Burcu Özer Katmer ile: Edebiyat Yolculuğu ve Kadın Olmak Üzerine
“Her kadın kendi sesine kavuşmadıkça, hiçbirimizin hikâyesi tam anlamıyla tamamlanmış sayılmaz.” Bu anlayış, Burcu Özer Katmer’in hem edebiyata hem de insana yaklaşımının temelini oluşturuyor. Göç, kadın olma hali, aidiyet ve özgürlük gibi güçlü temaları incelikle işleyerek edebiyat dünyasına derin ve kalıcı bir iz bırakıyor.
Bu ropörtajımın konuğu Yazar ve Eğitmen sevgili Burcu Özer Katmer; Londra’da Sosyalist Kadınlar Birliği bünyesinde kurulan ve Göçmen İşçiler Kültür Derneği’nde 2020 yılından bu yana faaliyetlerini sürdüren Rengin Kadın Korosu, sanatsal etkinlikleriyle göçmen kadınların kendilerini geliştirmeleri için çeşitli alanlar yaratıyor. Bunlardan biri bu sene ikincisi düzenlenen Rengin Göçmen Öykü Yarışması. Yazarların göçmen kadın olma koşuluyla katılım sağladığı yarışmada ‘Küçük, Mavi Defter’ öyküsü ile Burcu Özer Katmer birinciliği paylaştı. Yarışmaya katılan yirmidört öyküden derlenen kitap ise “Saklı Çekmece” adı ile yayımlandı. Burcu ile yazmaya başlama serüvenini ve yazarlık yolculuğu hakkında dolu dolu sohbet ettik.
Sevgili Burcu, öncelikle ödülün için seni tüm kalbimle tebrik ederim. Seni senin cümlelerinle tanıyalım. Bize biraz kendinden, yazma yolculuğunun başlangıcından bahseder misin?
Son 12 yıldır kadınlarla çalışıyorum. Kadınların hem kendileriyle hem de birbirleriyle olan bağlarını yeniden canlandırmak niyetiyle; Nefes Koçluğu, Pozitif Nöroplastisite, Somatik Psikoloji ve Dışavurumcu Yazı tekniklerine dayalı çalışmalarımı kadın çemberlerinde, bireysel seanslarda ve zaman zaman kurumsal eğitimlerde bir araya getiriyorum.
İsviçre’ye göç ettikten sonra yayımlamaya başladığım Kabilesini Arayan Kadınlar adlı bir podcast’im var. Bugün 36 ülkedeki Türk kadınlara ulaşıyor ve onlarla ortak bir alan yaratıyor.
Oldum olası yazarak kendini anlayan biriyim. Daha önce koçluk üzerine bir kitap yazdım ve kolektif kitaplara katkılar sundum. Göç deneyimiyle birlikte yazıyla bağım daha da derinleşti ve bir roman yazma niyetiyle yola çıktım. İlk romanım Kendine Ait, 2023 yılında yayımlandı.
2024 yılında, Zurich Liest Festivali kapsamında düzenlenen “Vorsatz” Hikâye Yarışması’nda Ayıp adlı öyküm ödül kazandı ve festival kapsamında sahnede paylaşma imkânı buldum. Aynı yıl, Küçük Mavi Defter adlı hikâyem, Londra’daki Rengin Göçmen Kadın Korusu Öykü Yarışması’nda birincilik ödülünü paylaştı.
Farklı coğrafyalarda geçen sekiz kadın hikâyesinden oluşan yeni kitabımın, bu yıl içinde yayımlanmasını planlıyoruz.
Yazar olarak en büyük motivasyonum, kadınların çok katmanlı ve dönüştürücü deneyimlerini derinlemesine keşfetmek. Yazdığım her metin, kadınlara kendi seslerini yeniden kazanmaları ve yaşam yollarını cesaretle, açıklıkla yeniden hayal etmeleri için bir davet niteliği taşıyor diyebilirim.
“Yazmak bir nabız gibi gelir” diyorsun. Sana gelen bu nabızla ilk kez ne zaman karşılaştığını hatırlıyor musun? O anı bize anlatır mısın?
İlk nabız bir şarkı halinde geldi J Bir yandan şarkıyı mırıldanıp bir yandan şarkı sözlerini eski bir deftere kaydettiğim anı çok iyi hatırlıyorum. Sözlerinin ve müziğinin sadece bir kısmını hatırlıyorum ne yazık ki ama o kadarlık kısmı bile beni hala gülümsetebiliyor.
Yazdığın karakterlerin seni seçtiğini söylüyorsun. Şu anda kalbinde sesi yükselen, henüz kelimelere dökülmemiş bir karakter var mı?
Anneannemin cenazesinden sonra İsviçre’ye dönerken uçakta beni ziyaret eden bir anne kız hikâyesi var. Hikâye uzun zamandır ara ara benimle konuşuyor, karakterler de öyle. Seslerini ne zaman yazıya dökebileceğimi henüz bilmiyorum, zamanını o seçecek diyelim.
Senin için yazmak bir tür tanıklık gibi. Peki tanıklık ettiklerin arasında seni en çok dönüştüren hikaye neydi?
Kendine Ait, hem yazım süreciyle hem de hikâyenin bende uyandırdığı duygularla beni derinden dönüştürdü. Bu yıl ben de romanın ana karakteri Saliha gibi, 42 yaşıma girdim. Bazen yaşadıklarımla yazdıklarım arasında öyle güçlü ortaklıklar buluyorum ki kendi kendime şunu sorarken buluyorum: “Ben mi bu hikâyeyi yazdım yoksa bu hikâye mi beni yazıyor?
Yazdıkların kadar sessizliğin de güçlü gibi duruyor. Sessizlik ve yazmak arasında nasıl bir ilişki var senin için?
Her gün bir miktar sessizlikte kalmak ve kendimi dinlemek, yazmanın yolunu açan en önemli şey benim için. Böylece günlük gailelerden uzaklaşıp benden büyük olanla, uçsuz bucaksız hikâyeler evreniyle bağ kurabiliyorum.
Yazmak ve üretmek dışında seni hayatta en çok ne besliyor? Bir gününü yazmadan geçirdiğinde neyle dolarsın?
Yakın çemberimle derin paylaşımlar, okumak ve doğada zaman geçirmek; her günümde yer açmaya çalıştığım ve beni en çok besleyen şeyler arasında.
Bir öyküde seni en çok etkileyen şey “ne” olur: Karakter, duygu, dönüşüm mü? Neden?
Sanırım bir öyküde beni en çok etkileyen şey, karakterler arasındaki diyaloglar ya da karakterin bilinç akışı. Hem kurmaca evrende hem de gerçek hayatta, iki insan arasında — ya da insanın kendi içinde — doğabilecek sınırsız sayıda diyalog olduğuna inanıyorum. Ve her bir kelimenin, hikâyenin yönünü değiştirecek bir güce sahip olduğunu düşünüyorum.
Kendini her kaybettiğinde tekrar bulmayı nasıl başarıyorsun? Bu yolculukta seni sen yapan o “çekirdek hal” nedir sence?
Kendimi her kaybettiğimde, gerçekten yolunu kaybetmiş birine davranacağım gibi yaklaşmaya çalışıyorum: anlayışla, merakla ve yardım eli uzatan bir yerden.
Kendime soruyorum: “Ne oldu sana?” ve “Aslında nereye gitmek istiyordun?” Bu sorularla birlikte cevaplar yavaş yavaş belirmeye başlıyor.
Bedenimde canlı olan duyumlara, nefesime ve duyularımla algıladıklarıma döndükçe, yeniden ana kökleniyorum. Anın içinde, içimde hâlâ akmakta olan o canlı hayatla—ben diyebileceğim her şeyle—yeniden buluşuyorum.
Bu bazen yalnızca bir nefeslik bir zaman alıyor, bazense bir günü buluyor. Ama eninde sonunda, “eve dönüş” yolunu bir şekilde hep buluyorum diyebilirim.
Ebeveynlik, yazılarına da zaman zaman yansıyan bir tema. Annelik sana nasıl bir öğretmen oldu? Yazarlığına etkisi ne yönde?
Annelik, tüm zorlukları ve armağanlarıyla beni ortak insanlık deneyimine açan çok önemli bir kanal oldu diyebilirim. Kendi kızımla deneyimlediklerim, kadınların yaşamında anne-kız dinamiğinin ne kadar derin ve dönüştürücü bir yer tuttuğunu fark etmemde bana büyük katkı sağladı—ve hâlâ da sağlıyor.
Yazdıklarımda, anne-kız deneyimlerinin her iki tarafın gözünden de dile gelmesini önemsiyorum. Karakterlerim kimi zaman bana ve okuyuculara, varsaydıklarımız ile birinin kendi dilinden dinlediklerimiz arasında ne kadar büyük farklar olabildiğini hatırlatıyor.
Zincirin bir sonraki halkasını dünyaya getirmek, kadın atalarımla olan bağımı da derinleştirdi. Yazarken onların desteğini hep arkamda hissediyorum. Her yazdığımda, onların da sesi olabilmeyi diliyorum.
Kendine zaman ayırmak, iç sesini duymak için uyguladığın özel bir sabah ya da gece rutinin var mı? Bizimle paylaşır mısın?
Ben tam bir sabah insanıyım. Her sabah balkona çıkar, beş duyumla algılayabildiklerimle bir süre kalırım. Ardından bana iyi gelen nefes tekniklerini ve somatik beden pratiklerini uygularım.
Geceleri ise, uyumadan önce yaptığım kısa bir beden taraması, günü sindirmeme, olanları işlememe ve şükretmeme yardımcı olur.
Kendini 3 kelimeyle anlatacak olsan hangi 3 kelimeyi seçerdin ve sebebi?
Derin – Oldum olası derin düşünen, derin hisseden ve görünen ötesine bakmaya çalışan biri oldum. Kolayca geçip gidemem; bakar, kalır, hissederim.
İştahlı – Hayata, öğrenmeye, keşfetmeye dair büyük bir iştahım var. Yeni deneyimlere, tatlara, yerlere ve fikirlere karşı hep canlı bir merak taşırım.
Çok Renkli – Hem içe dönük ve yalnızlığı seven bir yanım var, hem de oldukça eğlenceli, oyuncu ve esprili bir halim. Kendimi tek bir renkle ya da tek bir hâlle tanımlayamam; bu çeşitlilik benim için çok özgürleştirici.
Göç, sadece fiziksel değil, ruhsal bir değişim de getiriyor. İsviçre’deki hayatının sana kattığı en beklenmedik güzellik ne oldu?
Göçün bana en büyük hediyesi yazmak oldu. Belki de o güne dek yetiştiğim ülkede yaşamaya, takdir gördüğüm kimliklerimi kolayca taşımaya devam etseydim, yazıya bu denli yönelmezdim.
Yazmak, bir iletişimci olarak dilini tam anlamıyla konuşamadığım bir ülkede yaşamanın getirdiği yalnızlığı ve zorluğu dindiren bir merhem gibiydi. Sokaklarda insanlarla sohbet edemediğim günlerde, o sokaklarda yazıyordum; karakterlerimle konuşuyor, kelimelerle kendime yeni bir ülke kuruyordum.
Bugün geriye dönüp baktığımda, bu sürecin beni ayakta tutan en güçlü iç kaynaklardan biri olduğunu açıkça görebiliyorum.
Göç, sadece yer değiştirmek değil, içsel benliğinle de yeniden tanışmak dedin. Sence insan en çok ne zaman kendine göç eder?
Bence insan, “biri” olmak ve kabul görmek için düşünmeden “evet” dediklerini fark etmeye başladıkça ve “hayır” demeyi göze aldıkça kendine doğru göç eder.
Çoğu zaman yirmili ya da otuzlu yaşlarımızda biri olmak adına sessiz anlaşmalar yaparız. Biri olmaya çalışmakla kadar meşgul oluruz ki bu anlaşmaların getirdiği hak ve yükümlülükleri gözden geçirmek için sırtımızı bir an olsun arkamıza yaslayamayız.
Kırklı yaşlar ve sonrası, işte tam da bu yaslanma cesaretini bulduğumuz; hasarı ve hasılatı görmeye başladığımız önemli bir eşik benim için.
Bu eşiği geçtikçe, ben olmayan her şeyden yavaş yavaş soyunmak; sahici halimize doğru bir göçün kapısını aralıyor diye düşünüyorum.
Göçmen kadınlara bir mektup yazacak olsaydın, ilk cümlesi ne olurdu?
Bu soru beni çok duygulandırdı. ‘Kolay değil, biliyorum.’ diye başlardım sanırım.
Senin hikâyelerinde sıkça rastladığımız “kadının kendi sesini bulması” süreci var. Sence bir kadın kendi sesini nasıl duyar hâle gelir?
Herkesin hikâyesi biricik; elbette bu yolda bambaşka yollar, duraklar olabilir. Ama hem kendi iç yolculuğumda hem de birlikte çalıştığım kadınların deneyimlerinde gördüm ki bedenle, duyumlarla ve güvenli, yargısız alanlarla kurulan bağ; içsel dönüşüme giden en güçlü yollardan biri.
Bedenimiz, çoğu zaman bize neyin güvenli, neyin uygun olmadığını çok net bir şekilde söylüyor. Onu dinledikçe, kendimizi maruz bıraktığımız ama iyi gelmeyen şeylerden uzaklaşmak; “hayır”, “bu bana iyi gelmiyor”, “ben böyle hissetmiyorum / düşünmüyorum” diyebilmek mümkün hâle geliyor.
Bu fark edişi deneyimleyerek hatırlayabilmek için ise, kendimizi güvende ve bağlantıda hissettiğimiz toplulukların, “burada her hâlimle kabulüm” diyebileceğimiz alanların varlığını çok kıymetli buluyorum.
“Kurtlarla Koşan Kadınlar” ve “Fok Kadın” sana ruhsal annelik yapıyor. Peki senin hikâyelerinin hangi masalı hangi kadına el uzatıyor olabilir?
Her hikâyemde, kadınların bireyleşme yolculuğuna dair izler var. Bu bilinçli bir tercih değil; şimdilik beni ziyaret eden hikâyeler hep bu yerlerden geliyor.
Podcast’imin ismi de bunu ifade ediyor aslında: Kabilesini Arayan Kadınlar. Çünkü hepimiz, kabilemize ve evimize giden yolu arıyoruz.
Yazdıklarım da bu arayışta birbirimizin elini tutmaya, “birlikte yoldayız, yalnız değiliz” duygusunu hissettirmeye dair bir davet gibi.
Clarissa Estes’in izinden yürüyen biri olarak senin de bir gün “yazıların bir kadının elinden tutmalı” dediğini hayal ediyoruz. Şu ana dek yazdığın hangi cümle sence en çok birinin elinden tuttu?
Okuyanlardan sıkça duyduğum ve içlerinde en çok yankı uyandıran cümlelerden biri, Kendine Ait’in yaşlı bilgesi İrina’ya ait: “Bir kadın, ömrü boyunca sayısız kez kendini doğurabilir.” Bu cümle, benim de hayatımın her zorlu dönemecinde kendime tekrar tekrar hatırlattığım bir söz. Gücümü yeniden toplamak, yönümü kaybettiğimde yeniden bulmak için bir tür iç pusula gibi.
Bir kadının “derisinin kurumaması” için sence gündelik hayatta kendine nasıl alan açması gerekir?
Her kadının, dış dünyanın taleplerine yanıt vermeksizin yalnızca kendisiyle kaldığı sessiz anlara; yaratıcı hayatıyla buluşabileceği—belki yazacağı, belki elleriyle bir şey üreteceği, belki dans edeceği—alanlara yer açmasını çok anlamlı buluyorum.
Clarissa P. Estés, bu anların her birini “eve gitmenin yolları” olarak tanımlar. Ve her kadın için eve giden yol farklı olabilir. Bana göre aslolan, bu yaratıcı durakların “işler bittikten sonra belki sıra gelir” denilerek ertelenen değil, “bir ihtiyaç olarak önceliklendirilen” anlar olduğunu hatırlamak. Bunu unutmamaya çabalıyorum.
Bu dönem hangi kitabı okuyorsun? Seni severek takip eden kişilere mutlaka okumalarını önereceğin 3 kitap hangileri olurdu?
En son İrlandalı yazar Anne Enright’ın Wren Wren isimli kitabını okudum. Hemen sonrasında yazarın Booker ödülü kazanan kitabı the Gathering’e başlayacağım. Bu yıl Zürih Edebiyat Festivali’nde kendisini dinleme ve tanıma şansım olacağı için heyecanlıyım. Ne yazık ki kitapları Türkiye’de satış dışı, umarım en kısa sürede basılırlar.
Beni severek takip eden güzel ruhlara Kurtlarla Koşan Kadınlar’ı okumalarını öneririm. Diğer iki önerim iki yazarın herhangi bir kitabı şeklinde olacak: Rachel Cusk ve Jhumpa Lahiri. İki kadın yazarın da tüm kitaplarını çok severek okudum.
Gelecek projelerin neler? Yakında yayınlanacak kitaplar, planladığın etkinlikler ya da üzerine çalıştığın yeni bir alan var mı?
Başlarken söylediğim gibi, bu yıl bitmeden yayınlanmasını planladığımız bir öykü kitabım var. Haziran başında sevgili Filiz Telek ile ‘Müdanasız’ Yazı ve Dinlenme İnzivamızı gerçekleştireceğiz. Yaşadığım ülkede kadınlara İngilizce nefes ve farkındalık atölyeleri sunmaya başladım, yaz dönemi sonrası ona devam etmeyi planlıyorum. Yine burada Türk kadınları ile nefesin, beden pratiklerinin, meditasyonların ve dışavurumcu yazım tekniklerinin dahil olduğu etkinlikler planlıyoruz.
Seni severek takip eden genç kadınlara ilham verecek bir mesajınız var mı? Onlara ne söylemek istersin?
“Biricikliğini kucakla.” Bu cümleyi hem kendime hem hepimize fısıldamak istedim.
Kapak Fotoğrafı: Burcu Özer Katmer
İlginizi çekebilir: Dilay Muran’dan Pelin Şener ile Almanya’da Göçmen Kadınlar Birliği Üzerine

Esra Yazıcıoğlu 










Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!