Aslında bu yazıyı oğlum Kerem’in 1 yaşına basması üzerine hazırlıyordum ama babamı aniden kaybettikten sonra yazı tamamen bambaşka bir yola evrildi. Daha doğrusu konusu babalık üzerine filmler olan yazı içerik açısından yolunu şaşırdı. Ne yazacağımı nasıl yazacağımı şaşırdım itiraf etmem gerekirse.

Aslı’nın hamilelik sürecini de katarsak yaklaşık 2 yıldır ‘baba olmak’  hayatımda olan bir kavram bir durum. Aslı, Kerem’e hamile olduğunu söylediğinde tarih 11 Haziran 2016 saat 06.00 civarıydı. Haziran ayının ortası bizim açımızdan önemlidir: 11 Haziran Aslı’nın doğum günü, 15 Haziran da evlilik yıl dönümümüzdür. Geleneksel olarak da bu iki günü İtalya’da kutlarız. O sene de Como’ya gidiyorduk ve sabah erken kalkıp uçuş öncesi hem kahvaltı hazırlıyordum hem de geceden kalan bir kaç parça bulaşığı yıkıyordum. Aslı gelip de bana hamile olduğunu söylediğinde ‘hayırlı olsun’ dedim ve bulaşığa geri döndüm. Biraz garip oldu tabi, sanki bir arkadaşın sana hamileyim demiş gibi. Ben öyle büyük, gösterişli coşkuların insanı değilim. Tepkilerim, öfkeli değilsem, yumuşak ve ölçülü olur. Öte yandan Aslı ‘hamileyim’ dediğinde baba olacağını öğrenen biri için biraz fazla ölçülü bir tepki gösterdiğimi itiraf etmeliyim. Sadece o anda kafamda Chopin’in OP.64 6 Numaralı Re Minör Wals’i çalmaya başladı. Bu benim için Kerem’in müziğidir. Nitekim Spotify’da Kerem için oluşturduğum ve sürekli eklemeler yaptığım liste Chopin için istisnai sayılabilecek derecede neşeli ve canlı olan bu yapıt ile başlar.

Baba kavramı da yaşamında 43 yıldır var(dı). 43 yıldır da birinin oğluydum; yani ruhen hala oğluyum ama artık babam öldüğü için kimseyi baba olarak çağıramayacağım. Klişe ama her klişenin bir gerçekten doğduğunu düşünürsek, tam da kendimi biraz yaşam karşısında ürkek ve korumasız hissediyorum. Babanın varlığı insan kaç yaşında olursa olsun kendini maddi-manevi güvende hissettiriyor. Babamdan en son 2001 yılında, İtalya’ya tatile gitmek için para almışım. Yani maddi açıdan uzun zamandır babama bağımlı değilim ama yine de aklımın bir köşesinde dara düştüğümde ‘babam var’ güvencesi hep duruyordu. Babam çok geniş çevreye sahip, çevresinde tanınan, sevilen ve saygı duyulan biriydi; dost ve arkadaşı çoktu. Uzun zaman alabilen pek çok bürokratik işi babam bu sayede hemen hallederdi. Kerem’e pasaport çıkartırken ‘babam halleder’ dedim Aslı’ya hiç düşünmeden. Oysa babam vefat edeli 15 gün olmuştu. Kerem demişken; Kerem babamı çok severdi. Daha birkaç aylık bebekken bile babamı uzun süre sessizce dinlerdi. Sonrasında da hiç kucağından inmedi. Tıpkı iyi bir baba olduğu gibi iyi, hatta çok daha iyi bir büyükbaba olacaktı, ömrü yetmedi. Yeni başlayan Dünya Kupası’nın maçlarını beraber analiz edemeyeceğiz, tartışamayacağız.

Ben sanatın zenginliklerden, sevinçlerden, mutluluklardan çok yoksunluklardan, acılardan ve üzüntülerden beslendiğini ve şayet yaşamımızı estetize etmek, güzelleştirmek ve anlamlandırmak dışında bir anlamı varsa o da bu süreçlere direnmemize yardım etmek olduğunu düşünürüm. Babamın vefatı sonrasında da özellikle filmlerin bu yas sürecinde çok yardımcı olduğunu söylemem gerekiyor. Aslında ‘babalık’, ‘baba-oğul’ temalı filmleri düşünmeye Kerem doğduktan hemen sonra başladım. Hastanede Kerem doğduktan sonra ilk defa kucağıma verdiklerinde aklıma doğrudan The Godfather 2’den bir sahne gelmişti: Robert de Niro’nun canlandırdığı genç Vito Corleone Don Fanucci’yi öldürdükten sonra geçiş törenini izleyen ailesinin yanında gider ve bebek Michael’i kucağına alır, sarılır, öper ve Sicilya İtalyancasıyla şöyle der: ‘Michael, baban seni çok ama çok seviyor’

Kerem’in babasıyken; ölümü ardından babamı düşünürken müziklerle birlikte filmler de gelip gidiyor. Babalık, babalar ve oğulları ile ilişkileri üzerine çok sayıda film var. Frank Capra’nın muhtemelen sinema tarihinin en hümanist ve yürek ısıtan filmi It’s a Wonderful Life (1946), Elia Kazan’ın James Dean efsanesini başlatan 1955 tarihli East of Eden, Yasujiro Ozu’nun 1959 tarihli Ukikusa (Floating Weeds), Paul Newman karizması ve oyunculuğuyla iz bırakan Martin Ritt imzalı Hud (1963), Paul Newman’ın bu kez yönetmen koltuğuna oturduğu ve gerçek yaşamından da izler taşıyan Harry&Son (1984), Indiana Jones serisinin baba-oğul ilişkisi üzerine yoğunlaşan son bölümü Indiana Jones and the Last Crusade (1989), Robert de Niro’nun ilk yönetmenlik dönemesi A Bronx Tale (1993), sinema tarihin en başarılı animasyonu Hamlet uyarlaması The Lion King (1994), Roberto Benigni’den bol ödüllü 1997 tarihli La Vita e Bella, Spike Lee’nin politik olmayan tek filmi, He Got Game (1998), bir Wes Anderson başyapıtı ‘The Royal Tennenbaums (2001), Sam Mendez imzalı Road to Perdition (2002) Paul Thomas Anderson’un There will be blood (2007), aile komedilerine farklı bir bakış açısıyla Mike Mills imzalı Beginners (2010) ve Terence Malick’in yeni döneminin ilk filmi stilize  The Tree of Life (2011) ilk aklıma gelen baba-oğul hikayeleri.

Bunun dışında The Shining (1980), Mrs. Doubtfire (1993), Fiddler on the Roof (1971), The Railway Children (1970), Intersteller (2014), Paper Moon ve Landscape in the mist gibi babalar ve kızları veya çocukları üzerine önemli filmler de dikkat çekicidir.

Aslında bu filmler listeye aldıklarımdan daha fazla analizini hak ediyorlar ve kişisel olarak da sinematografik olarak daha önemli ve başarılı yapıtlar olduklarını düşünüyorum. Ancak bu yazıda sinematografiyi, içinde bulunduğum ruhsal durum da düşünüldüğünde, duygulara kurban ettim.

Birkaç söz de elbette Türk sineması için etmek gerekiyor. Türk Sineması bir ‘babalar’ sinemasıdır. Anne karakterleri çok çeşitlilik göstermez; aşağı yukarı hepsi aynıdır. Oysa çok farklı baba karakterleri ile karşılaşırız Türk Sineması’nda.   Ertem Eğilmez filmlerinde yakında kaybettiğimiz rahmetli Münir Özkul farklı bir babadır; Hulki Saner komedilerinin babası Vahi Öz farklı. Zengin, tatlı-sert ama sonunda hep sevgisi ve merhametine yenik düşen Hulusi Kentmen, her daim zengin, fakirleri aşağılayan bir kalantor ve gaddar Atıf Kaptan ile sınıfsal bilincine sahip olmasa da fakirliğinin ve ezilmişliğinin getirdiği isyankarlığıyla ekmek kavgasını sınıf kavgasına çeviren Yılmaz Güney Türk Sineması’nın ilk akla gelen babalarıdır. Son yıllarda ise Çetin Tekindor, Çağan Irmak filmleri, özellikle de Babam ve Oğlum sayesinde Türk Sineması tarihinin önde gelen ‘baba’ karakterine hayat veren bir oyuncu olarak geçti. Nuri Bilge Ceylan’ın filmlerinde de -özellikle ilk filmlerinde gerçek babasını oynattığını hatırlamak gerekir- baba-oğul ilişkileri önemli bir yer kaplar. Hatta son filmi Ahlat Ağacı, yoğun bir baba-oğuk hikayesidir.

10. In the Name of the Father

Gerçek bir olaydan esinlenilerek Jim Sheridan tarafından çekilen film yoğun ve sert politik bir bağlamı, Kuzey İrlanda Sorunu’nu kullanarak aslında bir baba-oğul ilişkisini anlatıyor. Birbirlerine yabancılaşmış baba ve oğlun haksız yere hapse atılmaları sonucunda acıyla beraber yakınlaşmalarının hikayesi sadece politik davaların nasıl yolsuzluğa ve adaletsizliğe bulaşabileceğini değil aynı zamanda bir baba ve oğul arasındaki bağın özünde hiçbir zaman kopmayacağını gösteriyor. Babasının ölümü arkasından hapishanedeki arkadaşlarının Gerry Conlon’un yasını paylaşmak için adeta her biri ateşten birer gözyaşına dönüşen tutuşturulmuş kağıtları hücrelerinin pencerelerinden atmaları sinema tarihinin en etkileyici sahnelerinden biridir. Tüm yan rollerdeki oyuncular çok başarılıdır ancak filmin üç başrol oyuncusu Daniel Day Lewis, Pete Postlethwaite ve Emma Thompson alıp götürürler filmi. Filmin ayrıca çok başarılı bir soundtrack’ı bulunmaktadır. Özellikle Sinead O’Conner’ın ‘You make me thief of your heart’ filme de damgasını vurmuştur.

 

9. Stanno Tutti Bene (1990)

Guiseppe Tornatore’nin bir pazar günü aile yemeğinde yenen spagetti lezzetindeki filmi Marcello Mastroianni’nin canlandırdığı Sicilyalı Matteo Scuro, İtalya’nın farklı yerlerine dağılmış ve uzun zamandır düzgün bir iletişim kuramadığı 5 çocuğunu ziyaret etmeye karar verir. Ziyaretleri sırasında da her şeyin aslında gözüktüğü kadar düzgün gitmediğini görür. Mastroianni’nin son döneminde çektiği filmler içinde gerçekten ayrı bir yeri olan filmin  Hollywood yeniden çevrimi olan Everybody’s Fine’da ise Robert de Niro başroldedir. Her iki film de babalık üzerine yapılmış sıcak, içten ve duygusal-dramatik boyutları yoğun filmlerdir ama Tornatore Stanno Tutti Bene’de farkını hissettirir.

 

8. La Stanza del Figlio (2001)

İtalyan Sineması’nın son dönemdeki dram ustası Nino Moretti’den yürek burkan bir yas öyküsü, bir aile dramı. İlk bakışta oğulları bir dalış sırasında gerçekleşen kaza sonucu ölen mutlu bir ailenin yıkılışını anlatıyor görünse de ana eksende bir psikiyatrist olan baba ve onun oğluyla olan geçmişteki ilişkisi ve ölümü sonrasında da oğlunun yokluğuyla mücadelesini anlatır. Cannes’de Altın Palmiye olmak üzere katıldığı tüm önemli festivallerden ödülle dönen ve Moretti’nin başyapıtı olan film, sinema tarihinin de en başarılı birkaç yas filminden biridir.

 

7. Fields of Dream (1989)

‘Eğer inşa edersen, gelecek.’ Iowalı mısır üretici çiftçi Ray Kansella gaipten duyduğu bu ses sonrasında çılgınca bir şey yapar ve tarlasını bir beyzbol sahasına çevirir. Bunu da çok az tanıma fırsatı bulduğu bir beyzbol hayranı olan babası için yapar. 1980ler’in sonunda, Kevin Costner’ın Hollywood’un en büyük erkek yıldızı olduğu ve popülerliğinin doruğuna ulaştığı bir dönemden duygusal fantastik bir baba – oğul hikayesi. Özellikle filmin sonunda John Kinsella’nın oğlu olduğunun farkında olmadığı Ray’in ona  ‘hey… baba’ diye seslendiğinde çok doğal bir biçimde ‘çok isterim’ dediği sahne en sert yürekleri bile pamuk kıvamına çevirecek kadar naif ve vurucudur. Konu sevgi, aile ve baba olduğunda mucizeler ve hayaller gerçekleşir.

 

6. To Kill a Mockingbird (1962)

Harper Lee’nin Amerikan Edebiyatı’nın en büyük başyapıtları arasına giren romanından uyarlanan film, Depresyon Dönemi’nde ‘derin güney’de geçen bir ırkçılılık, adalet ve merhamet hikayesidir ama aynı zamanda başrolde yer alan avukat Atticus Finch sadece adaleti savunan bir hukuk ve adalett kahramanı değil aynı zamanda çocuklarını içinde yaşadıkları dünyanın kötülüğünden korumaya çalışan ve onları iyi birer insan olarak yetiştirmek isteyen bir babadır. Babaların sevgisi en güçlü kalkandır.

 

5. Missing (1982)

Sinema tarihinin en bilinen ve önemli politik filmlerinden biri ama aynı zamanda babanın oğlunu arama hikayesidir. Baba ile oğulları arasındaki ilişkiler, politik görüşlerdeki farklar ve sevginin kaybedildiğinde değerinin anlaşılması üzerine yapılmış bu Costa Gavras başyapıtında kariyerinin ustalığının doruğunda Jack Lemmon müthiş bir acılı ama mağrur baba profili ortaya koyar. Tıpkı In the Name of the Father gibi, çok sert ve kanlı bir politik bağlam içinde, bu kez konu 1973 Şili Askeri Darbesi’nde kaybolan bir Amerikanlı aktivistin izinin sürülmesidir, baba-oğul ilişkisi üzerine çok etkili sözler söyler. Stadyum, at ve final sahneleri sinema tarihine geçmiştir. Ayrıca Vangelis’in müziğini de es geçmemek gerekir. Filmle ilgili bir ilginç not: Film, Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye Ödülü’nü Yılmaz Güney’in ‘Yol’ filmi ile paylaşmıştır.

 

4. Kramer vs. Kramer (1979)

Boşanan anne – baba arasındaki velayet davası ve baba ile oğul arasındaki ilişki üzerine muhtemelen en bilinen filmdir. Bazıları tarafından ki ben de buna katılırım abartılı bir şekilde 5 Oscar kazanmıştır. Öte yandan sinema tarihinde babalığın üzerine bu kadar tanımlayıcı bir film bulmak çok zordur. Üstüne üstlük Dustin Hoffman en iyi rollerinden birinde hak edilmiş bir Oscar almıştır. Meryl Streep de 3 Oscar’ından ilkini bu filmle kazanmıştır. Gerektiğinde sadece anneler hem anne hem baba olmaz; babalar da gerektiğinde anne olabilir.

 

3. Ladri di Biciclette (Bisiklet Hırsızları – 1948)

Sinema tarihinin en önemli başyapıtlarından, Neo-realismin manifesto filmi. Savaş sonrası İtalyası’nın toplumsal ve ekonomik arka planı anlatmanın yanında iç burkan bir baba – oğul hikayesidir de. Sinema tarihinin en hüzünlü, iç burkan finallerinden birine imza atmıştır De Sica. Babalar çocuklarını beslemek zorundadır, bunu yapamamak çok ağır bir yüktür. Üstelik hırsızlık yapmanın utancı içinde oğlunun yüzüne bile bakamaz, elini tutamaz. Oğlunun elini tutması baba-oğul arasındaki bağı gösterir. Babalar hala oğulları için en önemli modellerdir. Saf sinemanın bu en büyük başyapıtlarından birini sadece sinema tarihi açısından değil sinemanın büyüsünün nasıl gerçek olabileceğini görmek için de defalarca izlemek gerekir.

 

2. The Kid

Sessiz sinemanın büyük dahisi Charlie Chaplin’in Şarlo tiplemesinin en hüzünlü hikayesidir. Şarlo’nun terkedilmiş bir bebeği kendi çocuğu gibi sevip büyüttüğü, babalık yaptığı film gerçek sevginin kan bağı gerektirmediği, saf sevginin, insanlığın yüceltildiği hikayesi ve  toplumsal göndermeleriyle Chaplin’inen iyi filmleri arasında yer alır.

 

1. The Godfather I (1972)

Sinema tarihinin en iyi filmlerinden ki bence sinema tarinin en iyi filmidir, bir mafya öyküsü, Amerika’nın, kapitalizmin değil aynı zamanda bir ailenin de filmidir. Amerikan mafyasının en güçlü adamlarından birini aynı zamanda bir baba olarak da tasvir eder. Onun çocukları, özellikle de oğulları ile ilişkisini anlatır. Vito Corleone tam bir aile adamıdır. Bir adamı yüzünden vurduktan sonra ailesinin ve çocuklarının yanına gidecek kadar ailesine bağlıdır ve çocuklarını sever. Filmin sayısız unutulmaz sahnelerinden birinde Virgil Sollozzo tarafından yapılan teklife düşünmeden atlayan Sonny için şöyle der:

“Çocuklarıma karşı duygusal bir zayıflığım var ve görebileceğin gibi onları çok şımartıyorum.”

“Babanızla İzlemekten Zevk Alacağınız 10 Film” başlıklı bir diğer yazımızı buradan okuyabilirsiniz. 

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN