Bundan iki yıl önce çalıştığım yerden ayrılma kararı vermem ve bir yandan da yeni iş arama süreçlerinin verdiği gerginlik ile birlikte içimde inanılmaz bir kaçma isteği oluşmuştu. Kaçma derken, ufak bir tatildi aslında aklımdan geçen ama ne olduysa oldu ve birden kendimi dünyanın diğer ucunda okyanus kıyısında buldum.

Doğu Karayipler’de bir hafta sürecek olan gemi seyahatimiz için her şey hazır ve ilk durağımız Frankfurt. Aktarma noktamızda yaklaşık iki saat bekledikten sonra 10 saatlik bir uçuş daha yapıyoruz ve işte Miami’deyiz. Gemimiz Fort Lauderdale’den kalkacak ama öncesinde boş bir günümüz var. Miami’ye ilk gelişimde kasırga dönemi henüz bitmişti ve şehir hasar gördüğünden olsa gerek çok aklımda yer edememişti. Bu defa pırıl pırıl bir güneş ve enerji dolu bir şehir karşılıyor bizi. İstanbul’da henüz üzerimizden atamadığımız kabanları, atkıları ve o Şubat soğuğunu geride bırakıp incecik kıyafetlerimiz ve sandaletlerimizle yeni bir güne merhaba demiş oluyoruz.

Ertesi gün öğlene doğru limana geçiyoruz ve gemiye giriş için sıramızı alıyoruz. Dünyanın en büyük yolcu gemisi ünvanını taşıyan Allure of the Seas önümüzde bütün heybetiyle bizi bekliyor. Güvenlik kontrollerinden geçtikten ve bavullarımızı verdikten sonra içeri girmemiz için bir adımımız kalıyor. O da içeride kullanacağımız kimliklerimizi almak. Geminin içinde nakit, kredi kartı vs. kesinlikle kullanılmıyor ama onun yerine bir kredi kartımızı aynı zamanda kimlik olarak kullanacağımız ID kartlarımıza bağlıyoruz. Bu kartlar çok önemli çünkü gemideki alışverişlerimizi bu kartlar ile yapacağız, indiğimiz adalardan gemiye tekrar binerken kartları okutup gireceğiz ve en önemlisi kamaralarımıza da bu kartlar ile gireceğiz. Bunu da hallettikten sonra 16 katlı mini kasabamıza ayak basıyoruz. Kasaba diyorum çünkü yaklaşık 6500 yolcusu ve 2000 çalışanıyla küçük bir yerleşim bölgesinden farksız. Kalkışa birkaç saatimiz var. O vakti kamaramıza yerleştikten sonra gemiyi keşfetmek için kullanıyoruz. Çok sayıda restoran, bar, havuz, sinema, butik, spa merkezleri ve hatta dünyanın deniz üzerindeki ilk Starbucks’ı ile gemide yok yok diyebilirim.

Öğleden sonra yola çıkıyoruz ve ben de seyahat programını incelemeye başlıyorum. Yolculuğumuz 7 gece 8 gün sürecek ve bunun 3 gününde farklı adalarda durup günü orada geçireceğiz. İlk duruş noktamız olan Bahamalar‘a ertesi gün sabah 7’de varıyoruz. Bahamalar’ın başkenti olan Nassau’dayız. Meşhur Atlantis Resort’ta şahane meyvelerle kahvaltı yaptıktan sonra kendimizi en yakın plaja atıyoruz. Adada dalış, denizde geziler, yerel bölgelerde turlar gibi yapılacak pek çok aktivite mevcut ama benim o sırada tek istediğim okyanusta yüzmek ve sonrasında manzara karşısında uyuklamak.

Bahamalar için cennet desem abartmış olmam. Bembeyaz kumlar, mavi sonsuz bir okyanus ve harika bir hava. Deniz hafif dalgalı olduğundan açılmaya pek izin vermiyorlar ama yine de Atlantik Okyanusu’nda yüzmek çok farklı bir duygu. Daha da güzeli ise o uçsuz bucaksız kumsalda yalınayak yürüyüş yapmak. Tatillerde bütün gün bir plajda yatmak çok tercihim olmasa da Nassau’da buna karşı koymak çok zor.

Sonraki günü seyir halinde geçirdikten sonra bir diğer adaya, Saint Thomas’a varıyoruz.  Saint Thomas,  üç adadan oluşan ABD Virgin Adaları arasında yer alıyor. Demir attığımız şehrin ismi Charlotte Amalie ve bu şehir aynı zamanda bu üç ada topluluğunun da başkenti oluyor. Bu sefer ilk olarak plaja değil şehrin içine giriyoruz. Halkı kesinlikle çok neşeli ve misafirperver, hemen size yardımcı olmak ve gezdirmek istiyorlar. Şehirde küçük ama düzenli sokaklar, en fazla 2-3 kattan oluşan farklı farklı renklerde binalar ve bol bol da turist var. Şehirde taksi veya toplu taşıma yerine kullanılan ve 8-10 kişinin binebildiği yarı açık otobüsler bulunuyor. Her yere bu otobüslerle gidiyoruz. Öğlene kadar şehri keşfedip sonrasında plaja ilerliyoruz. Burada hiç dalga yok ve deniz çarşaf gibi. Asıl yüzme keyifini yaşadığımız ada burası oluyor. Bu sefer olabildiğince az plajda yatıyorum ve dönüş saatine kadar neredeyse hiç denizden çıkmıyorum.

Seyahatin 5. günü sabah yeni bir adaya varıyoruz. İsmi Saint Martin. Küçücük bir ada olmasına rağmen kendi içinde iki bölgeye bölünmüş ve bir taraf Fransa’ya bir taraf Hollanda’ya ait. Her iki bölgeyi de gezmeye vaktimiz oluyor. Gemide adayı gezdirecek bir tur aldığımızdan bu adayı rehber eşliğinde geziyoruz. Her iki tarafın kendi baş şehirlerinde, Philipsburg ve Marigot’da dolaşıp ufak butikleri gezdikten sonra tabii ki yine plaja geçiyoruz. Adaların plajları haliyle birbirine çok benziyor. Upuzun sahil, beyaz kum ve okyanus manzarası hepsinin ortak özelliği ve size huzur duygusunu en güzel şekilde yaşatıyorlar.

Tekrar Fort Lauderdale’e varıp seyahati tamamlamadan önce seyir halinde 2 gün daha geçiriyoruz. Sıkılmaya vakit yok çünkü gemi buna izin vermiyor. Gündüzleri yürüyüş parkurunda biraz spor yapıp sonrasında 15. katta yer alan havuzlara geçiyoruz. Burada vakit geçirmek de çok keyifli çünkü uçsuz bucaksız hiç bir kara parçasının görünmediği okyanus ortasında ilerlediğimizi izliyoruz ve işte tam bu noktada özgürlüğün keyfini çıkarıyoruz. Akşamları da dolu dolu geçiriyoruz. Bir akşam Chicago müzikali sahneleniyor ve onu izliyoruz. En sevdiğim müzikallerden birini deniz üzerinde seyir halindeyken izlemek çok enteresan oluyor. Başka bir akşam karaoke barda keyifli performanslara eşlik ediyoruz. Bir diğer akşam buz pisti üzerinde sahnelenen bir dans şovunu izliyoruz.

Seyahat boyunca pek çok farklı milletten insanla tanışıyor ve sohbet ediyoruz. Özellikle Kuzey Avrupa ve Kanada’dan gelen çok sayıda yolcu var. Çok haklılar; soğuk iklimden sonra bu adalar onlar için şahane bir tatil alternatifi. Yemeklere gelince anlatmak çok zor, gerçekten muazzamlar. İtalyan, Asya, Fransız, Brezilya ve daha pek çok ülkenin mutfağını tadabileceğiniz gemide en akılda kalanlar tabii ki de deniz ürünleri ve meyvelerin çeşitliliği oluyor. Mango, papaya, ananas, cantaloupe, liçi ve aklınıza gelebilecek daha nice tropik meyveye doyamadığımız için neredeyse her öğün koca bir kase yiyoruz.

8. gün, yola çıktığımız limana varıyoruz ve gemiden ayrılma işlemlerimizi tamamlıyoruz. Herhalde gemi bir gün bekleyecek, gerekli yüklemeler yapılacak ve ertesi gün yeni seferine çıkacak diye düşünürken, 6500 yolcu indikten sadece iki saat sonra bu defa Batı Karayipler gezisi için yolcu almaya başlayacaklarını öğreniyoruz. Bavullarımız bir gece öncesinden kamaralarımızdan alındığı için doğruca bavul bekleme alanlarımıza ilerliyoruz ve hiç sıra beklemeden teslim alıp tekrar Fort Lauderdale’e ayak basıyoruz. İçimde haliyle bir burukluk var, unutulmayacak bir gezi geride kalıyor. Ama yine de bu his çabucak geçiyor çünkü benim için tatil aslında hala devam ediyor. Birlikte seyahat ettiğim halamı havaalanında Türkiye’ye uğurladıktan sonra Boca Raton’da yaşayan arkadaşımın yanına iki hafta daha geçirmeye gidiyorum..

Hem dünyanın bir ucunda her şeyden izole bir hafta geçirme fikri hem de okyanusun verdiği rahatlatıcı etki kesinlikle yaşanması gereken bir deneyim. Benim için her zaman dünyanın en güzel denizi Ege Denizi olacak orası tartışmasız ama yine de bu uçsuz bucaksız suları hissetmenin keyfi çok başkaydı. Şansınız olursa mutlaka yaşamanızı tavsiye ederim.

 

Fotoğraflar: Deniz Özdağ

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

  1. Gerçekten hayal gibi, hep hakkında okunan ama asla yaşanmayacak gibi gelen bir tatil bu! Umarım bir gün gitmek mümkün olur, ellerine sağlık :)