Geçtiğimiz günlerde, gerçek bir hikayeden uyarlama olan “All Good Things” filmini izledim. İtiraf etmem gerekirse; film boyunca David Marks karakterini canlandıran Ryan Gosling’e odaklanmaktan kendimi alamadım. İlk sebebi elbette ki aralarında bir zamanlar aşk dedikodusu dahi çıkmış, ona eşlik eden Kirsten Dunst ile nefis bir ikili oluşturmalarıydı. Bunun yanı sıra, her ne kadar imajını umursamayan biri olduğunu belirtse de, ayrı bir çekiciliği ve karizması var; lakin o özelliklerini, şimdilik ayrı bir rafa kaldırmak istiyorum. Zira karmaşık, saplantılı, cinayet işleyen; ama özünde iyi olan bir adamı, o kadar iyi ete kemiğe bürümüş ki, oyunculuk performansına hayran kalmamak mümkün değil. Yapılabilecek en iyi şey, derin bir nefes alıp onu mercek altına almak!

Tam da “All Good Things”i izledikten sonra ve kafam bulanık bir haldeyken, Kanadalı aktör Ryan’ın oyunculuğa ara verdiğini okuyorum. Tamamen tesadüf. Ancak hiç de hoş bir tesadüf olmadığı su götürmez… Haberin devamı okumak istemiyorum, zira eminim bu kararını açıklarken; ürettiği  ve/veya üreteceği onlarca bahane de vardır. Okumak istemememin bir nedeni daha var elbette. Evvel zaman içinde “Canlandırdığım tüm karakterler ben’im. Bir karakterin ‘ruhuna girebilecek’ kadar iyi bir oyuncu değilim.” cümlesini sarfetmiş olması. Bu kendine olan güvensizliğinden mi- ki hiç sanmıyorum!-, yoksa had safhada olan mütevaziliğinden mi kaynaklıyor; bilinmez elbette.

Eski sevgilisi Rachel McAdams’la tanıştığı ve bir süre önce, büyük sükse yaratmış 2004 yapımı “The Notebook”tan önce; ona “Independent Spirit Ödülleri” adaylığı getiren “The Believer” filmiyle sevdik biz onu. Ki bu yapım da, kendisinin ‘ilk büyük çıkışı’ olarak konumlanıyor. Mormon bir ailede yetiştiğinden- Not: Mormonların alametifarikaları tutucu bir yapıya sahip olmaları- “The Believer”da canlandırdığı Danny karakteriyle kendini özdeşleştirebilmesi açıklanabilir.

Oyunculuğa çocukken başlıyor Ryan Gosling. İki yıl “The Mickey Mouse Club” adlı TV şovunda rol alıyor hatta. Rol arkadaşının Justin Timberlake olduğunu ve şovda rol aldığı sürece de Justin Timberlake’in ailesinin evinde kaldığını eklemeliyim.

Hayran olduğu isimler arasında İngiliz oyuncu Gary Oldman ve Amerikalı komedyen Gene Wilder yer alıyor. En sevdiği film ise bir dönemlerin nefes kesen ismi olarak nam salan James Dean’in  başrolünde olduğu, John Steinbeck’in aynı adlı romanından uyarlanan 1955 yapımı “East of Eden” (Cennetin Doğuşu).

Karakterine gelirsek… Serseri bir duruşu var! Belki de, onu çekici kılan bu. Serseriliği okuldan atılmasını, eğitiminin bir kısmını dışarıdan tamamlamasını ve “Baş Belası” olarak nitelendirilmesine neden olduysa da; bu gerçekleri anlatmaktan gocunmuyor. Korktuğu şeyleri yapmayı seviyor. Yetiştiriliş tarzının aksine kendini kısıtlamıyor ve her ne olursa olsun, sevdiği her şeyi yapabilmeyi istiyor. Hayvansever bir erkek, hatta George adında bir köpeği var.  ‘Aşk’ kelimesini dile getirme konusunda herhangi bir sakıncası yok. Hayranlarına karşı pozitif bir tutumu var ve yeri geldiğinde onlarla sohbet etmeyi ihmal etmiyor. Kadınlar konusunda, onların birbirinden farklı olduğunun dışında pek fazla bir şey bilmediğini ise itiraf ediyor.  En büyük tutkusu ise müzik.  Bu tutkusunu ciddiye aldığını; bir zamanlar, Zack Shield ile kurduğu “Dead Man’s Bones” adlı bir grubunun olduğundan anlayabilirsiniz.

Filmografisine baktığımızda en çalışkan olduğu yıl 2011 desem, yalan olmaz. Zira “Drive”da Driver, “Crazy, Stupid, Love”da Jacob Palmer, “The Ides of March”ta Stephen Myers karakterlerini canlandırdı. Ancak yer aldığı filmler arasında benim en sevdiklerim kuşkusuz ona “En İyi Erkek Oyuncu” dalında Oscar adaylığı getiren; uyuşturucu bağımlısı ve öğrencilerinin dilinden iyi anlayan bir öğretmeni canlandırdığı “Half Nelson” (Tepetaklak Nelson) ve Kirsten Dunst’la olduğu gibi, Michelle Williams ile de aşk dedikodusunun çıkmasına neden olan “Blue Valentine”.  Konu filmden açılınca, hakkındaki ilginç bir bilgiyi de vermeden geçmeyeyim: Sandra Bullock’la rol aldığı “Murder By Numbers” (Adım Adım Cinayet) adlı filmde, oyuncu arkadaşı Ben Chaplin’in sürdüğü Jeep Cherokee’yi de satın almış.

Yazdıklarıma bir baktım da… Bu kadar çok başarıya imza atmış biri, biraz da inzivaya çekilmeli değil mi ama? Geçmişte yer aldığı diziler, tiyatro kökenli oluşu, her ne kadar benliğini katarak rol yaptığını belirtse de zor karakterleri canlandırışı; elbette ki onu yormuştur. O da, hepimiz gibi ara sıra kendini reset’lemeye ihtiyaç duyuyor olabilir ne de olsa. Zira bir süre sonra bomba gibi projelerle oyunculuğa geri döneceğine inanıyorum!

Şans seninle olsun sevgili Ryan!

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?