Cape Town: Penguenlerden Safariye Uzanan Bir Yolculuk
Okyanusun kıyısında penguenlerle karşılaşıp ertesi gün Afrika’nın vahşi doğasında bir filin birkaç metre uzağında durabileceğiniz bir şehir düşünün. Cape Town’a ilk kez gelen herkesin birkaç gün içinde yaşayacağı şaşkınlık biraz da bundan kaynaklanıyor. Çünkü birkaç saat önce İstanbul’dan kalkan uçağın ardından indiğiniz şehir; okyanusa açılan marinaları, dünyanın en güzel manzaraları arasında gösterilen dağları, ödüllü restoranları ve yemyeşil üzüm bağlarıyla Afrika hakkında bildiğinizi sandığınız pek çok şeyi yeniden düşünmenize neden oluyor. Bir gün penguenlerle aynı sahili paylaşırken, ertesi gün fil ve aslanların izini sürdüğümüz beş günlük Cape Town rotasıyla karşınızdayım.
Türk Hava Yolları’yla İstanbul’dan yola çıkıp yaklaşık 11 saatlik direkt uçuşla ulaştığım Cape Town, hem Güney Afrika’nın hem de dünyanın da en etkileyici şehirlerinden biri olarak hafızama kazındı. Üstelik Türkiye ile aynı saat dilimine yakın olması sayesinde uzun uçuşun ardından ciddi bir jet lag yaşamadan şehri keşfetmeye başlayabiliyorsunuz. Bir yanda Atlantik Okyanusu’nun sert ve özgür ruhu, diğer yanda tarihi mahalleler, üzüm bağları ve vahşi yaşam sizi karşılıyor. Cape Town’un asıl büyüsü, tüm bu farklı dünyaların aynı şehirde buluşmasında saklı. Beş gün boyunca şehri keşfederken penguenlerden safarilere uzanan bir yolculuğun içinde buldum kendimi. Her sabah bambaşka bir manzaraya uyanıyor, akşam olduğunda ise günün nasıl geçtiğini anlamıyordum. Cape Town, Afrika’ya dair tüm ön yargılarımı geride bırakmama vesile oldu.
Şehrin Zarif İkonu: “The Pink Lady”
Cape Town’daki evimiz, şehrin en ikonik yapılarından biri olan Mount Nelson, A Belmond Hotel’di. Yerel halkın “The Pink Lady” adını verdiği otel, ilk bakışta bile neden bu kadar özel olduğunu hissettiriyor. 1899 yılından bu yana misafirlerini ağırlayan yapı, pembe cephesi, palmiyelerle çevrili bahçeleri ve kolonyal mimarisiyle adeta başka bir dönemin zarafetini günümüze taşıyor.
Mount Nelson, aynı zamanda Cape Town’un hafızasının önemli parçalarından biri. Winston Churchill, John Lennon, Dalai Lama, Oprah Winfrey ve İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth gibi pek çok önemli isim burada konaklamış. Otelin dünyaca ünlü “Afternoon Tea” geleneği ise başlı başına bir deneyim. Bahçeye yayılan kuş sesleri eşliğinde servis edilen çaylar ve el yapımı tatlılar, şehrin hareketli temposuna kısa fakat unutulmaz bir mola vermenizi sağlıyor. Sabah kahvemi içerken çevremde yalnızca kuş seslerini duyuyor, Cape Town’un merkezinde olduğumu tamamen unutuyordum. Şehri keşfetmeye başlamadan önce bile Cape Town’un neden bu kadar sevildiğini anlamaya başlamıştım.
Cape Town’un En Renkli Hikâyesi
Güney Afrika denildiğinde akla ilk gelen lezzetlerden biri hiç şüphesiz kaliteli et; bu yüzden ilk öğle yemeğimiz için rotamız City Grill Steakhouse oldu. Etler, pişirme teknikleri ve servis anlayışı gerçekten etkileyiciydi. Şehirdeki ilk saatlerimde bile gastronominin Cape Town yaşamının önemli bir parçası olduğunu hissettim.
Yemeğin ardından Cape Town’un en çok fotoğraflanan mahallelerinden biri olan Bo-Kaap’a geçtik. İlk bakışta kartpostalları süsleyen rengarenk evleriyle dikkat çeken mahalle, aslında şehrin kültürel hafızasının önemli bir parçası. Mavi, pembe, sarı, mor ve yeşilin en canlı tonlarına boyanmış evler, aslında önemli bir sembol: Köleliğin kaldırılmasının ardından özgürlüklerini kutlayan Cape Malay topluluğunun, evlerini istedikleri renge boyamasıyla ortaya çıkan bu görüntü bugün Cape Town’un simgelerinden biri haline gelmiş.
Dar sokaklarında yürürken baharat kokuları yükseliyor, tarihî camiler karşınıza çıkıyor ve Afrika, Asya ve Avrupa kültürlerinin nasıl iç içe geçtiğini hissediyorsunuz. Bo-Kaap, bana Cape Town’un neden bu kadar çok kültürlü olduğunu da gösterdi.
Akşam olduğunda rotamız Baia Seafood Restaurant oldu. V&A Waterfront’un hemen yanında yer alan restoran, Atlantik Okyanusu’na karşı gün batımını izlemek için şehrin en güzel noktalarından biri. Masaya gelen deniz ürünleri kadar manzara da unutulmazdı. Gün batımıyla birlikte turuncuya dönen gökyüzü, limanda sallanan tekneler ve okyanusun sesi hiç dinmedi. Cape Town’un ilk günü daha bundan güzel tamamlanamazdı.
“Dünyanın Sonu”na Giden Yol
Cape Town’daki ikinci günümüz, şehrin güneyinden başlayıp Cape Point’e kadar uzanan şehrin en ikonik rotalarından biri olan Cape Peninsula turuyla başladı. Şehir merkezinden ayrıldıktan kısa süre sonra kendimizi dünyanın en etkileyici sahil yollarından biri kabul edilen Chapman’s Peak Drive üzerinde bulduk.
Chapman’s Peak Drive aslında bizi günün sonunda Cape Point’e, Afrika’nın güneybatı ucundaki o meşhur buruna götürecekti. Ama oraya ulaşana kadar yolun kendisi bile başlı başına bir deneyimdi. Bir tarafta dimdik yükselen kayalıklar, diğer tarafta Atlantik Okyanusu’nun sonsuz maviliği… Her virajda değişen manzaraya biraz daha uzun bakmak istiyordum. Cape Town’un doğayla kurduğu ilişki tam da burada kendini gösteriyordu.
Kısa süre sonra Hout Bay’e ulaştık. Buradan hareket eden teknelerle rotamızı Seal Island’a çevirdik. Daha ada görünmeden martılar tekneye eşlik etmeye başladı. Yaklaştıkça kayalıkların üzerindeki yüzlerce Cape kürklü fokunu seçebiliyorduk. Kimileri güneşleniyor, kimileri birbiriyle oynuyor, kimileri ise büyük bir rahatlıkla denize atlayıp tekrar kayalıklara çıkıyordu. İnsan bu manzarayı izlerken doğanın kendine has düzenine hayran kalıyor. Şehirden biraz uzaklaşır uzaklaşmaz kendinizi doğanın içinde bulabilmek, Cape Town’un en sevdiğim yanı oldu. Sonuçta şehir merkezinden yalnızca bir saat uzaklaşmıştık ama kendimi bambaşka bir dünyanın içinde hissediyordum.
Penguenlerle Aynı Kıyıyı Paylaşmak
Cape Peninsula turunun benim için en özel duraklarından biri hiç şüphesiz Boulders Beach oldu. Çocukluğumuzdan beri penguenleri hep buzulların ve kutupların simgesi olarak biliriz. Oysa Güney Afrika kıyılarında yaşayan Afrika penguenleri, bunun tam tersini kanıtlıyor. Sıcak iklimde, masmavi okyanusun kıyısında, granit kayalıkların arasında yaşayan bu sevimli canlılar Cape Town’un en özel misafirleri.

Ahşap yürüyüş yolundan ilerlerken önce uzaktan birkaç penguen gördüm. Birkaç adım sonra sayıları arttı. Kayaların üzerinde dinlenenler, denize doğru yürüyenler, birbirlerine seslenenler ile doluydu. Bir anda kendimi onların günlük hayatını uzaktan izleyen bir misafir gibi hissettim.
Boulders Beach’in en güzel yanı, buranın bir hayvanat bahçesi ya da gösteri alanı olmaması. Penguenler tamamen doğal ortamlarında yaşıyor ve siz sadece onları rahatsız etmeden izliyorsunuz. Sanırım bu yüzden buradan ayrılmak istemedim. Okyanusun sesi, penguenlerin telaşsız hareketleri ve etrafı çevreleyen kayalıklar insana garip bir huzur veriyor. Öğle yemeğimizi hemen sahilin yanında yer alan Seaforth Restaurant‘ta yedik. Cape Town’da birçok restoranda manzara güzeldir ama burada masanızdan penguenleri görebiliyor olmak deneyimi bambaşka bir seviyeye taşıyor.
Rüzgârın Hiç Dinmediği Burun
Günün devamında rotamız Cape Point Milli Parkı oldu. Burası Güney Afrika’nın da en çok ziyaret edilen doğal alanlarından biri. Parkın girişinden itibaren babunlar, devekuşları ve eşsiz bitki örtüsü size eşlik ediyor.
Zirveye çıkmak için Flying Dutchman Funicular’ı kullandık. Kısa süren yolculuk boyunca okyanus her metrede biraz daha genişledi, rüzgâr ise giderek şiddetlendi. Yukarı ulaştığınızda sizi ilk karşılayan şey rüzgâr oluyor. Öyle güçlü esiyor ki bazen yürümeyi bile zorlaştırıyor. Ancak manzara karşısında bunu birkaç saniye içinde unutuyorsunuz. Sonsuz gibi görünen Atlantik Okyanusu, sarp kayalıklar ve ufuk çizgisinde birbirine karışan gökyüzü inanılmazdı.
Çoğu kişi Cape Point’i Afrika kıtasının en güney noktası sanıyor. Oysa bu unvan, yaklaşık 150 kilometre doğudaki Cape Agulhas’a ait. Buna rağmen Cape Point’in yarattığı his bambaşka. Belki de bu yüzden yıllardır dünyanın sonu olarak anılıyor. Burada geçirdiğim süre boyunca tek düşündüğüm şey, doğanın insanı ne kadar küçük hissettirebildiğiydi. Akşam yemeğinde Grand Pavilion‘a geçtiğimizde günün tüm yorgunluğu yerini uzun sohbetlere bıraktı.

Şehri Başka Bir Dünyadan İzlemek
Üçüncü günün sabahında sırada Cape Town’un simgesi vardı: Table Mountain. Şehrin neresinde olursanız olun sizi takip eden bu devasa dağ, Cape Town’un kartpostallarını süsleyen en önemli simge. Şans bizim tarafımızdaydı. Çünkü Table Mountain çoğu zaman “masa örtüsü” adı verilen yoğun bulut tabakasıyla kaplanıyor ve teleferik hava koşulları nedeniyle kapanabiliyor. Biz gittiğimizde gökyüzü tamamen açıktı. Küçük gözüken bu teleferik 60 kişiyi aynı anda taşıyabiliyordu. Teleferik yükseldikçe şehir yavaş yavaş ayaklarımızın altına serilmeye başladı.
Bir tarafta Atlantik Okyanusu, diğer tarafta Camps Bay’in beyaz kumsalları, uzakta Robben Adası ve rengarenk mahalleler vardı. Zirveye ulaştığınızda Cape Town’u seyretmiyorsunuz. Adeta manzaranın bir parçası oluyorsunuz. Burada uzun süre hiçbir şey konuşmadan sadece etrafı izledim. Telefonumu cebime koyup gördüğüm anı hafızama kaydetmek istedim. O manzaranın fotoğrafını çekmekten çok, birkaç dakika boyunca sadece karşısında durmak istedim.
Stellenbosch: Üzüm Bağları Arasında
Cape Town’dan ayrılıp Stellenbosch’a doğru ilerlerken manzara bir anda değişmeye başladı. Bir tarafta kilometreler boyunca uzanan üzüm bağları ve bakımlı çiftlik evleri, diğer tarafta yol kenarlarına kurulmuş gecekondu mahalleleri vardı. Bu keskin tezat, Güney Afrika’nın geçmişini ve bugününü aynı karede görmenizi sağlıyor. Yaklaşık bir saat sonra ulaştığımız Stellenbosch, bambaşka bir atmosfere sahipti. Beyaz Cape Dutch mimarisi, meşe ağaçlarıyla gölgelenen sokakları, butik kafeleri ve sanat galerileriyle Afrika’dan çok Avrupa’nın küçük bir kasabasını andırıyordu.
İlk durağımız Anura Vineyards oldu. Tadım benim için bardağımdaki içeceğin tadına bakmaktan çok daha fazlasıydı; üzümlerin yetiştiği toprakları, üretim sürecini ve bu kültürün bölgedeki yerini merak ediyordum. Anura’da meyvemsi aromaları, dengeli yapıları ve ferahlığı sayesinde özellikle beyaz üzümleri tatmak oldukça keyifliydi.
Fakat tadımın en unutulmaz kısmı, kadehin yanında servis edilen yumuşak peynirdi. Dışı beyaz ince bir kabukla kaplı, içi ise neredeyse krema kıvamında olan bu peynir, mükemmel bir uyum yakalıyordu. O peynirin tadını hâlâ hatırlıyorum; hatta Anura’dan aklımda kalan en çok o eşleşme oldu. Bağların arasında yürürken zamanın yavaşladığını hissediyorsunuz. Şehrin hareketi yerini kuş seslerine, rüzgârın asmalar arasında çıkardığı hafif uğultuya bırakıyor.
Öğle yemeği için geçtiğimiz Middelvlei Wine Estate, Güney Afrika’nın meşhur “braai” kültürünü deneyimlemek için harika bir duraktı. Ateşte pişen etler, yerel lezzetler ve üzüm bağlarına karşı kurulan masalar, Cape Town’un gastronomi kültürünün neden bu kadar övgü aldığını bir kez daha gösterdi. Daha sonra Stellenbosch şehir merkezinde kısa bir yürüyüş yaptık. Sanat galerileri, küçük tasarım dükkânları, kitapçılar ve kafeler arasında dolaşırken buranın sakin ve keyifli yaşam tarzıyla da öne çıktığını fark ettim. Bu anı kaçırmamak için ise kısa bir kahve molası verip, yağmuru seyrettim.
Akşam ise Cape Town’a dönerek Utopia Restaurant’ta günü tamamladık. Şehrin ışıkları yavaş yavaş yanarken Cape Town’a yukarıdan bakıyor, son birkaç günde yaşadıklarımızı konuşuyorduk. O an fark ettim ki Cape Town’un benim için büyüsü aynı gün içinde birbirinden tamamen farklı dünyaları deneyimletebilmesinde saklıydı. Ertesi gün ise bu yolculuğun en heyecan verici kısmı bizi bekliyordu. Hazır olun!
Doğanın Misafiri Olmak
Cape Town seyahatimin en çok merak ettiğim günü sonunda gelmişti. Dördüncü gün rotamız, şehir merkezine yaklaşık iki saat uzaklıkta bulunan Aquila Private Game Reserve idi. Cape Town denildiğinde çoğu kişinin aklına okyanus ve Masa Dağı geliyor. Oysa şehrin çevresinde, birkaç saatlik yolculukla kendinizi Afrika’nın vahşi doğasının içinde bulabileceğiniz özel rezervler de bulunuyor.
Safari denildiğinde çoğu kişinin aklına sınırsız bir özgürlük geliyor. Oysa işin temelinde büyük bir disiplin ve doğaya duyulan saygı var. Safari aracına binmeden önce rehberimiz güvenlik kurallarını tek tek anlattı. Araçtan hiçbir koşulda inilmemesi, yüksek sesle konuşulmaması, ani hareketlerden kaçınılması ve hayvanlara yaklaşmaya çalışılmaması gerektiğini özellikle vurguladı.
En çok aklımda kalan cümlesi ise şuydu: “Bugün onların evine gidiyoruz. Misafir olan biziz.” Safari, insanın doğaya hükmetmediğini hatırlattı bana. Mayıs ayı Güney Afrika’da sonbahar mevsimine denk geliyor. Havanın yaz aylarına göre daha serin olması sayesinde hayvanlar gün içinde daha aktif oluyor. Rehberimiz de bunun gözlem yapmak için en keyifli dönemlerden biri olduğunu söyledi. Safari başladıktan çok kısa süre sonra ilk sürprizimiz zebralar oldu.
Fotoğraflarda yüzlerce kez gördüğüm o siyah beyaz desenler bu kez birkaç metre önümdeydi. Sürü halinde sakin sakin ilerliyor, zaman zaman durup etrafı izliyorlardı. Doğal ortamlarında onları görmek, belgesel izlemekten çok daha güçlü bir his yaratıyor.
Bir süre sonra bufalolar göründü. Güçlü duruşları ve ağır ağır ilerleyişleriyle Afrika’nın en etkileyici hayvanlarından biri olduklarını hissettiriyorlar. Derken aracımız yavaşladı. Rehberimiz eliyle sessiz olmamızı işaret etti. Yolun hemen kenarında devasa bir fil duruyordu. Fotoğraflarda ne kadar büyük görünürse görünsün, birkaç metre uzağınızda duran bir fili görmek bambaşka bir duygu. Sakin görünmesine rağmen sahip olduğu güç hissediliyor. Uzun süre onu izledik, fotoğraflar çektik ama en çok da sessiz kaldık. Safari boyunca beni en çok etkileyen anlardan biri buydu.
Bir başka unutulmaz karşılaşma ise dişi aslanla oldu. Gölgede uzanmış, çevresini dikkatle izliyordu. Araçtaki herkes aynı anda sustu. Kimse fotoğraf çekmek için acele etmiyor, yalnızca o anın tadını çıkarıyordu. O birkaç dakikada doğanın gerçek sahibinin kim olduğunu çok net anlıyorsunuz.
Safari boyunca ayrıca su aygırlarını da görme şansı yakaladık. İçlerinden biri tam o sırada kocaman esneyince araçta gülümsemeler yükseldi. Birkaç saniyelik bu an, günün en eğlenceli karelerinden biri oldu. Safari benim için hayvanları yakından görmekten çok, onların yaşam alanında nasıl davranmamız gerektiğini öğrenmekle de ilgiliydi. Doğanın kendi kuralları olduğunu, insanın bu düzen içinde sadece kısa süreli bir misafir olduğunu anlamanızı sağlayan güçlü bir deneyim.
Öğle yemeğimizi rezerv alanında yedikten sonra Cape Town’a doğru dönüş yoluna çıktık. Akşam yemeğinde tercih ettiğimiz Pigalle Restaurant, günün heyecanını sakin bir atmosferde sonlandırmak için güzel bir seçimdi.
Şehre Son Bir Bakış
Son günümüzü şehrin en canlı noktalarından biri olan V&A Waterfront’ta geçirdik. Burası bir alışveriş merkezinden çok daha fazlası; restoranları, kafeleri, marinası, sokak sanatçıları ve gün boyu süren hareketliliğiyle Cape Town’un yaşayan yüzü. Bir yanda tekneler limana yanaşıyor, diğer yanda canlı müzik yapan gruplar insanları durup dinlemeye davet ediyor. Cape Town’un enerjisini hissetmek için bundan daha güzel bir yer düşünemiyorum.
Elbette son gün biraz da alışveriş günüydü. Cape Town’dan alınabilecek en güzel hediyelerden biri hiç şüphesiz Amarula likörü. Marula meyvesinden üretilen bu kremalı likör, Güney Afrika’nın dünyaya armağan ettiği en özel lezzetlerden biri. Tatlı ama dengeli aroması sayesinde hem tek başına hem de kokteyllerde keyifle tüketiliyor. Benim valizimde ilk yerini alan ürünlerden biri de Amarula oldu. Bunun dışında Rooibos çayı, yerel tasarım ürünleri, Afrika motifli tekstiller, el yapımı seramikler ve sanat eserleri de Cape Town’dan alınabilecek en güzel hatıralar arasında.
Kapak Fotoğrafı: Selin Tetik
İlginizi çekebilir: Emre Yılmaz’dan Harika Okyanus Yolu






























Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!