından birine imza atmış.
Bunların dışında kalan çalışmaların da genel anlamda başarılı olduğunu düşünüyorum. Filmin tamamlayıcı bir unsuru olarak görevlerini yerine getiriyorlar. Örneğin Aaron Zigman, Truth and Treason’da orkestrasyonu sağlam bir müzikle gerilimi sağlamayı başarıyor. Brian Tyler, Nuremberg için filmin atmosferine uygun, arka planda kalmayı tercih eden mütevazı bir çalışma ortaya koyuyor. Bu çalışmaların kısa listeye girmesi de bir başarı kabul edilmeli.
Kısa listede yer alan çalışmalar içinde -sadece kısa listede kaldığı için ayrıca üzüldüğümü belirteyim- senenin en iyi film müziklerinden biri hiç kuşkusuz Bryce Dessner’ın Train Dreams için yaptığı çalışma. Dessner son bir senedir en çok dinlediğim bestecilerden biri. O da Guðnadóttir ve Greenwood gibi klasik müzik kökenli eğitiminin ardından pop/rock/elektronik alanlarında çalışmalar yapan bir grubun üyesi olarak müziğe başlayan ve ardından neo-klasik ile film müziği alanlarında üretmeye devam eden bir besteci. Alternatif rock grubu The National’ın bir üyesi olan ama klasik müzik alanındaki besteleriyle Grammy alan ve Philip Glass, Steve Reich, Gustavo Dudamel, Esa-Pekka Salonen gibi türün önemli isimleriyle işbirliği yapan Dessner, her ne kadar daha çok bir film müziği bestecisi olarak bilinse de günümüzün en üretken ve müzikal içerik ve tür anlamında çeşitliliği kucaklayan bestecilerinden biri.
Train Dreams, Dessner’ı iyi ve önemli bir besteci yapan tüm nitelikleri barındıran bir yapıt. Sağlam bir orkestral altyapı; filmle uyumlu, filmin ruhunu çok iyi yansıtan melodiler (özellikle sadece yaylılar için yazılmış dört adet Passageways); klasik müzik ve neo-klasik türlerin mükemmel bir uyumu; yoğun bir piyano kullanımı ve çok uygun yerlerde kullanılmış yerel/otantik melodiler (Family Photo)… Ve tüm bunlara ek olarak filmin sonunda yer alan ve En İyi Orijinal Şarkı dalında adaylık kazanan Dessner ile Nick Cave’in ballad yazmadaki yeteneklerinin ürünü ortak çalışmaları, filmle aynı adı taşıyan Train Dreams.
Adayların değerlendirmesine geçmeden son bir söz de kısa listede yer almamasına karşın, neo-klasik türünün son yıllardaki yükselen yıldızı Polonyalı piyanist ve besteci Hania Rani’nin dinleyeni filmle beraber ruhsal bir yolculuğa çıkardığı Sentimental Value filmine yaptığı müzikler için. Bir Rani hayranı olarak bestecinin diğer çalışmalarının seviyesinde olan ve onun alametifarikası sayılabilecek hüznü ve müzikal derinliği yansıtan bu çalışmayı da şiddetle öneririm. Kesinlikle senenin en çok iz bırakan film müziklerinden biri.
En İyi Orijinal Film Müziği
Gelelim adaylara… Listeye baktığımızda ilk göze çarpan, hiç kuşkusuz “olağan şüphelilerden” oluşuyor olması. Zira Yorgos Lanthimos ile yaptığı işbirliğiyle tanınan Jerskin Fendrix ve neo-klasik türünün yaşayan en büyük birkaç isminden biri olan Max Richter dışında listedeki tüm isimler Oscar’ın yabancısı değil. İlk kez aday olan Fendrix, müzik dünyasının dikkat çeken yıldızlarından. Richter ise halihazırda efsane statüsüne yükselmiş, günümüzün en büyük bestecilerinden biri. Dolayısıyla yarışa katılan her ismin birer ağır top olduğunu söylemek yanlış olmaz.
BUGONIA – Jerskin Fendrix

Film müziği alanında sinema tarihine iz bırakan besteci-yönetmen işbirlikleri vardır. Alfred Hitchcock-Bernard Herrmann, David Lean-Maurice Jarre, Sergio Leone-Ennio Morricone ve Steven Spielberg-John Williams akla ilk gelen efsanevi işbirlikleri. Yakın dönemde de Christopher Nolan-Hans Zimmer, Tim Burton-Danny Elfman, Wes Anderson-Alexandre Desplat ve Paul Thomas Anderson-Jonny Greenwood öne çıkan yönetmen-besteci işbirlikleri arasında. Jerskin Fendrix de Yorgos Lanthimos ile gerçekleştirdiği çalışmalarla son yıllarda ortaya çıkan en dikkat çekici ortaklıklardan birine imza atan isimlerden biri. Bu ortaklık, yukarıda sözünü ettiğim işbirliklerinden farklı olarak uzun soluklu ortaklıkların kalıplarını kırması anlamında da ilgi çekici. Zira tanınmış bir yönetmen olan Lanthimos, film müziği alanında isim yapmış bir besteci yerine tamamen yeni bir ismi tercih ediyor ve bu ikilinin bir araya gelmesi, film müziği alanında özgün ve farklı bir sesin ortaya çıkmasını sağlamış görünüyor.
Gerçek adı Joscelin Dent-Pooley olan Fendrix, pek çok benzeri gibi klasik müzik eğitimi almış. Cambridge’de tamamladığı eğitimin ardından klasik/geleneksel eğitimini daha avangarde ve türler arası bir tarzda sürdürmeye karar vermiş bir müzisyen. Schubert’in bir şarkı defterinden ödünç aldığı başlıkla çıkardığı ilk albümü Winterreise (2020) türler arasında gezinen, tanımlaması zor bir çalışma. Hakim olduğu piyanonun devrede olduğu; genel anlamda neo-klasik, ambiyant, elektronik, hiper-pop arasında gidip gelen; bir şarkıda bile bu türlerin ve farklı enstrümanlarla birlikte tanımlanamayan seslerin bir arada kullanıldığı, farklı orkestrasyonlarla örülü bu albüm teknik açıdan ilgi çekici. İkinci albümü Once Upon A Time… In Shropshire (2025) ise ilk albüme göre daha kişisel, içe kapanık. İntihar eden bir arkadaşı ve hasta olan babasına bir tür ağıt gibi de okunabilecek duygusal bir çalışma. Enstrümantasyon da bu temaya uygun olarak daha geleneksel, kaosun ötesine geçerek daha melodik ve epik bir hal almış.
Fendrix, ilk albümü Winterreise sayesinde Lanthimos’un ilgisini çekmiş. Albümün kendine has belirsiz anlatımı ve tahmin edilemez ses yapısını yönetmen, Poor Things filminin sürreal yapısıyla uyumlu görmüş olacak ki onunla çalışmayı tercih etmiş. Bugonia, Fendrix’in Lanthimos ile yaptığı işbirliğinin üçüncü filmi. İkili Poor Things (2023) ve sonrasında Kind of Kindness (2024) filminde de beraber çalışmıştı.
Bugonia, genel anlamda çağdaş/modern klasik müzik tarzını anımsatan; kimi anlarda anlatımcı (ekspresyonist) bir orkestrasyon ve atonal formlarla şekillenen avangarde sayılabilecek bir çalışma. Aktarıldığı üzere Lanthimos, besteciye alışılmışın dışında tüm senaryoyu vermemiş; sadece üç anahtar kelime üzerine müziğini inşa etmesini istemiş: Bees, basement, spaceship (arılar, zemin kat, uzay gemisi). Öte yandan örneğin Bees veya Basement gibi parçalar, çalışmayı geleneksel dramatik film müziği geleneği içinde değerlendirmemize de olanak sunuyor.
Ben genel anlamda çalışmayı, genel eğilimlerine rağmen başarılı buldum. Film dışında bağımsız olarak dinlenme kapasitesi var. Öte yandan onun yerine hem müzikal yapısı ve içeriği hem de filme katkısı açısından Bryce Dessner’ın Train Dreams çalışması aday olsaydı daha iyi olur muydu diye de düşünmeden edemiyorum.
FRANKENSTEIN – Alexandre Desplat

Günümüzün en önemli film müziği bestecileri arasında çok önemli bir yere sahip olan Desplat, klişe film/müzik yazarı tabiriyle Oscar ve diğer ödül listelerinin gediklilerinden. Bu sene de dahil olmak üzere toplamda 12 Oscar adaylığı bulunan Desplat, The Grand Budapest Hotel (2015) ve The Shape of Water (2018) filmleriyle heykelciğe kavuşmayı başarmıştı. Desplat ve Frankenstein hakkında uzun uzun yazmaya gerek yok. Uzun zamandır yakın işbirliği içinde olduğu iki yönetmenden biri olan ve The Shape of Water ile ödülü kazandığı Guillermo del Toro’nun son filmi için bestelediği müzikler, geleneksel tarzda ama dramatik yapısı ve içeriği son derece yüksek; adeta “mükemmel bir film müziği nasıl olur?” sorusuna net ve kesin bir cevap verecek düzeyde.
Fazla geleneksel ve dramatik yapısından dolayı hızla anlaşılabilir/hissedilebilir olduğuna yönelik eleştirilere rağmen -ki sonuçta bir film müziğinden bahsediyoruz- Desplat, filmden bağımsız kendi başına bir karakter ortaya koyan ama aynı zamanda filmin dramatik ve görkemli yapısını güçlendiren; başarılı orkestrasyon ve sololarla akan melodik ve epik bir çalışma yapmayı başarmış ve adaylığı hak etmiş.
HAMNET – Max Richter

Yazıyı yazarken tekrar kontrol ettim ve evet, bu Richter’in ilk Oscar adaylığı. Akademi tarafından ilk defa fark edilmiş olsa da yaşayan en önemli neo-klasik müzik ve film/dizi müziği bestecilerinden biri olarak kabul edilen ve halihazırda müzik tarihinin son 25 yılına damgasını vurmuş bir müzik efsanesi Max Richter. Kendisi yine mütevazı davranıp Akademi’nin kendisini hatırlamasının bir onur olduğunu söylemiş ama günümüzde Akademi’nin ve Oscar Ödülleri’nin durumunu düşündüğümüzde, asıl onun gibi bir müzisyenin bu listede olması Oscar ve Akademi için bir onur kabul edilmeli.
Richter çok verimli bir besteci ve bu verimlilik içinde film, dizi ve belgesel müzikleri de önemli bir yer tutuyor. Her ne kadar bunların ağırlıklı olarak “faturaları ödemek” için yapıldığı ve dolayısıyla film-dışı müziklerinin düzeyine erişemediklerini tahmin etmek zor olmasa da, Richter çapında bir bestecinin elinden çıkan her yapıtın belirli bir müzikal kalite taşıdığını söylemek mümkün. Aynı zamanda tarz anlamında da her birinin alanla ilişkili olduğunu ve birbirini beslediğini söylemek doğru olur. Özellikle bestecinin müziğine ilham kaynağı olan hatıralar, kayıp, insanlığın evrendeki konumu, savaş gibi temalar, her iki alanda bestelediği müziklerde de kendilerini farklı boyutlarda gösterir. Örneğin 2004’te bestelenen ve onu bir kült isim haline getiren The Blue Notebooks albümünde yer alan On the Nature of Daylight, farklı filmlerde de kullanılmıştır ve Richter’in genel müziği içinde film ile diğer müzikleri arasındaki sınırların ortadan kalkabileceğini göstermiştir.
Çok verimli bir besteci olan Richter, 2004-2026 arasında toplam 35 sinema filmi, 10 televizyon dizisi, 3 belgesel ve 6 televizyon filmi olmak üzere 54 çalışma gerçekleştirmiş. Bu 35 film içinden daha önce hiç adaylık kazanamamış olması ilginç. Bu durum, örneğin Arrival (2016) filminde olduğu gibi Akademi’nin katı teknik şartnamesinden kaynaklansa bile, geçmişte görülmemiş bir şey değil. Ennio Morricone’nin onca yıl ara ara aday gösterilmesine rağmen yaşamının son yıllarında ödül alması, bence benzer bir bağlam içinde değerlendirilebilir.
Peki Hamnet için neler söyleyebiliriz? Öncelikle Hamnet, Richter çapında bir besteci için bile bir başyapıt sayılabilecek düzeyde bir çalışma. Filmin dramatik, trajik ve duygusal senaryosunu adeta soyutlayarak sese aktarmayı başaran Richter, müziğiyle müthiş etkileyici bir müzikal evren yaratıyor. Teknik boyuta geldiğimizde, dönemin ruhunu yansıtmak amacıyla William Byrd ve Thomas Tallis gibi Rönesans Dönemi’nin en önemli İngiliz bestecilerine gönderme yapan melodilerle ördüğü bestelerde farklı orkestrasyon yöntemleri ve enstrümanlar (örneğin döneme ait bir tür erken dönem viyolonsel sayabileceğimiz viols veya dönemin halk şarkılarında kullanılan telli çalgı hurdy-gurdy) kullanıyor. Müziğin her aşamasında insanın iç dünyası ile dış dünya (doğa) arasındaki ilişkiyi hissetmek mümkün. Bestecinin ilham kaynaklarından birinin insanın evrendeki konumu ve doğayla ilişkisi olması, bu derinliğin yakalanmasında etkili olmuş.
Of Orpheus, Richter’in müziğinin DNA’sını doğrudan taşıyan; onun film müzikleri dışındaki ana çalışmalarını anımsatan derin ve melodik bir parça. Of Earth and Heaven ve aynı melodiye dayanan, bir tür çeşitleme olan Of Remembrance, pek çok videoda, Instagram mesajında görmeye devam edeceğimiz çok vurucu, etkisini duyar duymaz gösteren parçalardan biri. I Was the More Deceived ise yayıların mükemmel kullanımı ve dinleyenin derinlerine inmeyi başaran ve Richter’in teknik becerisini ve melodi yaratmadaki dehasını gösteren bence albümün en başarılı çalışması.
Hamnet, Richter müziğinin tüm erdemlerini içeren, atmosferik, duygusal derinliğe inmeyi başarmış bir çalışma. İlk anlarda belki Richter’in müzikal dehasını yansıtmada diğer çalışmalarının seviyesine ulaşamamış hissi verse de, ilk yarıdan sonra özellikle sonlara doğru Richter’in niçin çok büyük ve önemli bir besteci olduğu anlaşılıyor. Bence Hamnet, Hugo Emerzael’in dediği gibi Richter’in şu ana kadar yaptığı en iyi film müziği, hatta bir film müziğinin ötesinde, duygusal derinliği anlamında bestecinin en önemli yapıtları arasında.
Dinlenmeye değerin ötesinde, I Was the More Deceived ve Of a Ghost gibi parçalarla ruhani bir yolculuğa çıkıyor. Büyük bir Richter hayranı olmamdan ve daha müzik dünyasında adının ilk duyulduğu yıllardan itibaren onu yakından takip etmemden bağımsız olarak, bu sene benim adayım -ki kazanması neredeyse imkânsız- Richter ve Hamnet.
ONE BATTLE AFTER ANOTHER – Jonny Greenwood

Greenwood, özellikle Paul Thomas Anderson ile işbirliğiyle dikkat çeken ve kuşağının en önemli film müziği bestecilerinden biri olarak görülen bir isim. Bundan önce Anderson’ın Phantom Thread (2018) ve Jane Campion’ın The Power of the Dog (2021) filmleriyle Oscar adaylığı kazanan Greenwood, üçüncü adaylığını bu senenin en iddialı yapımlarından biriyle, yine bir Anderson işbirliği olan One Battle After Another ile elde ediyor.
Çalışma, Greenwood’un genel tarzını yansıtan; bestecinin film müziğine yaklaşımında herhangi bir değişiklik olmadığını gösteren bir ruha ve melodik yapıya sahip. Sahnenin yapısına ve karakterlerin o anki psikolojik ve fiziksel durumuna göre belirlediği dramatik melodiler, aldığı klasik müzik eğitiminin de etkisiyle post-romantik, neo-klasik dönemin oda müziklerini anımsatan bir tarzda filme eşlik ediyor (I Need the Greeting Code). Kimi zaman minimalist piyanonun çaldığı temayı atonal bir orkestrasyonla dramatik bir hale getirirken (Ocean Waves), karaktere uygun olarak Latin tarzı romantik/hüzünlü bir solo gitar onu takip edebiliyor (Guitar for Willa).
Genel olarak bakıldığında çalışmanın Greenwood’un önceki yapıtlarından, özellikle de benim en başarılı bulduğum çalışması olan Phantom Thread ile birlikte There Will Be Blood (2007), The Master (2012) ve Inherent Vice (2014) filmleri için bestelediği müziklerden izler taşıdığı söylenebilir. David Fear, Rolling Stone’da yazdığı ‘Niçin Jonny Greenwood ‘One Battle After Another’ ile Oscar Almayı Hak Ediyor’ başlıklı makalesinde çalışmanın There Will Be Blood’ın ritmik gerilimi, The Master’ın psikolojik tuhaflığı ve Inherent Vice’ın melankolik akışının bir sentezi gibi hissettirdiğini ifade ediyor. Öte yandan bu çalışmanın bu senteze getirdiği özgünlükse, Greenwood’un müziği için yeni bir unsur olarak görülebilecek bir aciliyet ve adeta sürekli ileriye doğru ivme duygusunun genel olarak parçalara sirayet etmiş olması.
Ben Fear kadar iddialı değilim ama yine de Greenwood’un yine etkili ve başarılı bir müzik ortaya koyduğunu ve daha önceki ortaklıklarında olduğu gibi Anderson’ın filmlerinin duygu ve atmosferine büyük katkılar yaptığını düşünüyorum.
SINNERS – Ludwig Göransson

Göransson, film müziğinin son 5 yılına damga vuran en büyük yıldızlarından biri. Ryan Coogler’ın süper kahraman filmi Black Panther (2018) ve Christopher Nolan’ın Oppenheimer (2023) ile iki Oscar kazanan besteci, bu sene de iki adaylık elde etmiş durumda: Sinners ile En İyi Orijinal Film Müziği ve yine Sinners müzikleri arasında yer alan I Lied to You ile En İyi Orijinal Şarkı. Bestecinin daha önce Black Panther: Wakanda Forever (2023) için yaptığı müzikler arasında yer alan Lift Me Up ile de bir Oscar adaylığı daha bulunuyor.
Müziğine alışamadığım ve bir türlü ısınamadığım bir besteci olan Göransson konusunda genel sinema endüstrisi ve Akademi benimle aynı fikirde değil. 2019’dan bu yana müzik alanında Oscar Ödülleri’ni adeta domine eden besteci, bu sene de ödül sezonuna damgasını vurmuş durumda. 2026 Grammy Ödülleri’nde En İyi Film/TV Müzikleri Albümü ve 2026 Altın Küre Ödülleri’nde En İyi Özgün Film Müziği dallarında ipi göğüslemeyi başaran Göransson, Oscar için de en büyük aday olarak görülüyor.
Senaryosunda, karakterinde ve kurgusunda müziğin çok önemli bir rol oynadığı bir film Sinners. Adeta bir müzikal filmin sınırlarında dolaşıyor ve dolayısıyla müziğin ana unsurlardan biri olması, onu diğer filmlere göre daha ön plana çıkarıyor.
Göransson, diğer filmlerinde olduğu gibi doğrudan filmin ruhuna ve atmosferine uygun bir çalışma yapmış. Geleneksel Güney Blues müziğine yaptığı çağdaş ve kişisel dokunuşlarla, özgün olmaktan çok bir uyarlama hissi verse de -itiraf etmem gerekir- zengin ve derinlikli bir müziğe imza atmış. dünyada çok meraklısı olan blues türünün en saf ve otantik tarzına yakın durması da popülerliğini ve etkisini artırmış.
Göransson’un müziği, diğer adaylara göre seçtiği türün de etkisiyle çok daha popüler ve akılda kalıcı. Bunlara ek olarak neredeyse bir “yarı-müzikal” olarak tanımlanabilecek film de müziğini daha da ön plana çıkarıyor. Çok bilinen ve benim de çok sevindiğim bir İrlanda folk şarkısı olan Rocky Road to Dublin uyarlaması çok başarılı. En İyi Şarkı dalında aday olan I Lied to You ise çok çok iyi.
Adaylara Dair Bir Değerlendirme

Bu sene gerek kısa listede gerekse aday listesinde yer alan çalışmaları genel olarak değerlendirdiğimde, ortaya konan işlerin kalitesinin oldukça tatmin edici olduğunu söyleyebilirim. Bryce Dessner’ın Train Dreams için yaptığı çalışmanın aday gösterilmemesini bir hata olarak görsem de, geleneksel Hollywood anlatısının ustalıkla kotarılmış bir örneği olarak Desplat’nin Frankenstein’ı; avangarde arayışlarıyla dikkat çeken Fendrix’in Bugonia’sı; Greenwood’un Anderson’la kurduğu verimli işbirliğinin bir ürünü olan One Battle After Another; Richter’in neredeyse bir başyapıt niteliğindeki Hamnet’i ve son olarak tür müziğine çağdaş yorumuyla öne çıkan Göransson’un Sinners’ı… Her biri, sinema ve müzik arasındaki güçlü ilişkiyi farklı bir açıdan ele alan sağlam çalışmalar.
Adaylar içinde kişisel tercihim, hem müzikal derinliği hem de filmin ruhunu yakalama biçimiyle Max Richter’ın Hamnet’i. Bestecinin insanın iç dünyasıyla doğa arasında kurduğu o incelikli bağ, Rönesans dönemine yaptığı göndermeler ve kullandığı dönem enstrümanlarıyla Hamnet, bir film müziğinin ötesine geçip başlı başına bir sanat yapıtına dönüşüyor. Daha önce de yazdığım üzere Richter’in ilk Oscar adaylığını alması bile Akademi için bir onur sayılmalı.

Ancak Oscar tarihi, kişisel tercihlerle ödül sonuçlarının çoğu zaman örtüşmediğini gösteriyor. Bu yıl da Göransson’un Sinners ile zirveye oynadığı açık. Filmin neredeyse bir “yarı-müzikal” yapısında olması, müziği doğal olarak ön plana çıkarıyor. Göransson’un blues geleneğine yaptığı çağdaş dokunuşlar, akılda kalıcı melodiler ve özellikle En İyi Şarkı dalında da aday gösterilen “I Lied to You” ile besteci, Oppenheimer sonrası bir Oscar daha almak için oldukça güçlü bir konumda.
Bir Richter hayranı olarak içim el vermese de, mantıklı tahmin Göransson’dan yana. Ama kim kazanırsa kazansın, asıl önemli olan bu beş çalışmanın da dinlenmeyi, üzerine düşünülmeyi hak ediyor olması; “öylesine verilen teknik ödüllerden biri” olarak görülmemesi gerek bu kategorinin, aslında ne kadar zengin bir dünyanın kapısını araladığını göstermesi.
Kapak Fotoğrafı: Interview Magazine
İlginizi çekebilir: Sine Magger’dan Oscar Adayı Filmler

Bülent Tunga Yılmaz







Aile Tadında
Kazanma ihtimali pek olmasa bile benim de tercihim Max Richter - Hamnet olurdu.
Çok başarılı bir çalışma yapmış Richter. Bu arada Greenwood'u beğenen de bir çok yazar/eleştirmen gördüm. Başarılı bulmakla beraber bu kadar ön plana çıkmasına şaşırdığımı söylemem lazım.