Bahar geldiyse, cemreler düşüp, ekinos da gerçekleştiyse, o zaman gelsin seyahatler, güneşi bağrımıza basacağımız ziyaretler! Bu durumda, ilk durağımız, en yakın komşuya, Dedeağaç’a olsun, seyahat mevsiminin açılışı da tam olsun.

Mevsimlerden baharsa, artık saatler bahar gezilerini gösteriyor demektir. İlk nereden başlayalım diye uzun uzun düşünmeye gerek yok. Cevabımız belli: Dedeağaç (Alexandrapouli)! Bu kadar çabuk cevap vermemizi sağlayan ve her defasında ‘iyi ki komşumuzsun’ dedirten Dedeağaç’a gitmek için beş neden:

1. Herhangi bir uçak promosyonunu takip etmeye gerek kalmadan ve aylar öncesinden ucuz bilet alma telaşına girmeden ne zaman istersek gidebilmek.

Komşumuz bu kadar yakın olunca, karayoluyla gidebilme ayrıcalığını da yaşayabiliyoruz. Dedeağaç’ta havalanı olabilir ama bu durum bizi pek ilgilendirmiyor. İlk defa bir Avrupa şehrine, uçağı kullanmadan, ‘bak şu havayolu yeni bir indirim kampanyası yapmış, skyscanner’da bu havayolu daha uyguna götürüyormuş’ gibi hiçbir diyaloğa girmeden otobüsle veya arabayla gidebilme şansına sahibiz. Hem de maliyeti, herhangi bir uçak yolculuğunun yarısından da az. Eğer otobüsle giderseniz, İstanbul’dan sadece altı saat içinde Dedeağaçta’sınız. Kamil Koç firmasının her gün Dedeağaç’a seferleri var. Gece saat 22:00’de çıkıp sabah 04:00’te ordasınız. Bu süreye İpsala sınır kapısındaki gümrük ve pasaport işlemleri de dahil. Gittiğinizde başka araç veya otobüs yoksa işlemler en fazla bir saat sürüyor. Eğer aracınızla giderseniz (Yeni ehliyetleriniz ve araç sigortanız da olmalı) bu süreyi kısaltmak mümkün. İpsala’dan çıktıktan sonra Dedeağaç’a varış yarım saat veya 40 dakika. Vardığınızda “buraya gelmek, bu kadar çabuk ve kolay mıymış” diye şaşıracağınıza eminim.

 

2. Memlekete bu kadar yakın olup, sorunlardan ve kaostan bu kadar uzak hissetmek ve enerjinizi yeniden  kazanmak.

Birçok Avrupa şehri, sakindir ama hiçbiri bu konuda Dedeağaç’la boy ölçüşemez. Avrupa’da görüp görebileceğiniz, henüz kimsenin vermediği “cittaslow-yavaş şehir” ünvanını kendi ellerinizle teslim edeceğiniz bir yer burası. Yapacağınız tek şey, bir kafeye oturmak, denizi karşınıza almak, kokusunu içine çekmek ve güneşi iliklerinize kadar hissetmek. Burası önceden bir yerleşim yeri değilmiş, sadece liman olarak kullanılıyormuş. Şehir sonradan kurulduğu için tarihmiş, müzeymiş, ören yerlermiş gibi herhangi bir mirası yok. O nedenle özellikle gitmeniz, görmeniz gereken bir yer de yok, şehrin simgesi, feneri hariç. Ona da sadece bakabiliyorsunuz, içine girip yukarı çıkamıyorsunuz. Miskinliğe ara verelim derseniz, fenerin de olduğu sahil yolunu boydan boya yürüyebilir, denizin bittiği yerin ilerisindeki kiliseye uğrayıp bir mum yakabilirsiniz.

Sonra da bir paraleldeki ana caddesi Dimokratias (Demokrasi) Caddesi’ne geçebilir. Birçok yerel mağazasına, biraz Zara’ya ve hatta English Home’a bile bakabilirsiniz. Bunlar dışında da şehirde çok fazla yapacak bir şey yok. Yerel halkın sakinliğini görünce, o sakinliği bir şekilde üzerinize alıyorsunuz. Böylece ne kişisel, ne iş, ne de benzeri herhangi bir sorun aklınıza geliyor. Bol bol dinlenmek dışında başka bir seçenek de kalmayınca, kendinizi başka ülkede değil başka gezegende hissederek, enerjinizi ve moralinizi geri kazanıyorsunuz.

 

3. A’dan Z’ye tüm deniz ürünlerini yemek, doymamak, yine ve mümkünse üç öğün yemek ve çok beğenmek.

Benim gibi ‘denizden babam çıksa yerim’ diyenlerdenseniz, kolay ulaşımı, sakinliği bir kenara bırakın, Dedeağaç’a gelmek için birinci nedeniniz deniz ürünleriyle üç öğün geçirmek olsun. Ahtapotundan kalamarına, mezgitinden karidesine kadar aklınıza gelebilecek her türlü deniz ürünü bu kadar mı taze olur ve bu kadar leziz mi pişirilir! Ege’nin bereketi, suyun öteki yanında da kendini gösteriyor. Sadece deniz ürünü değil, mezelerin de hakkını veriyorlar. Bildiklerimizden otlu salatalar, kızarmış çıtır kabaklar, mücverler, peynir dolgulu kabak çiçeği kızartması.. ve dahası ‘işte bu’ dedirten cinsten.

O zaman sözü fazla uzatmadan ve ağzımızı daha çok sulandırmadan gelsin mekan önerileri, verilsin komşunun tadı damağımızdaki siparişleri. Birinci sırada, şehir merkezinden 15 dakika uzaklıkta, Makri köyünde yer alan Aya Yorgi (St. Georges) var. Buraya gelmek, mümkünse ‘menüyü getir’ demek, Dedeağaç’ta yapılması gereken bir ibadet gibi. Hiçbir yer bu kadar lezzetli değil (burası da biraz bozmuş, diyenlere itibar etmeyin). Mümkünse gündüz saatlerinde gelin ki, denize nazır bir masaya oturup manzaranın keyfini çıkarın. Kalamar tava ve ahtatop bana göre en’leri.  Şehir merkezinde, feneri arkanıza, denizi solunuza alıp ilerlerseniz, yanyana tahta masalarını dizmiş balık restoranlarını görürsünüz. En popülerleri, Gialos, Nisiotiko ve Loukoulos. Akşam için tercihimizi Gialos’tan yana kullandık. Deniz ürünlü makarnasını ve çıtır kabaklarına yıldızlı pekiyi vererek mekandan ayrıldık. Ertesi gün biraz daha yerel halka karışıp onların doldurduğu mekanları keşfe çıktık. Limanın ve tren istasyonunun karşısındaki ve onların bir arka sokağındaki balıkçılar arasında rotamızı Opos Palia’ya çevirdik. Salatasına, kalamarına ve mezgitine doyamadık. Üstelik bahsettiğim diğer tüm restoranlar, biraz da popüler olduğu için fiyatları çok ucuz değil ama bu yerel restoranlar gayet uygun fiyatlı, biz bile bu kadar sipariş sonrası gelen hesaba şaşırdık. Dedeağaç’ta deniz ürünleri kadar köfteler de meşhurmuş. Erika Otel’in arkasındaki sokakta tadına bakılıp artı puan verilirmiş. Bu kadar deniz ürünü arasında, ete sıra gelir mi bilmem ama belki canınız çeker, not edin derim.

Restoranlarla ilgili önemli hatırlatma: mutlaka rezervasyon yaptırın. Özellikle akşam gidecekseniz, şart. Sadece yemek için gelen Türkler var. Zaten restoranların çoğunu bizler dolduruyoruz, geri kalanını ise Yunanlılar. Bu kadar küçük ve az nüfuslu şehirde hepsi birden dolmaz demeyin, bir saatten sonra bırakın masayı, boş sandalye bile bulmak neredeyse imkansız.

 

4. Bir kafeden diğerine konmak ve kafe keşiflerine kısa bir Jumbo alışverişiyle mola vermek.

Deedeağaç, sessiz sakin bir şehir ama bu sakinliği biraz canlandırmak kafe keşifleriyle mümkün. Hem ana caddesi hem de liman caddesinde sizi ağırlamayı bekleyen sayısız kafeleri var. Hepsinde dışarıda oturuyor, sokağın hareketine ortak oluyorsunuz. Fenerin yanındaki geniş kaldırımda sıra sıra şemsiyeler, altında sandalyeler, koltuklar ile kahve keyfinizi istediğiniz kadar uzatmak size kalmış. Bu kafelerde, Yunanlıların hepsinin elinde frappe göreceksiniz. Biz Türklerde ise latteler ve Yunan kahvesi. Bunun içinse en doğru adres, fenerin ilerisindeki yeşil tenteli Café Filion-Φίλιον (yanında Kybepneio var). İçtiğimiz Yunan kahvesini o kadar beğendik ki, ertesi gün  kahvaltıyı yapar yapmaz soluğu yine burada aldık. Kahvenin yanında portakal reçeli de geliyor.

Diğer öneriler açısından en meşhurları Soho olsa da kalabalık ve gürültülü ortamından dolayı yanından geçmek bile istemeyebilirsiniz. Onun yerine biraz daha ilerleyin ve Eccentrico’ya oturun, çaylarından sipariş edin.  Aynı cadde üzerindeki Mikel ve Thema da ayrıca  denenmiş ve beğenilmiştir. Ana caddesiyle sahil şeridini birbirine bağlayan sokaklarda da kafeler cıvıl cıvıl, mutlaka bu harekete ortak olun, bkz: Xymei. Mekanların hepsi çok şık, bir şeyler içmek için değil, kahvaltı veya başka şeyler yemek için de düşünülmeli. Tüm kafelerde en güzel gelenek, daha oturur oturmaz şık şişelerde su gelmesi. Onun için ayrıca para da istemiyorlar.

Kafeler kadar pastaneler de gözünüze çarpacaktır. Ekmekler, pastalar, kurabiyeler, iştahınızı kabartacak, kanınızdaki şeker seviyesini yükseltecek. Olsun, değer sonuçta. Kavala’da değiliz ama Kavala kurabiyesi yemeden olmaz derseniz o zaman ana caddenin sonundaki Salgamis Bakery’e uğramadan dönmeyin. Kavala’da yediklerimden daha güzeldi.

İki kafe arasında mola vermek ve alışveriş yapmak isterseniz, o zaman istikamet Jumbo, tam yol ileri! Şehrin 10 dakika uzağında, dışarıdan bir oyuncak mağazası görünümlü Jumbo’nun içinde yok yok. Üst katta mutfak eşyalarından tutun da saksılara, mumlara, kozmetik ürünlere; alt katta ise Noel veya Paskalya gibi konsept ürünlerden, kıyafete, kırtasiyeye ve yiyeceğe kadar her şey dahil bir market burası. Neredeyse 5 Euro’dan fazla hiçbir ürün yok, dolaysıyla sepeti ağzına kadar doldurmak var. Gezmesi de, alışveriş etmesi de keyifli bu markette, bu kadar şeyi görüp abartmanız gayet doğal, o nedenle bavulunuzda veya bagajınızda Jumbo ürünlerine yer açın.

 

5. Bol güneşli bir hafta sonu kaçamağı yapmak ve denize girme teşebbüsünde bulunarak sezonu açmak.

Dolar ve Euro’daki dalgalanmayı bir kenara bırakırsak, Dedeağaç, kendi içinde bütçesi düşük, keyfi yüksek bir hafta sonu fırsatı sunuyor. Aylar öncesinden değil bir gün bile öncesinden karar verip, bavulu ve arabayı hazırlayıp iki günlüğüne kaçış yapabilirsiniz.  Ulaşım gibi konaklama da düşündüğünüzden de az maliyetli. Mesela, otel açısından şehir merkezinde tercihiniz Erika Otel neden olmasın? Basit ve konforlu; kahvaltı seçeneğini almayabilirsiniz, iki kişilik odanın geceliği 50 Euro’ya mal olabiliyor. Restoranlar bölgesinde yeni açılan Alkyon Otel ise daha da uygun konaklama seçeneği sunuyor, bir daha ki sefere, deneyeceğiz. Diğer taraftan tüm şehirde, yeme-içme, kahve, içki ne varsa hepsi gayet uygun, bütçenizi o kadar çok sarsmıyor. Bir hafta sonu, burada aynı tarz yerlere gidip, aynı veya benzer şeyleri yeseniz, gezseniz, inanın daha fazla harcarsınız. Trafik ve kalabalık da üstüne tuz-biber!

Eğer deniz kenarında olalım, sabah manzarayla uyanalım, derseniz Ramada Plaza Thraki Oteli en iyilerinden. Plajında güneşlenebilirsiniz. Sahildeki otellerden hangisinde kalırsanız kalın, denizin maviliği iştahınızı kabartacak, girmeniz için aklınızı çelecek. Artık bahar mevsiminini ortalıyoruz, deniz suyu da ılımaya başlayacak, o zaman ne duruyoruz, deniz sezonuna giriş yapabiliriz. Belki girilecek kadar sıcak olmayacağı için yüzemesek de ayağımızı sokmak bile yetecek ve hatta çektiğimiz fotoğraflarla havamız tam, Instagram şen olacak.

Havaların güzelleşmesiyle birlikte planlarınızda seyahat, seyahatlerinizde Dedeağaç mutlaka olmalı. Yaz mevsimiyle birlikte popüleritesi çok, şehrin içi ve sahilleri kalabalık olacağından, ziyaret etmek için en doğru zaman bahar ayları. Yukarıdaki beş nedenin beşini de uygulayıp belki de her nedeni beşle de çarpacak kadar çok keyif biriktireceğinize eminim. O halde hiç zaman kaybetmeyin, ne de olsa “baharda Dedeağaç sizi çağrıyor!”

Fotoğraflar: Eda Geven, tripadvisor.com, borceningezileri.com, foursquare.com

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

MAGGERLARDAN GÜNCEL YORUMLAR
x

Newsletter'a üye olmadınız mı?