Ballard: Prime Video'nun Yeni Polisiyesi
Yakın zamanda Prime Video’da yayınlanan Ballard, 2014-2021 yılları arasında izleyiciyle buluşan ve Los Angeles Polis Departmanı’ndan Dedektif Harry Bosch’un karmaşık vakaları çözdüğü Bosch dizisinin spin-off’u olarak yayın hayatına başladı. Tittus Welliver’ın başrolünde yer aldığı Bosch yedi sezon; devam dizisi Bosch: Legacy ise üç sezon sürmüş ve bu süreçte Bosch evreni, televizyonun en etkileyici polisiye serilerinden biri haline gelerek, türün ikonik yapımları arasında kendine sağlam bir yer edinmeyi başarmıştı. Yani Bosch karakteri uzun süredir hayatımızda. Peki, kim bu Ballard?
Hem Bosch hem de Ballard Michael Connelly’nin çok ünlü polisiye serisinin kahramanları. Başrolde Maggie Q’nun yer aldığı uyarlama dizide, LAPD’nin hırslı dedektiflerinden Renée Ballard’la tanışıyoruz. Dedektif Renée Ballard, yükselen bir dedektif olmasına rağmen, bir amirine cinsel taciz şikayetinde bulunmasının ardından ceza olarak cinayet bürodan sürülür ve çözülmemiş davalar bürosunun başına atanır. Neredeyse sıfır bütçe ve boş bir bodrum katı tahsis edilen büroda Ballard ekibini gönüllü başvurular arasından seçmek zorunda kalır. Sahip olduğu minimum desteğe rağmen elindekilerden en iyi şekilde yararlanmaya kararlıdır, departmanın görmezden geldiği veya daha kötüsü kasıtlı olarak gömdüğü davalar için adalet peşindedir ve ait olduğu cinayet büroya geri dönme hedefindedir. Çünkü tekrar görünür olmak için çok başarılı olmak zorunda bırakılmıştır. Böylece çözülemeden rafa kaldırılmış onlarca dosya tekrar gündeme gelir. Bu doğrultuda, kapanmış görünen onlarca dosya yeniden açılır.
Dizi, sadece vakalara değil, LAPD içinde yıllardır süregelen yozlaşmaya da ışık tutuyor. Renée Ballard, bir yandan aktif bir seri katilin izini sürerken, diğer yandan teşkilat içindeki çürümüş yapıyla mücadele etmek zorunda kalıyor. Suçlularla ve aynı zamanda kendi travmalarıyla yüzleşmek zorunda kalan Ballard’ın adalet arayışı, dizinin kalbini oluşturuyor.
Ballard, yayına girmesinden sadece birkaç gün sonra Prime Video’nun Türkiye listelerinde zirveye yerleşti. Rotten Tomatoes’da ise %100 beğeni oranıyla dikkat çekti. Ben bu yazıyı yazarken Imdb puanı ise 7.7
Maggie Q, The Hollywood Reporter’a verdiği demeçte 2. sezon onayı hakkında şöyle söylüyor: “Hiçbir şeyden emin olamıyorum. Bu sektör artık eskisi gibi değil. Tanınmayacak hâle geldi ve diziler çok kolay harcanabiliyor. Bir diziyi iki saniyede silebiliyorlar ve koca dünyalar, insanların geçim kaynakları tehlikede olsa bile bu çok da fark etmiyor. Stüdyoların her zaman alternatifleri var. Ama bizim bir yazar odamız var ve şu anda yazmaya devam ediyorlar. İkinci sezonun hikâye arkı gerçekten çok heyecan verici. Ama daha önce de yazar odası kurulup sonradan iptal edilen projelerim oldu. Herkes “Maggie, tabii ki ikinci sezon gelir!” diyor, ama ben “Hayır, hayır, hayır” diyorum. Öyle bir “tabii ki” yok. Hiç karamsar biri değilim aslında. Aksine çok pozitif bir insanım ama aynı zamanda gerçekçiyim. Bu sabah bana eleştirileri yolladılar, okumak istemedim. Pozitif olmalarına sevindim ama yine de okumak istemedim.”
Diziyi izlerken gerçekten keyif aldım, polisiye severlerin ilgisini daima diri tutacak ve sıkılmadan, hızlandırmadan, ilerletmeden kendini izlettirebilecek bir yapısı var bence. Bir Nikita hayranı olarak Maggie Q izlemeyi özlemişim ve kadroda tanımadığım yüzlerin çoğunluk olmasını da sevdim. Dizi ilk bölümüyle bize birkaç katman veriyor ve sezon sonuna kadar hikaye dallanıp budaklanarak en sonunda başladığımız yerdeki iki asıl vakayı da birbirine bağlayarak çözüme kavuşturuyor. En çok sevdiğim şeylerden biri de hem fiziksel yaraların hem de karakterlerin travmalarının bir anda ortadan kaybolmaması, sezon boyu iyileşmeden var olmaya devam etmesiydi.
Kişisel yaralar bu hikayenin kalbi gerçekten. Ballard, ekibe çağırdığı Samira’yı kendisinin de aynı adam tarafından tacize uğradığı gerçeğiyle yüzleştirirken kendisi de babasının atlatamadığı kaybının vaka süreçlerine nasıl yansıdığıyla yüzleşiyor. “Terapide duymuştum: Eğer sana bir yabancı saldırırsa, dünyaya güvenini kaybedersin ama tanıdığın biri saldırırsa, kendine güvenini…”

Artık izlediğimiz her şeyde feminist birkaç replik duyunca onu ‘woke’ olarak isimlendiren birilerinin olmasından inanılmaz rahatsızım. Dizi woke kültürüne yaranmaya çalışmıyor, iki kadın polis memurunun amirleri tarafından tacize uğraması travması üzerinden bir hikaye anlatıcılığı yapıyor ve bu kadar sıradan olaylar bile kimilerinin gözünde abartılmış woke kültürü parçaları oluveriyor. Good morning sunshine, kadınların en yakın arkadaşlarına bile taciz edildiğini anlatamaması, ‘yanılıyorsun’ yanıtı almaları yeni bir olay değil. Dizilerde kadınların uğraştığı en sıradan olaylarla karşılaşmak kaşınmana neden olmasın.
Onun dışında yozlaşmış LAPD polislerine değinirken bir belediye meclis üyesinin kendi kardeşinin cinayeti için özel birim finanse etmesi yeterince etik mi? Niye gönüllü birinin masasında biblo niyetiyle olay yeri suç eşyası görüyoruz ve ölenlerin vesikalığını masasında tutarak onlarla bağ kurmaya çalışıyor, izlerken bana kendimi oldukça rahatsız hissettiren tek karakterdi sanırım. Cümleyi yazarken düzeltiyorum, hayır en çok Ballard’ın sevgilisinden rahatsızdım! Neden böyle -sürekli gülen bir yüzle- oynuyor ve neden bu kadar zayıf bir love interest yazma gereği duymuşlar?
Editör Notu: Yazının bu bölümünden sonrası spoiler içermektedir.

Diziyle ilgili canımı en çok sıkan katil ortaya çıktıktan sonraki süreçti. Jake Pearlman hayatının şokunu yaşaması gerekirken gerçek bir öfkeden ve meraktan çok uzak, bu senaryo olağanmış gibi “neden” diye sormuyor bile. Babasıyla yüzleşmiyor, hikayenin kalbini oluşturan ‘en yakınlarından gelen kötülük’ kavramını bir anda halı altına süpürüyoruz ve sanki katil hiç tanımadığımız biriymiş gibi devam ediyoruz ama tanıyorduk, 70 yaşlarındaki bu adamın zar zor hareket ettiğini bilirken Ballard’ın peşine zekice bir planla çıkması yerine absürt bir aksiyonla dikilmesi çok zayıftı. Ek olarak, neden kurbanlarını neden seçtiğini bilmiyoruz? Sadece birkaç tanesinin nedenini bir-iki replikle anlattılar, ilk kurbanı neden seçmişti ve neden onu öldürmek için kendi stilinden çıkıp bir erkeği öldürmeyi de kafaya koymuştu? Sahip olduğu depoyu da bu çiftten aldığını düşünürsek bu konuya değinilmeliydi. Neden tetikleniyordu?
Bütün sezonu bu sorularla geçirdikten sonra ‘gerçek’ bir nedene bağlayamadıklarını hissettim, ayrıca birinci bölümden beri öldü mü bilmediğimiz bebeği buluyoruz fakat duygusal bir sahne bile izleyemiyoruz. Hikayeyi birbirine bağlayan ilk iki dosya buydu ama yolda bulduğumuz diğer konular -polis çetesi gibi- önüne geçince akışta biraz saldık sanki? Olivas’ın işbirliği yaptığı anda salıverilmesi de inanılmaz saçma ve hızlı geldi bana, illa olacaksa daha iyi bir planla paçayı sıyırmasını tercih ederdim. Özellikle son iki bölümdeki zayıflıklar dışında hikayeyi ve işleme stillerini kesinlikle sevdim. İkinci sezon onayını bekliyorum ve kesinlikle potansiyelli bir dizi olduğunu düşünüyorum.
Kapak Fotoğrafı: Prime Video
İlginizi çekebilir: Özge Hocalar’dan The Forest

Yaren Koyuncu 








Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!