Bir zamanlar bir gerçek vardı. En azından öyle olduğuna inanıyorduk. Bir referansı, bir temeli, bir “aslı” vardı. İmajlar bir şeye işaret ederdi; temsil ettikleri bir hakikat bulunurdu. Abbas Kiyarüstemi’nin “Copie Conforme” filmine bir mesaj göndererek, tıpkı Özcan Deniz’in filminde Stanley Kubrick’e bir mesaj çakması gibi; aslı olmasa da aslı gibiydi, hayatın iyi kopya edilmiş yanları vardı diyebilirdik. Fakat Jean Baudrillard’a göre artık bu düzen çöktü. Gerçek, temsil tarafından yutuldu. Hatta daha radikal bir ifadeyle: Gerçek ortadan kayboldu. 

Fotoğraf: Jossuha Theophile – unsplash.com

Bu yaklaşım, çağımızın ontolojisini tek bir darbeyle yerinden oynatır. Çünkü burada artık gerçekliğin taklidi söz konusu değildir. Taklit için önce bir “asıl” gerekir. Oysa Baudrillard’ın tabiriyle “simülakr”, bir aslı olmayan kopyadır. İşaret ettiği şey yoktur ama işaret etmeye devam eder. Ve biz, bu işaretlerin arasında yaşıyoruz. Baudrillard bunu daha da keskinleştirir: “Artık simülakr, gerçeği gizleyen bir şey değildir; gerçek, gerçeğin olmadığı gerçeğini gizleyendir.” Bu cümle, çağımızın en büyük travmasını ifşa eder. Sorun, gerçeğin çarpıtılması değil; gerçeğin yerini çoktan başka bir şeyin almış olmasıdır. 

Ve bugün bu cümle hiç olmadığı kadar inandırıcı geliyor. Dünya gündeminde “3. Dünya Savaşı mı çıktı? ” sorusu dolaşıyor. Sosyal medyada analiz videoları, yapay zekâ destekli savaş simülasyonları paylaşılıyor. Henüz yaşanmamış bir olay, milyonlarca kez tüketiliyor. Olaylar gerçekleşmeden hipergerçek bir deneyime dönüşüyor. Bir füze görüntüsü, bir patlama efekti… Hangisi gerçek, hangisi yapay zekâ ürünü ya da video oyunu sahnesi, çoğu zaman ayırt edemiyoruz. Savaş artık sadece cephede değil; timeline’da yaşanıyor. Baudrillard’ın “simülakr” dediği şey tam da bu: Gerçeği gizleyen bir perde değil; gerçeğin artık olmadığını gizleyen bir sistem. 

Peki O Güzel Duygular da O Güzel Atlara Binip Gittiler Mi? 

Evet, duygular bile simülasyonun bir parçası. Sevinç, öfke, yas ve hatta aşk… Hepsi dolaşıma sokulmuş göstergelere dönüşür. Sosyal medyada paylaşılan bir acı, gerçekten yaşanan bir acıdan daha “gerçek” görünür. Tıpkı şu anda “savaşı” dahi sosyal medyada deneyimlememiz gibi. Çünkü görünürlük, artık varoluşun kriteridir. Baudrillard’ın dediği gibi: “Hipergerçeklik, gerçek ile hayali arasındaki farkın ortadan kalktığı bir durumdur.” O bildiğimiz saf ve temiz duygular o güzelim atlara binip bizi terk ettiler de denebilir. 

Gerçeği kaybettiğimizi fark ettiğimiz an, iki seçenek belirir: Ya nostaljik bir yas tutacağız ya da hipergerçeğin içinde yaşamayı öğreneceğiz.

Ama burada bir tehlike var. Eğer her şey simülasyon ise, hiçbir şeyin ağırlığı kalmaz. Anlam, referansını kaybeder. Değerler, dolaşıma giren göstergelere dönüşür. Savaş bile bir medya olayına, ölüm bir istatistiğe, aşk bir algoritmik eşleşmeye indirgenir. Yani bu çağdan bir Romeo ile Juliet, Leyla ile Mecnun, hadi bilemedin Nazlı ile Niko çıkmaz mı? Hadi diyelim ki çıktı, Feyyaz Yiğit’in dediği gibi “fa olur ama do gibi olmaz”. 

Fotoğraf: Ardian Pranamo – unsplash.com

Tüm gücümüzü toplayıp gerçeğin öldüğünü kabullendik diyelim. Yaşasın mı yeni gerçek? 

Belki de sorun, “yeni gerçek” arayışımızdır. Belki artık hakikati geri getiremeyiz. Çünkü Baudrillard’a göre süreç geri döndürülemezdir. Simülasyon, bir evre değil; bir çağdır. Ve bu çağda gerçek, yerini hipergerçeğe bırakmıştır. Belki de yeni gerçek, “gerçekliğin yokluğunun bilinci”dir. Gerçek geri gelmeyecek olabilir. Gerçek çok mu iyiydi de bu kadar yasını tutuyoruz, geçmişe dair neden hep iyi şeyleri nostaljik bir hisle hatırlıyoruz diye sormak da bir yol. Aman iyi oldu gittiği, diyenler de olabilir. Bence bir süre daha kalsa güzel olurdu. Geride kalan posası çok tatsız, hissiyatı bir garip. Erken fark etseydik açardık kollarımızı, gitme derdik. Ona bir oda verirdik, kalacağı bir yeri olurdu. 

Bir tek kediler simülasyonun dışındaymış gibi geliyor. Halimize acıyıp bir portaldan sokuşturmuşlar misali. Onun dışında kalan her şey çarpık bir hipergerçek ve maalesef hipergerçekten hakikat, felekten de saadet çalınmıyor cicim! 

Kapak Fotoğrafı: Manuel Torres Garcia – unsplash.com

İlginizi çekebilir: Esra Yazıcıoğlu’ndan Imposter Sendromu: Başarının İçinde Kendini Misafir Hissetmek