Can Bora ve kurucusu olduğu Berika’nın yeni oyunu Altar, insanın kendiyle olan yüzleşmesini ve kendine olan küskünlüğünün giderilmesini performans, tiyatro ve sahne tasarımını birbirine harmanlayarak izleyiciye aktaran, disiplinlerarası bir proje.

“Altar aslında sunak demek ama günümüzde ve benim tercih ettiğim haliyle anlamı şu; sizi siz yapan, sevdiğiniz şeylerin bir arada durduğu bir köşe, kişisel, mahrem bir alan. Benliğin izdüşümü.” diyor Can Bora, Altar’ı anlatırken. Onunla, geçtiğimiz haftalarda prömiyerini NoAct Sahne’de yapan Altar üzerine konuştuk.

_Altar için İstanbul’da sahnelenen birçok oyuna / projeye kıyasla çok daha uzun bir süre boyunca çalıştığını biliyorum. Fikir aşamasından prömiyere kadar meydana gelen en büyük değişiklikler nelerdi ve bu değişikliklerin nedeni ne oldu?

Yaratım aşamasında öncelikle aksesuar olarak renkli pleksiglas ve bir video art kullanmak istiyordum, ve benim şimdilik uyguladığım taktik şu: yazım ve pratik tasarım bir arada ilerlemeli. Yani, oyunun metni her ne kadar aşağı yukarı bitmiş de olsa, provalarda yeni bir şey bulduğumuzda, metni revize etmek durumunda kalıyordum. Video art fikri rafa kaldırılınca – çünkü oyunu onun üzerine kuracaktım – , sahne tasarımına yöneldik. Ama bu sefer sahne arası geçişler nasıl olacaktı? Dekorun gelmesi bizi farklı bir yöne yönlendirdi. İyi de oldu! Dolayısıyla yeni ara sahneler eklendi. Konsept yeniden revize edildi. 8 aylık prova sürecinde hem oyunculukta hem harekette bir sürü malzeme çıkardık. Hepsini kullandık mı; hayır. Zorluk şu, tasarıma her yeni bir parça eklendiğinde, bütün değişmek zorunda. İyi tarafı ise araştırma yapmak, deneme ve yanılma için zamanı bolca kullanabildik ki bu neticeye de yansıdı.

 

_Sahnede sadece seni görüyoruz ama Altar’ın arkasında büyük bir ekip var anladığım kadarıyla. Nasıl bir araya geldiniz, daha önceki berika projelerinde çalışan ekip ne kadar değişti?

berika’yı kurduğumda kolektif olarak ilerlemek istiyordum. Türkiye şartlarında çok çok zor ama! Dolayısıyla her projenin ihtiyaçlarına göre ekip yeniden şekillenmek durumunda. Disiplinlerarası çalışınca devreye video, projeksiyon, dans hatta sirk bile girebiliyor. Ama bu yapıyı çok keyifli buluyorum. Her projede yeni bir oluşum doğuyor dolayısıyla. Tek başlılıktan öte, projeye tasarım yapan herkesle beraber ilerlemek daha doğru geliyor bana. Altar için ekip komple değişti. Hayal ortakları, sizinle aynı estetik vizyonu paylaşan, sizi anlayan insanları bulmak kolay değil. Ama doğru zaman doğru mekan diyorum şimdi… Ufuk’la (Şenel) daha önceden kendi projelerinde çalışmıştık; ilgilendiğimiz, bizi heyecanlandıran kavramların çoğu ortak. O yüzden bu projede kesinlikle onunla çalışmak istiyordum. Sahne tasarımı için de doğru ismi bulana kadar biraz harcadık ama sonunda Meltem (Çakmak) ile yollarımız kesişti. Proje ekibinde ise, altı yardımcı oyuncu-asistanımız var. Sahnenin hem arkasında hem de seyirci alanının girişinde çalışıyorlar.

 

_Sahne tasarımı gerçekten çok iyi. Metin ve koreografi sahne tasarımıyla eşzamanlı olarak mı geliştirildi?

Hem evet hem hayır. Ufuk hareket ben de tiyatro kanalından ilerliyorum. Ufuk’un çok tatlı bir yanı var: metni gösterdiğimde, metnin duygusal ve enerjik halini çok çabuk özümseyip başka bir pencereden bakabiliyor. Önerdiği hareket tasarımı dolayısıyla metni destekler duruma geliyor. Bazı yerlerde benim illa ki hareket sekansları istediğim yerler vardı. Bazı yerlere de Ufuk kendi önerilerini getirdi. Eşzamanlı çalıştık yani. Zaten süreç öyle bir hal aldı ki, Ufuk’la yönetmenlik koltuğunu paylaşmaya başladık. Üniversiteden beri hayal ettiğim bir şeydi aslında: tek proje, iki yönetmen, iki farklı disiplin! Meltem, projenin bitmemiş halinin provalarını izledikten sonra tasarımı yaptı. Toplantılarda ve provalarda hep üç kafa olarak düşündük. Dekor kurulduktan sonra oluşturulan rejiye dekoru da entegre ettik. Sahne tasarımını nasıl daha aktif kullanabilirizi düşündük. Şimdi yazarken fark ediyorum ama süreç aslında o kadar rahat ilerlemiş ki, yani benzer vizyonlara sahip üç kişiyiz. Birbirimizi anladığımız için de sürecin bu kadar eşzamanlı ilerlediğini görüyorum.

 

_Ben izlerken, neredeyse ikinci bir oyuncu varmış gibi sahneyi paylaştığını düşündüm. Sen de kurduğunuz fiziksel ilişkinin yanı sıra duygusal bir ilişki de kuruyor musun sahne tasarımının parçası olan unsurlarla?

Bunu düşünmene çok sevindim! Hayaletlerimizi davet ediyoruz sahneye! Arketip/gölge kavramlarıyla çalıştığım için hem metnin yazım aşamasında hem de karakter sürecinde, dekorla tabii ki duygusal ilişki kuruyorum. Sahne tasarımı bir rüya gibi, fragmante, parça parça… aynı zamanda da bir labirent. Farklı zamanlar, farklı mekanlar görünür kılınıyor; her bir parçanın enerjisi farklı. Diğer taraftan, kullandığımız muşamba ve altın termal folyo görsel açıdan kıpır kıpır, bazı duyguların ve kelimelerle pek izah edemeyeceğimiz, ince durumların somutlaşmış hali…

 

_Altar’da sanat tarihine, felsefeye, edebiyata birçok referans var. Bunlardan en önemlileri hangileri senin için?

Sanırım en önemlisi Masaccio’nun “Adem ve Havva’nın Cennetten Kovuluşu” tablosu… Oyunun ana temalarından “utanç ve haset” kavramları… Psikoloji alanında araştırma yaparken, bir makaleye rastladım. Hani çoğu durumda sadece kendimizi suçluyoruz ya, o duyguyu hisseden bir tek bizmişiz gibi hissediyoruz…. Kendimizi herkesten soyutlayıp kurban rolü biçiyoruz. Masaccio’nun Adem ve Havva’yı elleriyle gözlerini kapatarak, utanç duyarak resmettiğini gördüğümde… hahaha… yemin ederim masa başında sesli güldüğümü hatırlıyorum. Sene 1425, üstelik ilk insanlardan bahsediyoruz… Utanç kavramı ne yeni ne de sadece hissedene özel! Kolektif bilincin içinde yer etmiş unsurlardan biri. Benim için büyük, belki dünya için ufak bir aydınlanma anı yani!

Ufuk bir süre önce mimar Pallasmaa’nın “Tenin Gözleri” ismi kitabını önermişti okumam için. Pallasmaa’nın mimari üzerine olan teorisi (gözlerin hegomanyası yerine ellerin hissedebilirliği) çok heyecanlandırmıştı bizi. Beden coğrafyası, mimari ve algı fenomenolojisi bizi çok heyecanlandıran kavramlar. Dekor kurulup, ışık tasarımının bittiği gün, şeffaf panoları, muşambaları görünce Ufuk’a dedim ki: “Ufuk, gerçekten inşaat alanına benziyor sahne!” Seneler önce hayalini kurduğumuz bir fikir, bir tasarım “çaktırmadan” hayat bulmuş oyunda.
Bir de Joseph Campbell’in “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” isimli kitabı… Oyun bittikten sonra, fark ettim. Evet, çağımızın yeni kahramanları yüksek statüdeki insanlar değil belki artık ama, herkesin kendi hikayesi üzerinde kendi kahramanlığını yaşama zamanı geldi bence!
Oyunlarımda didaktik olmadan, tatlı tatlı ve gizli gizli, ara ara referans vermeyi seviyorum. Sebebi de şu: işlenen temaya daha bütüncül bir yaklaşım sunmak…

 

_Küçük Prens ya da Peter Pan gibi kitaplar çocukken ve yetişkinken okunduğunda çok farklı metinlere dönüşebiliyor, tekrar tekrar okunabiliyor. Sen Peter Pan’i yıllar sonra tekrar okuduğunda en çok ne değişmişti?

Ne yalan söyleyeyim, Peter Pan’i hikaye olarak çok çok sevmem ben. Kafamda başka türlü olmalı o hikaye çünkü! Ama Peter Pan’in çocuk kalma isteği (ya da sendromu) ilgimi çok çekiyor. Oyunda Peter Pan’den alıntı yapmak, Ufuk’un fikriydi. Ben de metne dahil ettim. Benim göremediğim başka bir yerden yaklaştı Ufuk. Provalardan sonra evde kendimi, eski ilişkim hakkında düşünürken yakaladığımda Ufuk’a hak verdim. Karşımızdakinin güzel düşüncesiydik belki de… Bir süreliğine. Ama “bitecek bir şeyler, bitecek, bitti….” Çocuk kalmak istiyoruz ama büyümek zorundayız. Her ilişkinin de bir sonu var. Maalesef. Benim için önemli olan içerideki çocukla nasıl ilgileneceğimiz, baş edeceğimiz… Hayatı dondurma ya da aynı kalmasını sağlayabilecek bir süper gücümüz yok ki!

 

_Kendine küsmek ve kendinle barışmak konusunda çok şey söylüyor Altar. Sen kendinle ne kadar küs kaldın? Altar’ın ortaya çıkma süreci bu küskünlüğün giderilmesine ne kadar katkıda bulundu – ya da bulundu mu?

“Uzun bir yolculuk oldu… Hatta haddini aşan bir yolculuk.” Metni yazarken, farkında olmadan bir sürü sembol, metafor kullanıyorum. Bilinçaltından geliyorlar sanırım… Oyunculuk koçum Deniz Erdem’le çalışırken açıkçası o bilinçaltındaki kavramlar bilince yükseldi. Ve kolay ve rahat bir süreç olmadığını söyleyebilirim! Ayakkabılar, vadedilen topraklar, ölme deneyimi, bir terzinin bedenimi yeniden dikmesi… Tekrar tekrar, başka bakış açılarından çalıştık. Kelimeler hangi dinamizm, hangi deneyimleri saklıyor? Deniz öyle biri ki, samimi bir oyunculuk için sizi sizde yolculuğa çıkarıyor. Ve bunu çok iyi başarıyor. Kendi zaman yolculuğuma çıktım: anılar, fotoğraflar, çocukluk, lise, üniversite, 20’li yaşlar, öfkeli kaldıklarım, özlediklerim, yerin dibine sokmak istediklerim, haksızlıklar… Zaten kendi üstüne çalışan biriyim; meraktan geberiyorum insanın içindeki dinamizmler konusunda… Yıllardır danışmanlık aldığım sanat terapistimin de etkisini çok gördüm bu keşfetme/arama sürecinde. Diyebiliriz ki mesela: “bende homofobi yok abi!”… Soruyu tekrardan sormak lazım, gerçekten, tekrar tekrar… Tüm bu oyunculuk çalışmaları, zaman yolculuğu, danışmanlık… bunların hepsi beni kendi dehlizlerime soktu ama projenin bu kadar samimi olabilmesinin de başka yolu yoktu sanırım. Sanatçı kişisi olarak bir yere giriyorum, bir şey bulup keşfediyorum ve bunu seyirciye sunuyorum. Benim de görevim bu.

Altar, bana şunu gösterdi: mükemmel değilim, benim de hatalarım var, hata konusunda da “tek” değilim, hele ki ilişkilerde her şey yarı yarıya ve anlam veremediğim bir sürü tavır, davranışın belirli sebepleri bende, belirli sebepleri doğuştan gelen sistemimden, bazıları da geçmişten. Herkesin arkasında bir hikaye var. Mesela önce onu görüp, ona ne kadar sahip çıktığımızda… Tek Yaşam. Tek Hikaye.

_Aklımda kalan en etkileyici sahneler hep bir kapana kısılmış, dar alanda sınırlı kalmış hissettiren anlar; masanın altında, üzerine kapanan duvarlar arasında… Gerçek hayatta böyle hissettiğin anlarda nasıl üstesinden geliyorsun?

Hep üstesinden gelemiyorum ki! Ama bütün bu danışmanlık süreci, kendi üzerine çalışmalar sonucu durum biraz daha aydınlanıyor. Bir, böyle bir sıkışıklık hissettiğimde hemen o alanı terk edip başka bir şeye yöneliyorum, her ne olursa! Yeter ki oradaki enerji korteks haline gelip, kısır döngüye girmesin. İki, bu sıkışıklık hissi -başka bir açıdan baktığımızda- gereksinim duyduğum bir şey. Belki biraz mazoşist diyeceğim şey, ama insan psikolojisi… Bir şeyler üretmem, düşünebilmem için kendimi soyutlamam, hatta o karanlık kanala girmem gerekiyor. Herkesin sistemi farklı işliyor. Ama gördüğüm o alandan da beslendiğim… Son olarak, şehirde özellikle bunu çok hissediyorum. Yapılacak tek şey kaçmak! Üç aydan fazla İstanbul’da kalırsam, de-li-ri-yor-um!

_Performans senin için bir terapi işlevi görüyor mu? Ya da izleyici için böyle bir etkisi olmasını hedefliyor musun?

En sonunda bu soru geldi, çok teşekkürler bunun için! Şöyle cevaplayacağım: karakter çıkarma aşamasındaki tüm çalışmalar, evet, benim için, kendi adıma terapi işlevi gördü. Keşfetmek gerekiyor çünkü… Lakin, oyun ve oyundaki performans artık benim için değil, seyirci için! Zor bir ülkede, zor bir dönemde yaşıyoruz. Ve ben artık daha fazla umutsuzluk, karanlık görmek istemiyorum tiyatro salonlarında. Video sanatçısı Bill Viola’nın çok güzel bir lafı var: “teknolojiyi atom bombası yapmak için de sanat eseri yaratmak için kullanabilirsiniz,” diyor. Elimde üretkenliğim varsa, bir zahmet bunu iyi bir amaç, güzellik yaratmak, daha ihtiyaç duyduğumuz anlar için kullanayım. Yahu bir hayatımız var, başka yok! Metni yazarken akıl hocam da hep aynı şeyi tekrarladı: “Can, insanların iyi bir şeylere, pozitifizme ihtiyacı var!” Pozitiflikten kastım, çiçek böcek durumları değil! Bir umut, yapabilme dürtüsü, seni ileri adım attıracak bir itki… Yani ben gerçekten de yaşadığım bir ilişki sonrasında bu tip bir sorgulamaya giriştim. Çok ağladım, daraldım… Ama dibe inmeden yüzeye de çıkılmıyor ki. İlişkinin bitmesi evet acı verici. Ama bu bitiş sizde de bir şeyleri uyandırıyor, bir şeylere de yönlendiriyor. Şimdi kimse bana bu durum full beyaz ya da full siyah demesin. Ama işler gerçekten de yin-yang gibi… kayıp duygusu her ne kadar karanlık da olsa, içinde başka bir kapı barındırıyor. Ya da insanın kendisiyle barışması için, bir şeylerin olması gerekiyor. Her şey güllük gülistanlıkken kim niye daha derin aşamalara girme isteği duyar ki?

 

_Daha önce izlediğimiz Dantel ve Kam*’ın aksine Altar’da teknoloji daha az göz önünde, sahneyi tamamen performans ve tiyatroya bırakmış durumda. Bu bariz farklılık bir yana, sen aynı elden çıkan bu üç proje arasında nasıl bir bağ ya da devamlılık görüyorsun?

Ben bu projede de dediğim gibi video art kullanmak istiyordum. Çünkü kullanacağım videoyu bilip oyunu ona göre tasarlamıştım. Şimdi metin var ama sahne tasarımı yoksa… kafamda çok fazla fikir olduğu için her şey bölük pörçük ve soyut kalıyor, canlandıramıyorum. Kafamda düşleyemediğimde de panik yaşıyorum! Bu konuda açıkçası Ufuk bana cesaret verdi. “Bu projede de video kullanma; risk al, yeni bir şeyler çıksın!” dedi. Yavru kedi gibi baktığımı hatırlıyorum. Tedirgin tedirgin. Ama hakikaten de öyle oldu. Daha çok beden, daha çok “canlı enerji” konuşuyor. Ve böylesi daha derin, daha samimi oldu diye düşünüyorum. Kendi sanatsal yolumda da bana başka kapılar açıldı. Oyunun süreci de teması gibi: bir kapı kapanırsa, başka bir kapı aralanır!

Üç projenin hepsi aslında ana bir kavramda buluşuyor: introversion ya da introspection, yani içe dönme, içle uğraşma… Benim kaynaklarımı bulduğum yerler orası. Kendi içimizde devrim yaşamadan, dışarıda da devrim yaşanacağına inanmayanlardanım. DANTEL ve KAM* daha kısır döngüde kalmaları anlatıyordu daha çok. ALTAR tam tersine, o kısır döngüden çıkmanın, yeni bir oluşum ihtimalinin altını çiziyor.

 

_Senin için ve berika için sırada ne var?

Green Box tekniğiyle derlediğim trilojinin son oyunu “Münevver Rezidans”ı çok yapmak istiyorum ama kurumsal destek bulmadan elimi o taşın altına atmayacağım konusunda da söz verdim kendime! Ufuk’u kandırabilirsem (!) yine hayalini kurduğum bir performans projemiz var. Sadece hareket. Tasarımını bitirdiğim iki tane daha proje var, toplantılar devam ediyor. Bir şeyleri tersyüz etme vakti diye umutlanıyorum!

 

Altar’ı siz de 31 Mayıs Perşembe ve 22 Haziran Cuma günleri 21.00’de NoAct Sahne’de izleyebilir, kaçırırsanız yeni sezonda da yakalayabilirsiniz.

Fotoğraflar: Murat Dürüm

Emre Eminoğlu

theMagger Editörü, Kültür ve Sanat Yazarı
SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN