Canopy by Hilton İstanbul: Konaklama, Sanat ve Lezzet
Canopy by Hilton Istanbul Taksim’a adım attığınız anda, daha lobide karşılaştığınız renkler ve tasarımdaki enerjik detaylar ruh halinizi anında değiştiriyor. Burası, klasik bir şehir otelinden farklı; Taksim’in temposunu, Beyoğlu’nun dinamizmini ve İstanbul’un bitmeyen hareketini kendi atmosferine taşıyan canlı bir yaşam alanı gibi. Canopy’nin dünyadaki en sevilen yanı da tam olarak bu: Bulunduğu şehrin karakterini kendi diliyle yansıtan, misafirini o destinasyonun doğal bir parçası haline getiren bir deneyim sunması. İstanbul’da ise bu yaklaşım, Tarlabaşı’nın dönüşen dokusu ve Beyoğlu’nun çok katmanlı yapısıyla birleşince daha da etkileyici bir hale geliyor. Ben de burada hem konaklama deneyimi yaşadım hem de restoranını deneyimleme fırsatı buldum; şimdi bu renkli ve keyifli deneyimi sizlere anlatmak istiyorum.
Sanatla Hafızayı Buluşturan Bir Şehir Oteli
Canopy by Hilton Istanbul Taksim, bulunduğu semtle kurduğu ilişkiyi yalnızca adresiyle değil, mekânın her köşesine yayılan sanat diliyle de kuruyor. Tarlabaşı’nın çok katmanlı hafızası, burada dekoratif bir unsur olarak değil; hikâyenin ana parçası olarak karşınıza çıkıyor. Uygun restorasyonla yeniden hayat bulan ve 12 tarihi yapının birleşiminden oluşan bu kompleks, geçmişin izlerini bugünün şehir temposuyla buluşturan güçlü bir karaktere sahip.
Bu yaklaşım, otelin ortak alanlarına yayılan sanat seçkisinde de kendini net bir şekilde gösteriyor. Mekânın mimari diliyle uyumlu olacak şekilde Alan Project tarafından kurgulanan sanat eserleri, otelin farklı alanlarında İstanbul’un hafızasına çağdaş göndermeler yapıyor.
Resepsiyonun arkasında yer alan “Streets of Tarlabaşı”, Efe Korkut Kurt ve Deniz Alkanlar imzasıyla, semtin ritmini soyut renk katmanları ve dokularla yorumluyor. Tarlabaşı sokaklarında oynayan çocuklardan ilham alan “Children of Tarlabaşı” serisi ise metal kesim duvar heykelleriyle mahallenin gündelik hayatını çağdaş bir estetikle mekâna taşıyor. Cam cepheye yakın konumlanan “Whispers of Magnolia”, manolya ağacından ilham alan yaprak formlarıyla lobinin enerjisini daha akışkan ve şiirsel bir hale getirirken, Beyoğlu’nun kültürel hafızasına selam veren “Fifteen Vinyl Stories” enstalasyonu ise 60’lar ve 70’lerin Türk pop müziğine gönderme yaparak mekâna nostaljik ama canlı bir katman ekliyor.
Otelin avlusunda yer alan “Cats of Yeditepe” enstalasyonu da İstanbul’un bağımsız, gözlemci ve çok katmanlı ruhunu zarif bir şekilde yorumluyor. Dokuz kedi figürüyle şehrin yedi tepesine gönderme yapan bu çalışma, Canopy’nin İstanbul’a bakışını en iyi özetleyen detaylardan biri. Tüm bu sanat dili, odalarda da devam ediyor; her odadaki renkli duvarlar, grafiti dokunuşları ve modern detaylar, klasik şehir oteli algısını kırarak daha genç, dinamik ve karakter sahibi bir konaklama deneyimi sunuyor. Buna otelin sürdürülebilirlik yaklaşımı ve gastronomi tarafındaki güçlü duruşu da eklenince, ortaya sadece konforlu değil; şehrin ruhuna gerçekten temas eden bütünlüklü bir deneyim çıkıyor.
Renkli, Konforlu ve Gerçekten Yaşayan Bir Oda Deneyimi
Canopy by Hilton Istanbul’daki konaklamamın en sevdiğim kısmı, odanın sadece estetik açıdan güçlü değil; gerçekten içinde vakit geçirmek isteyeceğiniz bir yaşam alanı gibi hissettirmesiydi. Birinci katta yer alan odam, kapıyı açtığınız anda sizi küçük bir merdivenle aşağı davet eden farklı planıyla daha ilk anda sıradan bir otel odası hissinden uzaklaşıyordu. Daha girişte karşıma çıkan duvar resmi, odanın karakterini hemen ortaya koyuyordu. İçeri doğru ilerledikçe renkli halılar, hardal tonlarındaki koltuklar, yatak başından tavana kadar uzanan ahşap detaylar ve özenle seçilmiş aksesuarlar, mekâna sıcak ama modern bir hava katıyordu.
Özellikle odanın farklı köşelerinde kullanılan detaylar, burada geçirilen zamanı daha keyifli hale getiriyordu. Yatak başındaki radyo ve lambalar, ortadaki sehpa, dokuların ve renklerin birbiriyle uyumu; tasarımın sadece güzel görünmek için değil, iyi hissettirmek için düşünüldüğünü hissettiriyordu. Perdeyi araladığımda karşıma çıkan LOYA’nın renkli avlusu ise odanın en sevdiğim sürprizlerinden biri oldu.
Banyoda kullanılan turkuaz seramikler ve renk paleti de otelin genel tasarım anlayışıyla uyumlu şekilde çok güçlü bir etki bırakıyordu. Ama bu odada beni asıl etkileyen şeylerden biri, sürdürülebilirlik yaklaşımının gerçekten günlük deneyimin bir parçası haline gelmiş olmasıydı. Pencereyi açtığınızda klimanın enerji tasarrufu için otomatik kapanması, banyodaki küçük bilgilendirme notları, odadaki atık ayrıştırma kutusu, cam şişe kullanımı ve koridordaki su dolum alanı; burada bu yaklaşımın yalnızca bir söylem olmadığını gösteriyordu. Bu detaylar benim için gerçekten çok kıymetliydi.
Bir de işin benim için tatlı sürprizi vardı: odada Melez Tea çaylarını görmek! Beni ayrıca mutlu etti. Öğlen bilgisayarımı açıp sarı koltukta biraz çalıştım; sonra en sevdiğim sanatçılardan Teddy Swims’in konser kayıtlarını açıp müzik dinledim, biraz dinlendim. Akşam da kitabımı okuyup bir fincan Balance çayımla günü sakin bir şekilde kapattım. Uzun zamandır şehir içinde bu kadar rahat, keyifli ve gerçekten iyi hissettiren bir konaklama deneyimi yaşamamıştım.
LOYA
Konaklamanın en keyifli detaylarından biri de sabah LOYA’da güne başlamak oldu. Merve Nur Aşık yönetimindeki mutfak, menüye bakar bakmaz ne kadar özenli bir kahvaltı kurgusu hazırladığını hissettiriyor. Klasik açık büfe anlayışından uzak, ne yiyeceğinizi gerçekten seçebildiğiniz, iyi düşünülmüş bir menü hazırlanmış. Türk kahvaltısından yumurta seçeneklerine, farklı gevrek kaselerden özel tabaklara kadar uzanan bu menü; yerel tatları modern dokunuşlarla buluştururken, farklı damak zevklerine de alan açıyor.
Ben kahvaltıda önce Türk kahvaltısını tercih ettim. Masaya gelen her şey oldukça özenliydi; peynirler, zeytinler, taze ürünler ve eşlikçiler hem lezzet hem de sunum açısından çok başarılıydı. Özellikle reçellerin mutfakta ev yapımı hazırlanıyor olması, kahvaltıya samimi ve özel bir dokunuş katıyordu. Her şeyin tertemiz, dengeli ve rafine bir şekilde servis edilmesi, bu deneyimi daha da keyifli hale getirdi.
Menüdeki spesiyallerden denediğim Pişide Sucuklu Avokado Tost ise kahvaltının en eğlenceli tabaklarından biri oldu. Pişinin yumuşak dokusu, sucuk ve avokado ile ortaya hem doyurucu hem de gerçekten keyifle yenen bir tabak çıkmış.
Benim ayrıca çok hoşuma giden bir diğer detay ise, otelin farklı ülkelerden gelen misafir profiline gerçekten özen göstermesiydi. Benim konakladığım zaman otelde ağırlıklı olarak Çinli misafirler vardı ve kahvaltı tarafında onların damak zevkine uygun ayrı bir büfe hazırlanmıştı. Bu detay, LOYA’nın misafir deneyimine ne kadar dikkat ettiğini ve herkese kendini iyi hissettiren kapsayıcı bir yaklaşım benimsediğini gösteriyor. Bunu da belirtmek istedim.
Hikâyesi Olan Tabaklar
LOYA’nın akşam menüsünde en sevdiğim şeylerden biri, iddialı ama yorucu olmayan bir denge kurmuş olmasıydı. Menü, gereksiz kalabalıktan uzak; ne yiyeceğinizi rahatça seçebildiğiniz, iyi düşünülmüş bir akış sunuyor. Bir tabağın hikâyesini bilmek, lezzeti bence bambaşka bir yere taşıyor. Bu akşam yediğim yemeklerin hikâyesini ve çıkış noktasını benimle paylaşan Tunahan Şenel şef oldu. Akşam yemeğine pırasa çorbasıyla başladım. Pırasayı zaten çok seven biri olarak, bu tabak benim için en baştan doğru bir başlangıç oldu. İçinde kullanılan tarhun, çorbaya alışıldık lezzetin ötesinde daha aromatik, daha rafine bir karakter kazandırmıştı. Sıcaklığı, kıvamı ve dengesiyle sade ama akılda kalan bir tabaktı.
Ardından gelen Pasuts Tolma ise gecenin en özel tabaklarından biriydi. Ermeni mutfağında, yılın belli dönemlerinde tutulan oruç zamanlarında et kullanılmadan hazırlanan geleneksel bir yemek olan Pasuts; aslında biraz da eldeki malzemeleri değerlendirerek yapılan, güçlü bir hafıza yemeği. LOYA’daki yorumunda bakliyatlı lahana sarması, tabaktaki kızılcık sosu ve ara ara gelen süzme yoğurt dokunuşları ile yemek çok lezzetliydi. Hem kültürel hafızaya selam veren hem de bugünün damak zevkine hitap eden, gerçekten çok iyi düşünülmüş bir tabaktı.
Ana yemekte tercih ettiğim konfit tavuk but da akşamın en tatmin edici tabaklarından biri oldu. Organik tavuk butun yumuşak dokusu, Kars gravyerli Horasan bulguruyla çok iyi bir uyum yakalamıştı. Yanındaki turnayemişli sotelenmiş mantarlar, sumaklı rezene salatası ve gravy sos ise tabağı tek boyutlu olmaktan çıkarıp katmanlı bir hale getiriyordu. Sunum da en az lezzet kadar özenliydi; doyurucu ama ağırlaşmayan, keyifle bitirdiğim bir ana yemek oldu.
Tatlıda ise benim için gecenin yıldızı olan Fırınlanmış Baharatlı Balkabağı Tatlısı’nı denedim. Balkabağını zaten çok seven biri olarak bu tabak beni gerçekten çok mutlu etti. Fırında rost edilmiş Sakarya balkabağı, keçi peynirli tatlı krema, crumble ve Bozkır tahinli sosla birlikte servis ediliyordu. Tatlılık dengesi çok yerindeydi; ne fazla yoğun ne de hafif kalıyordu. Yanına söylediğim sıcak çayla birlikte, keyifle tamamladığım bir akşam yemeği deneyimi oldu.
Yönetici Şef Merve Nur Aşık ve mutfak ekibine ayrıca teşekkür etmek isterim; hem kahvaltıda hem akşam yemeğinde, tabağa sadece lezzet değil ciddi bir özen de yansıyordu. Malzeme seçiminden reçetelere, sunumdan detaylara kadar her şey düşünülmüş ve bu emek masaya çok net bir şekilde yansımıştı. Yediğim her tabakta samimiyeti hissettim.
Bu deneyimi güzelleştiren bir diğer şey de otelin genel servis anlayışıydı. Canopy by Hilton Istanbul Taksim’daki ekip, konaklamam boyunca son derece nazik, ilgili ve çözüm odaklıydı.
Şehrin tam merkezinde, sanatla iç içe, karakter sahibi bir otelde konaklamak; iyi düşünülmüş bir odada vakit geçirmek ve LOYA’da bu kadar keyifli sofralar deneyimlemek benim için gerçekten çok iyi bir şehir molası oldu. Çok yakında açılacak olan Karas’ı da şimdiden merak ediyorum. Canopy, İstanbul’un tam kalbinde, şehrin temposuna karışırken aynı zamanda kendinize iyi gelebileceğiniz, tekrar dönmek isteyeceğiniz adreslerden biri.
Kapak Fotoğrafı: Alan Project Art Solutions
İlginizi çekebilir: Lisya Kalma’dan Güney Palas ve Mr.Cas Hotel

Tuba Nil Dengiz 















Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!