Sarı Zarflar: Hepimizin Üzerinde Durduğu O Karanlık!
Yıllardır takip ettiğim, her sabah kalkıp Twitter’da okuduğum, yakınlarımın ihraç edildiği o dönemler — ki aslında hiç bitmedi — bu kez karşıma bir film olarak çıktı. Sarı Zarflar’ı izlerken bir hikâye izlemedim ben. Zaten bildiğim bir şeyin, gözümün önünde yeniden kurulmasını izledim. Ve en rahatsız edici olan da buydu. Çünkü film spesifik olarak “ihraç” meselesine dokunuyor gibi görünse de, aslında onun etrafında dolaşan her şeyi açıyor: korku, yalnızlık, suskunluk, yavaş yavaş içine çöken o karanlık… Ve en önemlisi, insanın kendisiyle yaptığı o meşhur hesaplaşma.

İlker Çatak burada büyük laflar etmiyor. Zaten etmese daha iyi. Çünkü bu hikâyenin büyük lafa ihtiyacı yok. Sarı Zarflar, politik baskıyı anlatmıyor gibi yapıp aslında tam kalbinden anlatan bir film. Ama bunu bağırarak değil, hissettirerek yapıyor.
Editör notu: Yazının devamı spoiler içerebilir.
Bir gecede işinden edilen bir çift: Özgü Namal ve Tansu Biçer’in oynadığı Derya ve Aziz. Ama mesele “işten atılmak” değil zaten. Mesele şu: Bir insanın hayatı ne kadar sürede dağılır? Cevap: Çok kısa bir sürede.
Ev gidiyor, iş gidiyor, çevre dağılıyor. Ama en kötüsü, insanın kendine dair kurduğu o hikâye gidiyor. Kim olduğunu bildiğin yer kayıyor. Film büyük olaylarla değil, küçük kırılmalarla tam olarak bunu anlatıyor. Bir telefonun çalmaması, bir kapının kapanması, birinin sana artık farklı bakması… Ve o sarı zarflar.
Zarfın içinden ne çıkacağını bilmiyorsun ama hayatını değiştireceğini biliyorsun. Bu kadar basit ve bu kadar sert. Film burada çok doğru bir şey yapıyor: Baskıyı görünür kılmıyor. Çünkü gerçek hayatta da öyle. Kimse karşına geçip “ben seni yok ediyorum” demiyor. Sistem zaten işini yapıyor. Ve o sistemin yüzü yok.

Bu yüzden filmde devlet yok gibi. Ama her yerde. Bürokrasi yok gibi. Ama nefes aldırmıyor. Bu tercih filmi çok daha güçlü yapıyor. Çünkü kişisel değil bu. Yapısal. Ama filmle ilgili en büyük mesele de burada başlıyor. Çünkü anlatılan şey geçmiş değil. Hâlâ yaşanıyor.
Bu yüzden filmle arana mesafe koyamıyorsunuz. Koymak isteseniz de olmuyor.
“Ankara rolünde Berlin”, “İstanbul rolünde Hamburg” meselesi de burada devreye giriyor. Çok zekice bir tercih. Çünkü hikâyeyi yerinden koparıyor. Türkiye ama sadece Türkiye değil. Tanıdık ama tam olarak bir yere ait değil. Ama yine de şunu hissediyorsun: Bu hikâye çok tanıdık. Fazla tanıdık!
Film bazı şeyleri bilinçli olarak söylemiyor. Politik arka planı netleştirmiyor. Ne oldu, nasıl oldu, neden oldu… Bunlar flu ve bu bir tercih. Anlıyorum. Ama bu tercih bazen şu soruyu doğuruyor:
“Tam olarak ne oldu da her şey bu kadar hızlı dağıldı?”
Cevap yok, belki de özellikle yok. Ama asıl mesele zaten o değil. Çünkü film bir “olayı” anlatmıyor. Bir hissi anlatıyor. Ve o his çok tanıdık: Sürekli tetikte olma hâli. Yanlış bir şey söyleme korkusu. Geleceğin elinden kayıp gitmesi.

Derya ve Aziz’in evliliği de tam burada çözülüyor zaten. Biri direnirken diğeri uyum sağlamaya çalışıyor. İkisi de haklı, ama hiçbir şey düzelmiyor. Film burada çok dürüst. Kimseyi kahraman yapmadan, kimseyi suçlamadan sadece gösteriyor: Baskı önce hayatı bozuyor, sonra ilişkiyi, en son da insanı.
Judith Kaufman’ın kamerası, Gesa Jäger’in kurgusu ve Marvin Miller’ın müziği de bu hissi destekliyor. Büyük sahneler yok. Büyük patlamalar yok. Ama bir gerilim var, hem de sürekli. The Teachers’ Lounge’dan tanıdığımız o dil burada da devam ediyor: Gerilim olayda değil, insanın içinde.
Filme getirilebilecek eleştiri yok mu? Var. Zaman zaman tempo düşüyor. Bazı karakterler fazla “temsil” gibi duruyor. Ama bunlar filmin derdini gölgelemiyor. Çünkü derdi başka.

Sarı Zarflar mükemmel bir film değil. Zaten öyle olmak gibi bir iddiası da yok. Ama çok önemli bir film. Çünkü bir dönemi anlatmıyor sadece. Bir hissi kayda alıyor. Ama tam da bu mesafeli dili yüzünden, film yer yer söylemesi gerekeni eksiltiyor.
Benim için mesele daha basit aslında. Bu film bana bir şey anlatmadı. Zaten bildiğim bir şeyi yüzüme vurdu. Ve insan bazen şunu fark ediyor: Bazı şeyler geçmiyor. Sadece alışıyorsun.
Benim için ise mesele biraz daha kişisel. Çünkü bu film sadece izlediğim bir şey değil. Zaten bildiğim, gördüğüm, yaşadığım bir şeyin yeniden karşıma çıkması.
Ve insan bazen şunu fark ediyor: Bazı hikâyeler bitmiyor. Sadece biçim değiştiriyor.
Kapak Fotoğrafı: BoxOffice Türkiye
İlginizi çekebilir: Emre Eminoğlu’ndan Perde: Oyuncular Tülin Özen ve Cem Zeynel Kılıç ile

Yasemin Seven Erangin







Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!