Oyun Önerileriyle: Bahara Giriş Biletimiz Hazır
Bahar mevsimine adım attığımız şu günlerde sanatla ve tiyatroyla ruhumuza da çiçek açtırmaya başlıyoruz. Geçtiğimiz ay boyunca iyi oyunlar, çok sevdiğim ve tanışmaktan memnun olduğum oyuncu ve yazarlar, sıra dışı seyir deneyimleri, salonların dışına çıkarak ‘bize her yer tiyatro’ dedirten mekanlarla tiyatronun büyüsünü yaşamak yine çok iyi geldi.
Baharla birlikte bereketli bir sezonun artık ortalarına gelmiş bulunmaktayız. Bu süre boyunca, birkaç istisna hariç, tiyatro keyfim hız kesmeden devam etti. Şimdi ise, bahar mevsimiyle beraber, listem elimde, biletlerim cebimde Dünya Tiyatro Günü’nü karşılayacak olmanın heyecanı içindeyim. Heyecanıma ortak olmanız ve baharın coşkusunu yavaş yavaş sahnelerde hissetmeniz üzere, oyun önerilerimle sizleri baş başa bırakıyorum.
İşte baharı karşılayacağınız oyunlar!
İzlenme sırasına göre listelenmiştir.
Leke, Brot Tiyatro
Sezonun iyi işleri arasına adını yazdıran Leke, iki kardeşin hikayesine ve buradan da bir aile travmasına götürüyor bizleri. Her şey abinin, babasına ait kasap dükkanındaki eşyaları toplarken kardeşinin gelmesiyle başlıyor. Onlar eşyaları çuvala koydukça, aile gerçekleri de gün yüzüne çıkıyor; malzemeler kaldırıldıkça, leke daha belirgin hale geliyor. Aynı anne-babadan olmalarına karşın ayrı dünyaların içinde var olan iki kardeşe baktığımızda belki kendinlerine göre haklı, bazı yerlerde ‘evet hayat da bu hale getirmiş’ diyoruz, bazı yerlerde kınıyoruz, yargılıyoruz ama gerçekle bizler de yüzleşince, onların çaresizliklerine ortak oluyoruz. Bir travma etrafında asıl şimdi kardeş olurken bizim de içimizden onlara sarılmak geliyor. Oyun sona eriyor ve biz hala bu lekeyle nasıl yaşadıklarını ve şimdi ne yaptıklarını düşünmeye devam ediyoruz.
Kalemiyle ilk kez tanıştığım Cem Arslan, günümüzde çokça karşımıza çıkan, maalesef bazılarımızın yaşadığı ve içimizi acıtan bir konuyu bu kez başka bir açıdan ele almış ve yine bizi bu konuyla ilgili düşünmeye davet etmiş. İki kardeşe hayat veren Cem Arslan ve Utku Arslan ise canla başla oynadıkları karakterleri, sahici kavgaları, paslaşmaları ve kazıdıkça daha çok gömülen bir lekeyi silmek için çırpınışları, başarılı metnin üstüne bir artı puan daha yazdırıyor. Bundan sonra ise, Brot Tiyatro’nun yeni işlerinin takipte olacağımızı bize gösteriyor. O halde, önce Leke’ye sonra da yeni oyunlarına seyirci kalmanız gerek.
Katip Bertleby, Cihangir Atölye Sahnesi
İyi bir uyarlama söz konusu olduğunda Cihangir Atölye Sahnesi’ni (CAS) tek geçerim ve Katip Bartleby’de de yine aynı durum geçerliydi. Herman Melville’in sevdiğim eseri Katip Bartleby, CAS’ın yorumuyla ve sayfalarının sahnede ete kemiğe bürünmüş haliyle karşımızda. Wall Street’teki avukatın yanında katip olarak işe başlayan Bartleby’nin öyküsünde, iş yaşamının duygusuzlaştırdığı ve birçok değerden soyutlaştırdığı, günümüz tabiriyle, modern kölelik düzenini gözler önüne seriyor.
Bu düzenden aykırı, kendi doğrularını inşa ederek sıkışmışlığın içinde var olmaya çalışan ama eninde sonunda kaybolmaya mahkum bir katip günümüz dünyasının benzerliklerine dikkat çekiyor. 19. yüzyıldan 21. yüzyıla kadar aslında birçok şeyin değişmediğini görüyor ve hatta şiddetini o dönemden daha fazla arttırmış bir sistemin esirleri olmaya devam ediyoruz. Bu esaret, oyundaki gibi her zaman fiziksel olmasa da manevi olarak hepimizde aynı şekilde sona eriyor.
Muhammet Uzuner’in uyarlamada ve yönetmenlikte ustalıkla imzasını taşıdıği ve başta işveren olmak üzere, Can Seçki, Dorukhan Kenger, Kerem Aktı, Osman Onur Can ve Yusuf Kısa’nın göz dolduran oyunculuklarıyla canlandırdığı her karakterin kendimizle ve iş yaşamımızdaki insanlarla özdeşleşmemizi sağladığı, yine kaliteli bir oyun bizi bekliyor. Katip Bartleby’nin verilen her işe “yapmamayı tercih ederim” cevabı olabilir ama oyunun sonunda sizlerin cevabı eminim ”alkışlamayı tercih ederim” olacak.
Gaybubet Şehri, Kumbaracı50
1950’li yılların İstanbul’una gidiyoruz. Karşımızda üç kadın ve üç ayrı hikaye yerini alıyor; biri manav çırağı, biri terzi karısı, biri de kimyager. Üçü sırayla söz alıyor, biz de can kulağıyla onları dinliyoruz. Çırak kırmızı elma bulma derdinde, kimyager siparişi temin etmeye çalışıyor, diğeri de ölmüş terzi kocasının atölyesini yeniden ayağa kaldırmaya çabalıyor. Üçünün hikayesi, bir kadında birleşiyor: ilk Türk kadın fotoğraf sanatçısı Maryam Şahinyan. Onlar anlatıyor, tıpkı Maryam Hanım’ın yaptığı gibi o dönemdeki İstanbul’un, toplumun yapısının bir fotoğrafı çekiliyor; kendi başına var olmanın, kadın olarak toplumda var olmanın ve taşıdığı etknik kimlikle var olmanın tüm sıkıntıları ayrı birer fotoğraf karesi haline geliyor. Onlar konuştukça Karaköy’den İstiklal’e her yer gözümüzün önünde canlanıyor ve maalesef sonunda da 6-7 Eylül olayları…
Burçak Çöllü, tıpkı diğer oyununda olduğu gibi eski İstanbul’u ve o dönemin yaşantısını kalemiyle zarifçe yansıtmış. Sanem Öğe ise aynı zerafetle sahneye taşımış. Ceyda Akel, Özlem Türkad ve Gülhan Kadım, bir oyunun başına gelebilecek en güzel oyuncu kadrosunu oluşturmuş. Sevdiğim bu üç oyuncu, canlandırdıkları karakterleri o kadar özenle taşıyorlar ki, yine yeniden bir oyunda bir araya gelsinler ve yine hayranlıkla izleyelim. Oyun sonunda ise onlara eşlik edecek ve siz de aynı soruyu soracaksınız: “biz nasıl oldu da, bu kadar yalnız kaldık?”
Bozmayın Çekiyorum, Kumbaracı50
Bir fotoğraf stüdyosundayız, ilk Türk kadın fotoğraf sanatçısı Maryam Şahinyan’a ait. Sahnede bir gramafon, üzerinde sanatçımızın her gün yediği kırmızı elması. Bu oyunda söz yok, maskeler var; diyalog yok, gözler, dudaklar ve bunların oluşturduğu yüzler var; klasik bir oyun akışı yok ama belirli bir hareket düzeni içinde sadece “an” var. Sekiz performansçının hayat verdiği yüzler, stüdyoda bir araya geliyor, pozlar veriliyor, kimisi gidiyor, yenisi geliyor ve yeni insanlarla, yeni pozlarla yeni “an”lar yakalanıyor. Bizler de bir araya gelen o yüzlerle, verilen pozların sahiplerinin hikayesini zihnimizde yazmaya başlıyoruz.
Her performansçının sahnede dans eder gibi hareketlerini takip ederken, aklımızda sorular uçuşuyor; Pera’nın arka sokaklarında, varlığı bile bilinmeyen bu insanların nasıl bir yaşamları vardı, stüdyoda poz verirken ne hissediyorlardı ve stüdyodan çıktıklarında yaşamlarına kaldıkları yerden nasıl devam ediyorlardı?
İzlerken bir düşünceden diğerine savrulduğumuz, bugüne kadar gördüklerimizden oldukça farklı bir seyir deneyimi yaşatan bu oyunun, kuklaların ve maskelerin yaratıcısı Candan Seda Balaban’ı ne kadar tebrik etsek az. Sekiz performansçı, estetikle tasarlanan hareketleri, bir araya gelişleri, ayrılışları, farklı kimliklere bürünerek tekrar poz verişleriyle görsel şölen sunuyorlar. Hem fiziksel hem kukla tiyatrosu olarak tanımlayacağınız Bozmayın Çekiyorum, sizin de pozunuzu alkışlarınızla vereceğiniz özgün bir oyun keyfi yaşatıyor.
NOT: Bozmayın Çekiyorum ve Gaybubet Şehri, birbirinin devamı iki oyun. Önce bu oyun sonra Gaybubet Şehri geliyor ancak benim izleme sıralamam tam tersiydi. Dilerseniz gerçek sırayı takip edebilir ya da benim gibi ikinciden başlayabilirsiniz. Her iki şekilde de oyunların verdiği keyif değişmeyecek
İstanbul’da Aşk Yolunda Neler Olmuş: Çerkes Rıdvan’ın Dolabı, Dolkun Production
İşte size bu sezonun hatta tüm sezonların en eğlenceli oyunlarından biri! Hep birlikte eski İstanbul’a doğru yola çıkıyor ve tarihi Küveloğlu Han’da bir meddah gösterisinin seyircileri oluyoruz. Önce adettendir, “Hak dostum Hak” ile söze başlanıp Çerkes Rıdvan’ın aşk yolunda çevirdiği dolapları meddahımızın ağzından dinlemeye koyuluyoruz. Ama ne dolaplar! Kafasında kuyruğu birbirine değmeyen kırk tilki dolanıyor ancak sonunda eden yaptığını buluyor ve mutluluk hak edenin oluyor. Anlatan yani meddahımız bir kişi, hikayenin içinde dile gelense en az beş kişi! Onlara, hanın ikinci ve üçüncü katında enstrümanlarıyla eşlik eden, billur sesleriyle kulağımızın pasını silen müzisyenler… Renkli, hareketli bir seyirle, bir aşk hikayesine tanık yazılarak ve tarihi handa kahkahalarımızla “hoş bir sadâ bırakarak” yolculuğumuzu sonlandırıyoruz.
Yolculuğun ilk başladığı yere gidecek olursak, Çerkes Rıdvan’ın Dolabı aslında bir oyundan öte, mekanı, anlatısı ve yaşattıklarıyla üç güzel kadının projesi. İyi ki Lara Lakay, Yağmur Dolkun ve Tülin Özen, Reşat Ekrem Koçu’nun ve hikayelerinin peşinden gitmiş ve fikirlerini gerçeğe dönüştürmüş. Bir oyun yaratma fikri sadece tek başına yeterli değil elbette. Hikayenin anlatılacağı bir mekan ve hikayeyi anlatacak bir meddah gerek. Tarihi Küveloğlu Han, içindeki avlusu, çaycısı, üç katlı balkonlu yapısıyla bu deneyimi çok özel kılmış.
Mekan da belli olduğuna göre, sırada meddah var. Bu iş için de Cem Zeynel Kılıç kesinlikle biçilmiş kaftan. Hana girişinden oyun sonuna kadar türlü karakterlere giriyor, müzisyenlerle takılıyor, seyircilere katılıyor ve meddah ruhunu yaşatarak yeni bir hikayede buluşmak üzere veda ediyor. Kim bilir, bir daha ki sefere İstanbul’da aşk yolunda bambaşka bir hikayede yine bir araya geliriz. O zamana kadar sizler de, Çerkes Rıdvan’ın Dolabı‘nı dinlemeli ve bir sonraki buluşmaya kadar oyunun ruhunuzda bıraktığı etkisini tebessümle hatırlamaya devam etmelisiniz bence.
Eşik, StandArts Yapım
Yine klasik bir oyun kurgusundan farklı bir oyunda yerimizi alıyoruz. Oyuncular önce kendilerini tanıtıyor, tiyatro seyircisine oyun izleme kurallarını hatırlatıyor (her oyunun başında keşke böyle bir bölüm olsa, maalesef hala ihtiyaç duyuluyor), yönetmenin talimatlarının üzerinden geçiyor, iş bölümünden sonra duyuyoruz zilin sesini ve perde! Eşik bir oyun değil, 65 dakikalık oyalama işi, kendi deyimleriyle. Onlar oynadıkça daha doğrusu bizi oyaladıkça, gülüp geçiyoruz ama birden zihnimizde bir ışık yanıyor, sonra bir diğeri; aydınlanmalar ve farkındalıklar havada uçuşuyor. Verdikleri istatistiki bilgilerle ufkumuz açılıyor, göçmenler aklımıza geliyor, memleketten ve dünyadan insan manzaraları geçiyor. Sonra içinde yaşadığımız gündemin farklı dönemlerde tezahür edildiği aklımıza düşüyor ve en çok da artık dünyanın ve insanlığın eskisi gibi olmadığını görmek içimizi acıtıyor. Bu duygu ve düşüncelerin gel-gitleri bir süre daha devam ediyor.
Daha önce başka oyunlarda kalemini bildiğim Sertaç Sayın bu kez değişik bir pencereden böyle bir oyun oluşturmuş ve yönetmen koltuğunda Ozan Ömer Akgül ile severek izleyeceğimiz bir kara komedi ortaya çıkarmış. Oyuncular Lütfi Can Bulut ve Mehmet Küçükgünaydın’ın, hiç düşmeyen enerjileri, uyumları ve verilen işi kotarma çabaları takdire şayan. Sahnede kıyafetten, toplara, bilgisayardan, maskelere kadar ne ararsanız var. Çehov’u haklı çıkarırcasına da her malzeme yerini buluyor, buna oyuncuların hemen arkasında yer alan perde de dahil. Biri anlatırken, diğerinin canlandırması, bu duygu ve düşüncelerin zihnimizi mesken tutmasına katkıda bulunmuş. Kısaca, 65 dakikaya ayarlı kronometreyle uyumlu, metniyle sorgulu ve mesajlarıyla umutlu Eşik’ten geçmemek olmaz.
Gördüğünüz gibi listenize alacağınız, programınızı yapıp arkanıza yaslanarak alkışlarınızla karşılık vereceğiniz oyunlar sizleri bekliyor. Hoş bir yolculuk olacağını umduğum bu oyunların davetine katılmanız iyi hissettirecek.
27 Mart’a sayılı günler kalmışken, şimdiden hepimizin “Dünya Tiyatro Günü” kutlu olsun! Perdelerin kapanmadığı, alkışların susmadığı, iki kalas bir hevesimizin hiç dinmediği bir dünya dileğiyle…
Kapak Fotoğrafı: Pinterest
İlginizi çekebilir: Eda Geven’den ENKA Sanat: Müzik ve Tiyatronun Birlikteliğinden Çok Daha Fazlası

Eda Geven 











Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!