Avrupa sinemasını seviyor, birçok farklı dilin, kültürün ve geleneğin küçük bir coğrafyaya yayıldığı bu eski kıtadan çıkan hikâyeleri beyazperdede zevkle ve merakla takip ediyorsanız, bu önerileri bir yere not edin; yakın bir zamanda olmasa bile karşınıza çıktıklarında izlemeden geçmeyin!

Chicago’nun film festivalleri açısından oldukça zengin bir şehir olduğunu söylemiş ve bir önceki yazımda size 34. Chicago Latino Film Festival’dan birkaç öneride bulunmuştum. Pek kronolojik bir sıra izlemiyor olacağım ama, bu ikinci bölümde biraz daha geri gidip, 9 Mart – 5 Nisan tarihleri arasında gerçekleşen 21. Chicago European Union Film Festival‘dan aklımda kalanları yazmak istedim. Avrupa Birliği’ne üye 28 ülkenin her birinden en az bir filmin yer aldığı programıyla, Gene Siskel Film Center‘ın düzenlediği bu festival, Kuzey Amerika’daki en büyük Avrupa filmleri festivali olma özelliği taşıyor. Bu yıl 61 filmin gösterildiği festivalde 21 filmi izleme fırsatı buldum ve bunlar arasından en sevdiğim 5 filmi paylaşmak istedim. Belki bazıları Türkiye’deki festivallerde ya da vizyonda da karşınıza çıkabilir.

 

A Moment in the Reeds | 2018, Finlandiya

LGBTİ+ temalı romantik dramalarda genellikle aynı olay örgüsünü izliyoruz, sadece yer ve zaman değişiklik gösteriyor gibi geliyor bazen. Finlandiya’nın muhteşem doğası ve göl manzaralarıyla süslü A Moment in the Reeds ise daha fazlasını verdi bana. Çok daha evrensel, çok daha güncel konuları hikâyesine dahil ederek aşk kıvılcımlarını da, cinsel gerilimi de, iki karakterinin arasında olanların ve olmayanların neden olup olmadığını da gayet iyi desteklemiş Mikko Makela bu ilk filminde. Biri Suriyeli diğeri Finlandiyalı, fakat ikisi de daha fazlasını isteyen, doğup büyüdüğü topraklardan hem çok farklı ama biraz da benzer nedenlerle kaçmış iki erkek var filmde. Tom of Finland gibi bir kuir ikonun doğduğu topraklar olsa da LGBTİ+ filmlerin sayısının pek de fazla olmadığı Finlandiya’nın sineması için nefis bir gelişme.

 

Bába z ledu / Ice Mother | 2017, Çekya

Hana, eşinin ölümünden sonra yapayalnız kaldığı evinde yaşayan orta yaşlı bir kadın ve iki oğlu, gelinleri ve torunları onu maddi – manevi sömürmekten başka bir işe yaramıyor. Bir gün tesadüfen karşısına çıkan, buzda yüzmeye gönül vermiş bir grup özgür ruhlu insan Hana’nın yaşam tarzını ve hayata bakışını kökten değiştiriyor. Çekya’nın geçtiğimiz yılki Oscar adaya adayı olan bu film, değişen, gelişen ve kendi ailesine karşı isyan eden orta-yaşlı kadın karakteriyle, bana geçtiğimiz yıl oldukça beğendiğim Gürcistan filmi Chemi Bednieri Ojakhi / My Happy Family‘i hatırlattı. Zuzana Krónerová‘nın performansıyla güçlenen filmi, özellikle Doğu Avrupa kültürünü ve sinemasını sevenlerin izlemesi şart.

 

Goran | 2017, Hırvatistan

Goran, benim için yılın en büyük sürprizlerinden… Bir kere aşığı olduğum Nordik mizahını, izlemekten zevk aldığım Balkan estetiğiyle birleştiriyor, bunun yanına hiç zoraki olmayan, doğal bir politik doğruluk ekliyor, üstelik absürd hikâyesinin temposu da kara mizahının dozu da bir an bile düşmüyor. Şaşkınlıkla izleyeceğiniz finale doğru her şeyin ince ince işlendiği, saçmalıkların göze sokulmadan geliştiği, bana Norveç’ten Kraftidioten / In Order of Disappearance filmini anımsatan bir kara komedi bu. Karlarla kaplı bir Hırvat kasabasında sıradan bir taksi şoförünün hayatı, bir anda sıradan olmaktan çıkıyor. Nevio Marasovic‘in adını geçmiş ve gelecek filmlerini aşırı merak ettiğim yönetmenlerin arasına kazıdım!

 

Mens vi lever / While We Live | 2017, Danimarka

Danimarka sinemasıyla Susanne Bier melodramaları sayesinde tanışmış bir sinemasever olarak, bu filmin tam bir Danimarka melodramı olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Avaz Kardeşler‘in filmi, yıllar önce kasabasını, ailesini ve sevdiklerini terk etmiş bir genç adamın eve dönüş hikâyesi aslında. Ama bu eve dönüş hikâyesi, üç ayrı karaktere odaklanan bir kesişen hayatlar kurgusu halinde veriliyor ve son ana kadar sırlarını saklamayı başarıyor. Sinemaya yeni bir bakış kazandırdığını, daha önce hiç yapılmamış bir şey yaptığını söylemek güç, ama böylesi detaylı bir aile dramı, böylesi birbirine katılmış gizem, öfke ve hüzün anca Danimarka sinemasında olabilir…

 

Out | 2017, Slovakya

Sinemada yeni soluklar, alışılmışın dışında anlatım biçimleri ve alınan risklerse aradığınız, sizi Doğu Avrupa sinemasından Out‘a doğru alalım. 37. İstanbul Film Festivali programında da Genç Ustalar bölümünde yer alan bu film, işsiz kalınca yeni bir iş bulmak için Slovakya’dan çıkıp kuzeye, Letonya’ya doğru yolculuğa çıkan Ágoston’un yol hikâyesi. Avrupa’nın yabancı korkusunu absürd bir dille ele alan filmde muhteşem bir görüntü yönetimi, hınzırca yazılmış karakterler ve not düşmeniz gereken bir yönetmen keşfi (Macar yönetmen György Kristóf) bekliyor sizi.

 

Muchos hijos, un mono y un castillo

Bunların yanına, iki İspanyol belgeseli ve sırasıyla Yunanistan ve İngiltere’den iki kurmaca film daha ekleyebilirim: Hiç tanımadığınız bir ailenin yaşadıklarını merak ettirecek kadar sizi onların içine dahil edebilen, masalsı ve samimi anlatımlı belgesel Muchos hijos, un mono y un castillo / Lots of Kids, a Monkey and a Castle ve bugüne kadar izlediğim en ilham verici belgesellerden, bugün turistik ve ruhani bir yolculuğa dönüşmüş olan Camino de Santiago hac yolundan insan manzaraları sunan Strangers on Earth Hayatın zorluklarıyla mücadele etmeye çalışırken fantastik bir dünyaya sığınan çocukların yanına bir yenisini ekleyen ve Yunanistan’ın bu yılki ödüllerinde büyük başarı elde eden O gios tis Sofías/ Son of Sofia ve son olarak çok daha bilindik bir film, sinema ve televizyonda politik taşlamaların günümüzdeki en büyük ustası Armando Iannucci‘nin Rus tarihinin derinliklerinden, yeri ve zamanı fark etmeyen bir politik komedi çıkardığı The Death of Stalin.

Emre Eminoğlu

theMagger Editörü, Kültür ve Sanat Yazarı
SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?