Jason Swinscoe ile: The Cinematic Orchestra Üzerine
Zorlu PSM, büyüleyici sahne performanslarıyla dünyanın her yerinde büyük ilgi gören İngiliz grup The Cinematic Orchestra’yı Turkcell Sahnesi’nde ağırlıyor. ‘Every Day’ ve ‘Ma Fleur’ gibi albümleri ve milyonlarca dinlenmeye ulaşan ‘To Build A Home’ gibi şarkılarıyla tanınan The Cinematic Orchestra, 7 Ekim akşamı Zorlu PSM’de müzikseverlerle buluşuyor. 25 yılı aşkın süredir kendine özgü müzikal kimliğini geliştiren grubun kurucusu Jason Swinscoe ile konser öncesi The Cinematic Orchestra’nın yolculuğunu konuştuk.
Yirmi yılı aşkın bir süre önce ortaya koyduğunuz kendinize özgü müzikal kimliğinizle, yıllar içinde müzik dünyasındaki kalıcılığınızı oldukça sağlam bir noktaya taşıdınız. Bu kimliği korurken ve müziğinize yansıtırken size yön veren temel düşünceler ve duygular neler oldu?
Eleştirinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Zamanın da öyle. Kültürel ve diğer müzikal referansların özümsenmesinin de. Sosyal medyanın başını çektiği, içinde yaşadığımız o hızlı tempolu dünya yerine, üzerine daha çok düşünülmüş, daha yavaş bir üretim süreci gerçekten çok önemli. Bunlar benim göz önünde bulundurduğum çok temel unsurlar. Bir de dürüstlük (özgünlük/bütünlük). Biliyorsunuz, teknoloji muazzam bir şekilde ilerledi ve şimdi yapay zekânın da entegre olmasıyla çılgınca, baş döndürücü bir hızla ilerlemeye devam ediyor. Bence yapay zekânın Sanayi Devrimi’ne eş değer olduğu bir dönemdeyiz. Bu durum, yeni teknolojinin nasıl kullanılacağı üzerine dikkatlice düşünmeyi ve kafa yormayı gerektirecektir. Ama sanırım tarih boyunca her zaman kültürel ve politik değişimin yeni yönleriyle sınanmak zorunda kaldık. Bu anları aşmalı, özümsemeli, bir tür netlikle süzgeçten geçirmeli ve müzikal üretimimize dâhil etmeye çalışmalıyız. Bu netlik gerçekten çok önemli.
Cardiff’te Güzel Sanatlar okudunuz. Bir besteyi inşa ederken, notalardan ziyade bir ressam gibi renklerle ve katmanlarla ya da bir heykeltıraş gibi mekânsal hislerle mi düşünüyorsunuz? Görsel sanatlar geçmişiniz, müziğinizin o ‘sinematik’ genetiğini nasıl besliyor?
Bence müzik yazmak ve müziği inşa etmek mimari bir süreçtir; resim yapmaya çok benziyor. Biliyorsunuz, bu bir kolaj gibi. Bir araya gelen, belirli bir fikri, bir duyguyu ya da dinleyicinin zihninde canlanan imgeleri aktaran doğru parçaları bulmak… Bence farklı kültürlerden insanların kendi deneyimlerini, kendi fikir ve düşüncelerini uygulayabileceği, onların özümseyebileceği kadar açık bir ifade ortaya koyabilmek önemli. Bu durum, The Cinematic Orchestra’nın DNA’sının büyük bir parçası. Burada müzik sadece bir araç. Belirttiğim gibi, hem görsel hem de işitsel-görsel (AV) unsurları barındıran bir güzel sanatlar bölümünde eğitim aldım. Sessiz, kısa Super 8 filmler çekiyordum. 60’ların ve 70’lerin kavramsal sanatıyla çok ilgiliydim. Sorunun cevabı buralarda gizli.
Müziğinizle ve sahne performanslarınızla her seferinde gizemli bir atmosfer yaratmayı başarıyorsunuz. Yarattığınız bu gizemli üretim ve performans alanı; müziğiniz etrafında ve seyircinizin zihninde nasıl bir merak uyandırıyor?
Eğer öyle hissettiriyorsa buna sevindim. Biliyorsunuz, bence canlı müzik sahnesi bir deneyimi paylaşmak için harika bir yer; stüdyoda, yani kapalı kapılar ardında çok sıkı ve titiz bir şekilde inşa edilen o müzik parçalarını alıp sahneye taşımak için muazzam bir alan. Ve bunu, dinleyicinin de sahnedeki insanlar kadar önemli olduğu, kapsayıcı bir ortam yaratmak için yapıyorsunuz. Bence bazen geleneksel mekânlar ve sahneler, sahnenin yükseltilmiş olması nedeniyle arada çok fazla uçurum yaratıyor. Bu durum görüş açısı, konum ve perspektif için yapılıyor belki ama bence grupla seyirci arasında bir duvar ve hiyerarşi oluşturuyor ki bunun mutlaka olumlu bir şey olduğunu düşünmüyorum. En harika deneyimlerimden bazılarını, insanların etrafınızı tamamen sardığı, ortada kurulu (in-the-round) sahnelerde performans sergilerken yaşadım. Bence buradaki enerji, her şeyin sadece öne doğru yansıtıldığı o dikdörtgen kutu şeklindeki mekânlara kıyasla çok farklı. Diğerinde seyirciden gelen bir tür baskı ve biraz fazla düz olan fiziksel bir varlık hissediyorsunuz. Dolayısıyla, bir açıklığın, bir deneyimin parçası olmaya davetin var olduğu bir ortam yaratmanın gerçekten çok önemli olduğunu düşünüyorum. Seyircinin de rahatlayabilmesi ve kendi hikâyesini kendisinin yaratmasına izin vermesi gerek. Biliyorsunuz, bence müzik o kadar evrensel bir dil ki bunu bu kadar olumlu bir şekilde keşfetmeye çalışıyoruz.
Patrick Watson, Fontella Bass ve Moses Sumney gibi ikonik isimlerle çalıştınız. Birlikte üretimde bulunduğunuz sanatçılarda popülarite değil; ‘dürüstlük, derinlik ve genişlik’ aradığınızı belirtiyorsunuz. Bir vokalistte aradığınız o ‘saf dürüstlüğü’ ilk duyduğunuz anda nasıl anlıyorsunuz?
Herkes şarkı söyleyebilir, müzik yapabilir, resim yapabilir, çizim yapabilir. Ama gerçek bir yetenek gördüğünüzde orada benzersiz bir şeyler olur. Bir vokalist gerçekten özel bir şeye sahip olduğunda, bana göre yansıtılan bir derinlik, gerçek bir anlayış ve güven vardır. Gelecek yıl çıkacak olan yeni albüm için harika yeni vokalistlerim var ve onlarda sadece kendilerine has bir zanaat, geliştirdikleri bir ses var. Ses o kadar güçlü, o kadar kuvvetli bir enstrüman ki onu dizginlemek ve yönetebilmek büyük bir beceri gerektiriyor. Ve bazen, bilmiyorum, sadece… Bazı insanlar farklı bir tür kavrayışa sahip oluyor. Tıpkı bazı matematikçiler gibi; sayıları ve denklemleri çok basit, çok anlaşılır bulurlar. Vokalistlerde de bazen bir fikri notalarla ve kelimelerle ifade etme biçiminde gerçek bir rahatlık, gerçek bir güven ve derinlik oluyor. Ve bu nadir bir yetenek. Tabii ki 20 yıl önce Patrick ile ‘To Build a Home’ üzerinde çalışmak zamanın içinde özel bir andı. Bence bu bir armağandı ve o müzik parçası hâlâ çok çağdaş bir anlamda yaşamaya devam ediyor. Elbette bununla gurur duyuyorum, Patrick de öyle. Ben de benzersiz niteliklere sahip olan, hem tezatlık oluşturan hem de The Cinematic Orchestra’nın diline ve paletine kolayca uyum sağlayan sesler bulmaya çabalıyorum.
Bu dürüstlük arayışınızın, müzikal keşif evreninizi de şekillendirdiğini düşünebiliriz. Bu kapsamı biraz daha genişletirsek; yerel, coğrafi ya da kültürel farklılıklar sizin için nasıl birer arayış ve keşif imkânı sunuyor?
Bence kültür ve topluluk bilinci gerçekten çok önemli. The Cinematic Orchestra’yı kurduğum yer Londra’ydı, yani Londra’nın merkeziydi. Güney Londra’da, Brixton’da yaşadım ama her şey o toplulukla ilgiliydi. Bu, internet ve sosyal medya öncesi bir dönemdi ve her şey ‘orada bulunmakla’ alakalıydı. Çeşitli depo alanlarında ya da kulüplerde etkinlikler düzenlenirdi. İllegal rave partilerini ve etkinlik detaylarını öğrenmek için bir telefon numarasını arar ya da mesaj atarak yerini bulurduk. Orada gerçek bir topluluk vardı. Bence artık çok daha kolay seyahat edebilmek ve müzik sayesinde dünyayı dolaşabilmek harika bir durum.
Benim için yeni bir şehri, yeni bir kültürü hissetmenin en iyi yollarından biri; sokaklarda bir turist ya da yabancı gibi yürümek, öyle görünmek veya algılanmak değil, gerçekten orada konserler vermektir. Çünkü seyircinin içinde o kadar harika bir etkileşim ve çeşitlilik yakalıyorsunuz ki… Bence bir yerin enerjisini hissetmek için bu muazzam bir yol. Müzikte bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum ve dünyanın her yerinden gelen müzikleri seviyorum. Müzikal etkiler konusunda olabildiğince geniş vizyonlu ve açık fikirli olmanın gerçekten çok önemli olduğuna inanıyorum. Çünkü sonuçta hepsi müzik, hepsi sanat ve hepsinin bir karşılığı var. Sadece, müziğin nereden geldiği gerçekten ama gerçekten çok önemli. Kültürü ve kültürel geçmişi çok mühim; müziğin sesini, ifadesini ve bu ifadenin derinliğini gerçekten o şekillendiriyor. Bence bunu işlemek ve daha geniş bir müzikal palet içinde bunun tadını çıkarmak çok önemli. Sanırım en başından beri örnekleme (sampling) yapmamın, yani dünyanın dört bir yanından gelen geniş bir plak koleksiyonuna sahip olmamın sebebi de buydu. Klasikten caza, dünya müziğine; Afrika’dan Brezilya’ya, Hindistan’dan Bulgar halk müziğine, Moğol boğaz şarkılarından gamelan müziğine kadar bu liste uzayıp gidiyor.
Müziğin birkaç haftada tüketilip unutulduğu, algoritmaların ve TikTok trendlerinin şarkı sürelerini kısalttığı bir çağdayız. Siz ise albümleriniz arasında uzun yıllara yayılan boşluklar bırakarak üretiyorsunuz. Günümüzün bu ‘hız deliliği’ karşısında, sanatsal üretimi zamana yaymayı ve yavaşlamayı nasıl bir duruş olarak tanımlarsınız?
Bence bu çok önemli. Hatta yeni albümümüzle tam olarak bu konuyu ele alıyoruz. Albümün adı Counting Backwards. Evet, sosyal medya bilginin hızını artırdı ama bunun olumsuz etkisi, insanların ve özellikle gençlerin odaklanma süresini kısaltması oldu. Birkaç yıl önce, henüz yeni çıkmış bir Adele albümünü dinlediğimi hatırlıyorum. Ailemle arabada gidiyorduk ve kızım ‘Ah, hadi Adele dinleyelim’ dedi. Ben de ‘Tamam, hadi albümü baştan açalım’ dedim. O ise ‘Hayır, sadece şu tek bir şarkıyı duymak istiyorum’ dedi. Şarkıyı kendi iPhone’undan CarPlay’e bağlamıştı ve kelimenin tam anlamıyla sadece 30 saniye, yani o şarkıdaki en can alıcı, en büyük anı duymak istiyordu. Albümün tamamını baştan sona dinlemesini sağlamak imkânsızdı. İnsanları yeniden eğitmemiz ve bu hızlı tempoya karşıt bir duruş sergilememiz gerekiyor. Biliyorsunuz, şu anda ‘phantom kamera’, yani süper ağır çekim (slow motion) teknolojisini kullanan görsel sanatçılar ve yönetmenlerle çalışıyoruz. Bir şeyleri yavaşlatmanın, özümsemenin, üzerinde düşünmenin, eleştirmenin ve zihinde işlenmesine izin vermenin o tezatlığında, o kontrastında çok güzel bir şey var. İçinde yaşadığımız bu çok hızlı tempolu görsel ve teknolojik dünya, kendi düşüncelerimizi süzmemize zaman tanımıyor; çünkü sürekli bir görüntünün, bir metnin ardından hemen bir sonrakine, bir sonrakine maruz bırakılıyoruz. Ve bence içinde yaşadığımız dönem, tam da bu yüzden yavaşlamayı sanatsal bir direnişe dönüştürmeyi gerektiriyor.
‘To Build a Home’ için geçmişte ‘Hayatımın geri kalanında bu şarkıya zincirlenmiş hissedeceğim’ demiştiniz. Bu şarkı bugün dönüp baktığınızda size, müziğinize ve yaşama dair neler söylüyor?
Anlaşılır, net, kucaklamaya ve yoruma açık müzikler yayınlamak hâlâ çok önemli. Bence ‘To Build a Home’ parçasının güzelliği, sözlerinin hâlâ çok güncel ve oldukça evrensel olmasında yatıyor; bu sözler her duruma, her insana ve her insanın hayat yolculuğundaki kendi deneyimine uyarlanabilir. Bunun içinde bir alçakgönüllülük olduğunu düşünüyorum. Bu tamamen insanlıkla ilgili. Aynı zamanda aşkla ve yaşamın döngüsüyle ilgili. Ve bence bu unsurlar bilincimizin anahtarını oluşturuyor. Ben de sadece bunun peşinden gitmeye; mümkün olduğunca en derin, en kaliteli ve en yüksek nitelikteki müzikleri üretmeye devam edeceğim.
7 Ekim 2026’da İstanbul’da, Zorlu PSM’de sahne alacaksınız. Nasıl hissediyorsunuz?
İstanbul’a gelmeyi dört gözle bekliyorum.
Kapak Fotoğrafı: Jason Swinscoe
İlginizi çekebilir: Gürkan Sonat’tan İstanbul Konser Takvimi

Enes Kudu 








Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!