Dün ilginç bir gün geçirdim. Tatili fırsat bilip, kendimi son zamanların yükselen yıldızı Karaköy’e attım, olmazsa olmaz denilen Karabatak ziyaretimi gerçekleştirdikten sonra ani bir kararla Istanbul Modern’e gitmeye karar verdim.

Gitme sebebim Burhan Dogancay’in “Kent Duvarlarının Yarım Yüzyılı” adlı retrospektifi idi ancak “Yeni Yapıtlar, Yeni Ufuklar” adlı sergi, özellikle de Çalışma Alanı olarak adlandırılan kısım da fazla ilgimi çekti ve etkiledi beni. Sergide izlediğim bir video enstalasyonu sırasında şu küçük aydınlanmayı yaşadım. “Doğru” ürünü oluşturmak çok zor ve ihtmali çok düşük bir süreç aslında. Doğru zaman, doğru yer gibi bileşenleri bir kenara bırakıyorum, bir film düşünün, doğru hikaye, doğru oyuncular, doğru müzik… Aşırı raslantısal ve zor bir süreç değil mi?

İşte ben tüm bunları düşünmeye başlamışken, çıktım Istanbul Modern’den dışarı, eve kendimi atar atmaz, başladım The Coral dinlemeye…

Yeni takıntım bu müzik anlamında, The Coral. Tekerleği yeniden keşfettim yani. Sonra yine ampuller yanmaya başladı kafamda, bu İngiltere’nin havasında mı suyunda mı bir şey var, ayılıp bayılarak dinlediğim tüm gruplar oradan diye. Dünyanın hiçbir yerinde müzik o kadar deneysel, özgür ve “doğru” değil sanırım.

Düşünsenize…

The Beatles, Pink Floyd, The Rolling Stones, Queen, The Who, The Smiths, Radiohead, Led Zeppelin, David Bowie, Oasis, Eric Clapton, Pj Harvey… Bu liste uzar gider! Daha da önemlisi, günümüzde de indie anlamında en ilgi çekici işler hep İngiltere’den çıkıyor, tesadüften biraz fazlası gerekiyor bunun için sanırım. Londra, Liverpool gibi şehirlerin arka sokaklarındaki barlarda nabız tutmak lazım, olayın köküne inmek için. Bu kadar kaliteli, bu kadar derine işleyen ama bu kadar umut da aşılayan bir müziği nesillerdir nasıl üretiyorlar, gerçekten merak ediyorum.

Her neyse, bu aralar bu İngiliz gruplarından takıldığım, 2002 çıkışlı The Coral diyordum. Grup 1996 yılında Liverpool yakınlarında Hoylake adlı bir sahil kasabasında kurulmuş olmalarına ve orada bir pubda “takılmalarına” rağmen, ilk albümlerini çıkarmaları 2000lerin başını bulmuş. 4-5 yıl, günlük hayatımızda bizi direkt ilgilendirmeyen konulardan bahsederken kısa bir süre gibi gelebilir ancak çaba ve yoğun üretimle geçen bir 4-5 yıl düşünün. Yeterince zevk aldıklarına inansam da, aynı zamanda yorucu bir süreç olsa gerek, saygı uyandırıcı!

Ilk EPlerini 2001′de yayınlamaya başlayan grup, 2002′de “The Coral” adını verdikleri ve çıktığının ertesi günü Mercury ödülü alan debut albümlerini çıkarıyor. Yine 2002′de The Coral’ın gelmiş geçmiş en sevilen şarkılarından olan, “Dreaming of You” single’ı ile buluşuyor dünya.

“Dreaming of You” olayını biraz açmak istiyorum. Bu şarkı ile, müzik alemi yeni bir dahi ile tanıştığını anladı çünkü, muhteşem sözler yazan bir çocuk vardı ve aynı zamanda vokali de çok güçlüydü. Kimdi bu çocuk sahi? James Skelly idi. Bu hikayede asıl ilginç olan nokta, “Dreaming of You” yayınlandığında, James Skelly sadece 21 yaşındaydı. Hayatı kavramanın yaşadığın yıllarla orantılı olmadığının canlı bir örneği daha! “Dreaming of You”, “Scrubs”ın bir bölümünde yer aldıktan sonra, daha da geniş kitlelere ulaştı tabii.

Gençlikten midir bilinmez, hızlı bir üretkenlik sürecine giriyor The Coral, ilk albümleri sonrasında. 2003 yılında, yine ses getiren “Magic and Medicine“ı yayınlıyorlar. “Pass It On” albümün en ses getiren şarkısı oluyor. Bu albüm sonrası Portishead’den Geoff Barrow ve Adrian Utley prodüktörlüğünde üçüncü albümleri geliyor 2005 yılında. The Coral’ın bu yıllarından,”In the Morning” kesinlikle dinlenmeli!

Bir tarihçe gibi devam etmeye gerek yok, ben en iyisi The Coral’ın müziğini biraz kendimce tarif etmeye çalışayım.

Önce The Doors’u alın, ama biraz daha az karanlık olanını düşünün, biraz daha umutlu olanını… Derin anlamlı, sade ama zekice sözler kalsın. Biraz folk esintileri katın içine, 1960lar psychedelic rock müziği ve tabii bir de modern indie esintileri olsun. Bu Britanya hep böyle, eklektik takılıyorlar ancak ellerine yüzlerine bulaştırmıyorlar, her şeyi en güzel haliyle kotarıyorlar, The Coral örneğinde görüldüğü gibi.

Yazının sonlarına yaklaşırken eğer The Coral ile hiç tanışmadıysanız, size “Dreaming of You”, “Shadows Fall”, “Put the Sun Back”, “In the Morning” gibi muhteşem şarkılarla başlamanızı öneririm. Devamını getiriceğinize eminim zaten…

Liverpool’un bir köşesinde bir grup insanın, dünyanın başka yerlerine dağılmış insanlar üzerinde yaratabildiği etkilere şaşıyor insan.

Unutmayın; güzel müzik, bazen her sorunun cevabıdır!

 

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?