Eğer siz de okuduğu kitapları belirli bir süreden sonra unutan ve o kitapların adı geçtiğinde konuşacak hiçbir şey bulamayanlardansanız, bugün vereceğim kitap tavsiyesi dikkatinizi çekecektir. Evet, okuduğu kitapları unutan sevgili okurlarıma tekrar unutacakları bir kitabı neden tavsiye ettiğimi merak edebilirsiniz. Sebebi bu kitaptan sonra iyi bir okur olmayı öğrenecek olmanız! Umberto Eco’nun, Harvard Üniversite’sinde sunduğu altı konferansın metnini içeren “Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti”, araştırmacı ve yazar kimliği ile tanıdığımız Eco’yu biraz da tıpkı bizler gibi “okur” yönüyle keşfetmemizi sağlıyor. Onun bir kitap nasıl okunmalı sorusuna tam altı adet cevabı var. Buyurun, birlikte inceleyelim.

Nasıl bir okursunuz? Şimdi biraz durup bunu düşünmenizi istiyorum. Olay örgülerini ve heyecanı seven ve betimlemelerden hoşlanmayan bir okur olabilirsiniz, ben kitabımda aksiyona bakmam üsluba bakarım diyorsunuzdur belki. Çok büyük heveslerle bir dolu kitap alıp henüz onuncu sayfada sıkılıyor musunuz yoksa? Ya da kitaplığınızın önünde durup “Bunca kitap okudum hiç biri aklımda kalmadı ne yazık” diye hayıflanıyorsunuz… Öyle ya da böyle bir noktada hepimiz aslında iyi okurlar olmadığımızı kabul etmek zorunda kalacağız çünkü Umberto Eco, “Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti” ile bizi çıkardığı orman yürüyüşünün her adımında örnek okur olmanın kurallarından bahsederken eminim, hiç aklınıza gelmeyen okuma hatalarınızla yüzleşeceksiniz.

books-g6da86ebbb_1280
Kitaplar | Fotoğraf: Pixabay

Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti

Ormana Girmek

Kitabın ilk bölümü ile sonunda örnek bir okur olma şerefine nail olacağımız o ormanlara girişimizi yapıyoruz: Ormana Girmek. Orman, kitapların bir eğretilemesidir. Bir ormanda belirli yollar olmasa dahi, herkes ağacının sağından veya solundan geçerek kendine bir rota belirler. İyi bir okur olmanın ilk kuralı da bu rotayı çizebilmekten geçiyor. Bu bilgiyi alıp Eco’nun ormanına girişimizi yapıyoruz. İlk bölümde hızlılıktan, öykünün devamı hakkındaki öngörülerimizdeki özgürlüğümüzden ve “Örnek Okur”, “Örnek Yazar” kavramlarından bahsediyor Eco.

Örnek okur, oyunun kuralları olduğunu bilen ve sonuna kadar oyunda kalan kişidir. Metnin çok sayıdaki bağlantılarını ortaya çıkarabilir. Örnek yazarın ortaya koyduğu metin kelimelerden oluşur, ama onu anlamlandıran örnek okurdur.

Örnek yazarsa, örnek okurun oyuna katılmasını isteyen sestir. Örnek okur, örnek yazarla işbirliğine gider ve onun üslubuna uyma yeteneği gösterir. Örnek yazar bedensiz, cinsiyetsiz bir sestir ve örnek okurunu işbirliğine davet eder. Örnek okur olmaya karar verdiğimizde bizlere stratejimizi bu ses söyler.

pexels-cottonbro-4861348-1
İyi Bir Okur | Fotoğraf Kaynağı: Pexels

Loisy Ormanları

“Loisy Ormanları” adlı ikinci konferansa geçtiğimizde artık bildiğimiz bir şey var ki, bizler örnek okur olmalıyız ki elimizde bu kitap varken buna adım adım yaklaşıyoruz!

Anlatı metni, öncelikle onun sonunu merak eden ve bu sebeple, sadece bir kere okuyup tatmin olan birinci düzey örnek okura yöneliktir. Fakat ayrıca, okuduğu metnin, nasıl bir okur olmasını istediğini kendisine soran ve örnek yazarın ona gösterdiği yolda ilerlemek isteyen ikinci düzey bir örnek okura da yöneliktir. Burada Eco, öykünün nasıl bittiğini öğrenmek için bir defa okumak yeterlidir diyor, örnek yazarı tanımak istiyorsak da metni birkaç defa okumamız gerektiğini belirtirken ekliyor; bazı metinlerin örnek yazarını tanıyabilmemiz için anlatısını sonsuza dek okumamız gerekebilir! Örnek yazarın bizden ne istediğini anlayabildiğimiz ansa -veya anlamaya başladığımız an- tam anlamıyla örnek okur haline gelmiş olacağız.

Bunu güzel bir meydan okuma olarak algılarsak örnek yazarımızın oyununa dahil olacağız. Onun peşinde, geçtiği patikaları adım adım takip ederek, elde ettiklerimizden asla tatmin olmayarak okuyacağız bir anlatı metnini.

Ormanda Oyalanmak

“Ormanda Oyalanmak” adlı üçüncü konferansta, anlatılardaki oyalanma anlarının gerekliliğinden bahsediyor Eco; hızlılığı öven Calvino’nun dahi oyalanmada ayrı bir haz olduğunu kabul ettiğini belirtiyor. Onun oyalanma tekniklerinden biri, okurun çıkarımsal gezintiler yapmasına olanak sağlaması. Burada anlatı metninin söylemi yavaşlıyormuş, hatta duruyormuş gibi oluyor ve yazar okuruna çıkarımsal gezintiler yapmasını söylüyor. Okur açısından bu tahmin oyunu çok zevkliyken, okurun anlatı kişilerinin yazgılarıyla kendi yazgılarını özdeşleştirmesinin verdiği gerilim ise okumanın tutkulu bir yönü.

19. yy İtalyan Edebiyatı’nın başyapıtı, Manzoni’nin “I promessi sposi”sinden örnekler veriyor daha sonra. Manzoni’nin eserinde, heyecanlı bir olay anında okurların sabırsızlığına son vermek için hızlı olmak yerine, olayı sonuçlandırmadan önce arada sayfalarca tarihi bilgiye yer verdiğini anlatıyor Eco. Manzoni’nin olayı anlatırken okura yönelttiği soruyla, okuru nasıl da kitabın kahramanı ile özdeşim kurmaya zorladığının örneğini veriyor. İşte, bu örnekle güzel bir oyalanma taktiğini görmüş oluyoruz.

Bu bölümden sonra bugüne kadar okuduğumuz kitapları şöyle bir hatırlayıp örnek yazarın bize oynadığı “oyalanma oyunları”nın farkına varmaya başlıyoruz. Umberto Eco, Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti adlı kitabıyla bizlere, okur olarak, bugüne değin fark etmediğimiz her şey hakkında bilgi veriyor. Bunun en güzel taraflarından birisi, hiç şüphesiz ilerleyen okumalarımız için hepimize, uyanık, gözü açık okur kimliği kazandırmış olması.

Olası Ormanlar

“Olası Ormanlar” Eco’nun verdiği dördüncü konferans: Kurmaca metin tamamıyla doğruları söylemek zorunda mıdır? Tabii ki hayır! Okur, metni eline aldığında, yazarla bir işbirliğine giriyor dedik ya işte bu işbirliğinin bir diğer anlaşması, anlatılanın bir hayal ürünü olduğunu kabul etmek, yine de gerçekmiş gibi okumak. Kırmızı Başlıklı Kız’da konuşabilen bir kurt olduğuna inanmazsak masaldan zevk alabilir miyiz? Bu bağlamda yazara düşen görev de okurunu, bilmediği bir gerçeklikte yalnız bırakmayarak ona yaratısının kurallarını açıklamak tabii ki. Okur-yazar el ele!

Servandoni Sokağındaki Tuhaf Olay

Servandoni Sokağındaki Tuhaf Olay” başlıklı beşinci konferans bizlere uydurulmuş bir anlatının nasıl kurulduğunu gösteriyor. Yaşama yön vermek için sürekli anlatısal şemalardan yararlanma eğilimimiz var. Özel ad ve özel betimlemeler içeren ifadeler ise inandırıcılığı büyük ölçüde etkiliyor. Böylece biz yazarın kurgusunu tıpkı gerçekmiş gibi okuyabiliyoruz. Birtakım zihin oyunları yani: “Bir anlatı metninde yazar, gerçek dünyada var olmayan ve hiçbir zaman gerçekleşmemiş bir şeyi gerçek dünyanın bir ögesi olarak koyarsa ne olur?” (s.131)

Eco, bu soruyu soruyor ve ardından hemen “Üç Silahşörler”den bir örnekle açıklamaya koyuluyor. Daha sonra, örnek okurun belirli bir ansiklopedik bilgiye sahip olduğu için, Dumas’ın tarihi romanı “Üç Silahşörler”de yaptığı hataları fark edebilecek düzeyde olduğunu söylüyor. Fakat bu ansiklopedik bilginin sınırlarını çizmiyor.

Örnek bir okur olmak meselesine burada da değinmek gerekirse, Eco örnek okurdan, okuduğu anlatı metnindeki göndermeleri ve bağlantıları keşfedebilecek düzeyde bir bilgi birikimi istiyor. Bir kez örnek yazarın peşinden ormana girildiğinde, o ormanı keşfederken, her an farklı patikalara da korkmadan sapabileceğimiz bir kültürel evrenler ve metinlerarası etkileşimden bahsediyor yani. Örnek okur buna yetkin olmalı ancak Eco’nun örnek yazarı da okurunu bu patikalara davet edebilecek yetkinlikte olmalı ona göre. Öyleyse, örnek okurun ansiklopedik bilgi düzeyi ne kadar olmalıdır? Bir metin bizden bütün yükü sırtlanmamızı ve dev bir ansiklopediyi bilmemizi istemez, bir kurmaca metinde okurun kendi bilgi birikimi ile anlayabileceği yerler olduğu gibi yazarın verdiği bilgiler ve boşlukta kalan kısımlar da vardır. Umberto Eco, hem yazarlara hem de okurlara bir görev paylaşımı yapıyor.

raw_ulyssesi-bir-roman-olarak-anlamak_247885226
Okur |  Fotoğraf: T24

Kurmaca Tutanaklar

Altıncı yani son konferans olan “Kurmaca Tutanaklar”a geçtiğimizde karşımıza yeni bir soru çıkıyor:“Eğer anlatı dünyaları böylesine rahatsa, neden dünyanın kendisini bir romanmış gibi okumayı denemeyelim? Ya da, eğer kurmaca anlatı dünyaları böylesine küçük ve aldatıcı bir biçimde rahatsa, neden tıpkı gerçek dünya gibi karmaşık, çelişkili ve kışkırtıcı anlatı dünyaları kurmaya çalışmayalım?” (s.151)

Hayat eğer bir anlatı metni olsaydı, nasıl bir metin olurdu? Rahat bir anlatı metni mi yoksa karmaşık, çelişkili ve kışkırtıcı bir anlatı metni mi? “Üç Silahşörler” mi yoksa “Ulysses” mi? Joyce’un “Ulysses”i, çoğunlukla elimize alıp okumaya başladığımız ama asla bitiremediğimiz karmaşık, uzun bir kitaptır. Hemen hemen hepimiz “Ulysses”i okumaya bir kere cesaret etmişizdir ancak kaçımız başarılı olduk? Buna karşın “Üç Silahşörler”i herkes rahatlıkla okuyabilir. Peki, hayat da uzun ve karmaşık değil mi? Hevesle başlayıp, eh, artık bıraksak mı dediğimiz ama okumak zorunda olduğumuzu hissettiğimiz kocaman bir “Ulysses” gibidir yaşamlarımız. Fakat biz onu -daha çok- rahat bir kurmacaymış gibi algılama eğilimine sahibiz. Kolay ve akıcı bir hayatı yeterli kabul ediyoruz.

İşte Eco, bu son konferansında gerçekliği sanki kurmacaymış, kurmacayı da gerçeklikmiş gibi okumaya çalışıyor. Kurmaca metinlerin niçin bizi bu denli etkilediğini açıklıyor bize: “Öyleyse, kurmaca anlatıların bizi neden bu kadar büyülediğini anlamak kolaydır. Gerek dünyayı algılamak, gerek geçmişi yeniden kurmak için yararlandığımız o sınırsız yeteneği kullanma olanağını sunmaktadır bize. Daha önce de belirttiğim gibi, çocuk oyun oynayarak yaşamayı öğrenir, çünkü yetişkin bir insan olarak içinde bulunacağı durumları taklit etmektedir. Biz yetişkinler de kurmaca anlatılar aracılığıyla gerek şimdinin gerek geçmişin deneyimine biçim verme yeteneğimizi geliştiriyoruz.” (s.169)

Bu bölümde bir okur olarak geçirdiğimiz sayısız yılda, aklımıza takılan önemli bir soruya cevap buluyoruz. Bir anlatı metni karşısında hissettiğimiz hayranlığın sebebini genelde yazara atfederiz. Fakat Eco, bizlere, anlatılardaki o büyünün ne olduğunu öğrenme fırsatını veriyor.

pexels-leah-kelley-373465
Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti | Fotoğraf: Pexels

Bu konferansın bir diğer özelliği de kitabın son bölümü olmasının verdiği değişik tadı. Bir kitabı bitirirken yaşadığımız o hüznü hissederek sayfaları çevirirken şu sözlere denk geliyoruz: “Her ne olursa olsun, kurmaca yapıtlar okumaktan vazgeçmeyeceğiz, çünkü onlarda yaşamımıza bir anlam verecek formülü aramaktayız. Sonuçta, yaşamımız süresince, bize neden dünyaya geldiğimizi ve yaşadığımızı söyleyecek bir ilk öykünün arayışı içindeyiz. Kimi zaman kozmik bir öykü arıyoruz, evrenin öyküsünü, kimi zaman kendi bireysel öykümüzü (günah çıkardığımız rahibe, psikanalistimize anlattığımız, bir  güncenin sayfalarına yazdığımız öykümüzü). Kimi zaman kendi bireysel öykümüzü evrenin öyküsüyle çakıştırmayı umuyoruz.” (s.178-179)

Bu son sayfaları da çevirip kitabı bitirdiğimizde, bir şeylerin yerli yerine oturduğu hissine kapılıyoruz. Bunun en büyük sebebi, okurluk serüvenimiz boyunca aklımıza gelen/gelmeyen soruların cevabını almamız. Bir kitabı nasıl değerlendirmemiz gerektiği sorusuyla giriyoruz ormana ve oradan kitap okumanın amacını öğrenerek çıkıyoruz. Hissettiğimiz ama dile getiremediğimiz, düşüncelere dökemediğimiz her şeyin açıklamasını aldığımız içinse epey rahatlıyoruz.

7235188-1280x658c-eco
Umberto Eco | Die Fürche

Bir anlatıda, hızlıca okuyup geçtiğimiz bir yerde, yazılmadığı halde zihnimizde beliren kelimelerin varlığının aslında farkındaydık, ama bu kitapla birlikte bütün bunların anlatının değerini arttıran birer taktik olduğunun bilincine varıyoruz. Tam olay ilerlerken neden yazarın aralara farklı bilgiler sıkıştırdığını sorguluyorduk, özellikle de lisede zorla okuttukları o kitaplarda ne kadar çok betimlemeler, ne kadar çok bilgiler vardı değil mi? Bu kitaptan sonra bunun da cin fikirli anlatıcının bir oyunu olduğunu öğrenip rahatlıyoruz. Sebebi buymuş demek ki demenin verdiği, aydınlanmanın getirdiği o hazzı hissediyoruz.

Elimize aldığımız edebi bir eseri anlamak için ne kadar ansiklopedik bilgiye ihtiyacımız var? Sayısız eserin içinde sayısız konuya değiniliyor, biz aynı anda hem felsefeyi, hem mimariyi, hem de altmışların o meşhur grubunun bir şarkısını bilmek zorunda kalabiliyoruz, bunun sırrı da Eco’da. Fakat en etkili kısmı sona saklıyor ve neden okumaktan zevk aldığımızı da bize anlatıyor. Bütün bu bilgiler karşısında, ne kadar tembel okurlar olduğumuzu da yüzümüze vuruyor. Öyle ya da böyle, geçmişe bir sünger çekiyoruz bu kitabı okuduktan sonra.

methode_times_prodmigration_web_bin_771dba76-0ada-3c1f-abf5-291e217fcb40
Umberto Eco | The Times

Hep okurlardan bahsediyoruz, peki yazmak isteyenlere ne katıyor Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti? Okurken nasıl farkında değilsek, yazarken de o kadar farkında olmadığımız her şeyi önümüze seriyor; güzel bir anlatı metni için yapmamız gerekenleri bir bir sıralıyor. Nasıl örnek yazar oluruz da örnek okurumuzu ormanımızdan içeri girmeye ikna ederiz? Kısmen bu sorunun cevabı da kitabın içinde.

Böylelikle, Umberto Eco’nun “Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti” kitabı, okuyan ve yazan herkesin başucu kitaplarından biri olacağını kanıtlıyor. Kitaplar tam da ihtiyacımız olduğu anda karşımızda belirme gibi bir güce sahiptir. Bu kitap da örnek okur olmak isteyen herkesi bulacaktır. İyi okumalar!

Kapak Fotoğrafı: pixy.org

İlginizi çekebilir: Ayça Parlakdağ’dan Tsundoku