Zamanında, Sex And the City’yi ayıla bayıla izlemiş miydim? Yanıt, koca bir evet. Peki, oradaki hayatı, karakterleri ve hayatlarındaki sorunları gerçekçi buldum mu? Bu sefer, koca bir hayır.

Bu sorular da nereye bağlanacak derseniz, yanıt çok basit, HBO’nun yine muhteşem bir işinden, Girls‘ten bahsetmek için tüm bu çaba. Halihazırda, geçenlerde En iyi TV komedisi dalında Altın Küre kazanmışken, favori dizim olan Girls‘ü yazmak için doğru zaman olduğunu düşünüyorum.

Girls, New York’ta yaşayan, 20′li yaşlardaki 4 kızın hikayesini anlatıyor bize: Hannah, Marnie, Jessa ve Shoshanna‘nın yani. New York ve 4 kız/kadın dediğimiz anda, hemen aklımıza Sex and the City geliyor, nitekim Girls ekibi de bu bağlantıyı reddetmeyip, pilot bölümünde SaTC’ye selam çakan bir yapım, tabii Brooklyn taraflarından…

Girls, en başından, farklı bir dizi olduğunu hissettiriyor. Dizi, New York’a gelirken sahip olduğu hayallere ulaşma noktasından bir hayli uzakta olan Hannah’nın ailesinden bir darbe yemesi ile başlıyor. Ailesi, kızlarını ne kadar çok sevseler de, onun artık bir yetişkin olduğunu soyleyip Hannah’ya olan finansal desteklerini kesiyorlar. Dizinin en başından, Hannah’yı kolay günlerin beklemediğini anlıyoruz.

Normalde dizilerdeki karakterler hep belirli kalıplara sıkışmıştır, ya sonsuz güzellerdir, ya sonsuz çirkin, ya sonsuz iyi kalpli, ya sonsuz kötü, tabii bir de New York’ta yaşıyorlarsa sonsuz zengin olmalıdırlar. Girls, bu kalıpları reddeden ve bu yüzden de inandırıcılığı çok yüksek bir dizi.

“Girls” kızların en büyük derdi, belirli açılardan dünyanın en zor şehri olan New York’ta kendilerini ve kim olduklarını aramak ve mümkünse de bulmak! Her karakteri tek tek detaylı olarak incelediğinizde, hepsinin ortak noktasının “mükemmel olmamaları” olduğunu görüyoruz. Güçlü olmanın tek yolunun mükemmellik olmadığını anlıyoruz bu diziden. Bir karakter bayıldığınız bir karaktere, ertesi bölüm sinir olabiliyorsunuz.  Kendinizi bir düşünün, bizler de böyle değil miyiz? Günün içinde bile, sempatiklik seviyemiz, çevremize tahammülümüz değişip durmaz mı? Hep, muhteşem arkadaşlar mı olmuşuzdur? Bazen kendimizi çok güçsüz hissetmez miyiz? Bir süre sonra toparlanıp, “hayat çok güzel” demez miyiz?

Hannah, New York’a yazar olma hayali ile gelse de, nereden başlayacağını bilmeyen, yer yer yeteneğini de kendi içinde sorgulayan bir karakter. Marnie, Hannah’ın ev arkadaşı ve son derece sorumluluk sahibi, kariyer odaklı biri. Jessa, “bohem” kelimesinin sözlük anlamı, dizinin başında dünya turundan yeni döndüğünü öğreniyoruz. Shoshanna ise nispeten dünyaya daha saf gözlerle bakan bir karakter. Bu 4 karakterin birleşimi, ortaya hayli komik dialoglar çıkarmakta her bölüm. Zamanla, hikayelerine ve yolculuklarına oluyoruz bu dörtlünün.

Girls ile tanışmam, ailemin yanından ayrılıp İstanbul’da yeni bir hayat kurma çabalarımın arefesinde oldu. Ailem, Hannah’ın ailesi gibi “acımasız” olmasa da, İstanbul da New York’tan daha küçük ve sahiplenici olsa da, dizinin belirli noktaları üzerime tutulmuş bir ayna gibiydi. Birçok açıdan, karakterler,ve olaylar size de böyle hissettirecektir eminim. Ne karakterlerin, ne de olayların siyah ya da beyaz olmadığı bu dizide, kendinizi sorgulayacağınız anlar olacaktır.

20′li yaşlardaki kızları anlatması açısından da, Girls beni kendine aşık eden bir dizi. Hannah, duştayken “Wonderwall” söyleyen bir karakter neticede. Bizim kuşağımızı derinden etkilemiş bir şarkı değil midir Wonderwall, hepimiz söylemedik mi duştayken en az bir kez bu muhteşem şarkıyı?

Aynı zamanda, Girls karakterlerinin hiçbir zaman abartı makyajlı olmayışları, vücut ölçülerinin normal/standart olması (özellikle Hannah karakterinin “fazlalıklarına” takılmadan vücuduyla barışık olması), giyimlerinin çoğu zaman özensiz olması, gerçek ev hallerini görüyor olmamız, evlerinin dağınık olması gibi faktörler de beni Girls’e aşık eden önemli etkenlerden.

Sex and the City’yi kadınlar ile ilgili birçok tabuyu yıkma konusunda öncülerden olduğu için seven ben, ne yazık ki, tek dertleri muhteşem bir erkek/eş ve tüm Manolo Blahnik ayakkabılarını alabilecek bir ayakkabı dolabına sahip olmak olan kadınlarla ilişkilendiremiyordum kendimi. Benim için, çevremdeki kadınların çok daha farklı öncelikleri ve sorunları vardı çünkü: Kendini tanımak, kim olduğunu bulmak gibi… Sex and the City’yi hep bu arayışı es geçmiş bir yapım olarak düşünmüşümdür.

Girls, anlatmak istediği şeyi gözünüzün içine sokmadan, akılcı dialoglar ve bağımsız filmlerden fırlamış kurgu ve çekimleri ile anlatıyor. Özellikle, 2. sezon 5. bölümü izlerken, bir TV dizisi izlediğiniz aklınıza bile gelmiyor. Yaklaşık 30 dakika gibi kısa bir sürede, sizi çok farklı yerlere götürüyor.  Bir dizinin bunu yapabildiğini de Girls ile keşfetmiş oldum. Aynı zamanda, müzikleri de her bölümde sizi daha da içine alan türden. Her ne kadar komedi dizisi olarak sınıflandırılmış olsa da, benim için bundan çok daha fazlası Girls…

Son olarak, sıra şimdi dizi ile ilgili önemli bir detaya geldi… Hannah karakterini de oynayan Lena Dunham, aynı zamanda dizinin yaratıcısı, senaristi, yönetmeni ve de henüz 26 yaşında! Bir gün kendi yaşadığı New York’u gerçekçi bir dille yazmaya başlayan ve muhteşem karakterler yaratan Lena’nın hayatı, HBO’nun Girls pilotunu yayınlamayı kabul etmesi ile farklı bir yöne doğru gidiyor. Emmy, Altın Küre derken bu genç dahinin adını ezberlemeye başlasak iyi olur gibi… İsmi uzun süre “A Lena Dunham Project” olarak kalmış Girls, bir gün gelen neden bu kadar kasıyoruz ki, adına sadece Girls diyelim aydınlanması ile şu anki adına kavuşmuş.

Girls’e henüz başlamadıysanız, ilk başladığınız gün bolca vaktiniz olduğundan emin olun, keza 10 bölümlük ilk sezonu arka arkaya izleyip bitirme isteği ile yanıp tutuşabilirsiniz deyip, bu yazıyı mükemmel olmak için uğraşmayan ve bunun farkında olan kızlara adıyorum!!!

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

  1. Diziyi izlerken çok sevdiğimi farketmemiştim ama bitirince bir boşluk yaşadım ve dedim ki, evet bu diziyi çok fazla sevmişim :) Müzikleri de gerçekten şahane ve bu aralar sadece dizideki müzikleri dinliyor olabilirim :)

  2. Ben de dizinin fanatiği olduğumu 2. sezon ile keşfettim, önceleri çok seviyordum ama şimdi resmen bağımlıyım :) 2. sezon 5. bölüm ile, insanların gözünün içine sokmadan bir sürü şeyi aynı anda anlatabildiğini gösterdi bu dizi bana. Ayrica bahsettiğin gibi, müzikleri yeterli bir sebep zaten diziyi sevmek için :)