Defne Doğan ile: Yeni markası Salon7 ve İçerik Üreticiliği Serüveni Hakkında
Defne Doğan, özgün içerikleriyle dikkat çeken bir yaratıcı. “Yaratıcı Sabah Buluşmaları” serisiyle merakı bir rutin hâline getirirken, Salon7 markasıyla bu merak ve keşif dünyasını fiziksel üretimle buluşturuyor: ‘journaling’ setleri, bulmacalar ve “Patika Mektup Ağı” gibi ‘snail’ mail formatlarıyla, dokunulabilir bir deneyim alanı açıyor.
Ben de Defne’nin ürünlerini deneyimleme şansı buldum ve ürünlerin benzersiz olduğunu düşündüm. Bu röportajda; içerik üretimine nasıl başladığından algoritma baskısını nasıl yönettiğine, Salon7’nin doğuş hikâyesinden ‘journaling’ pratiğine uzanan geniş bir hattı konuştuk. Ayrıca son dönemde yeniden yükselen ‘snail mail’ trendinin (patika mektup ağı) ne anlama geldiğini, Defne’nin bu akıma nasıl yaklaştığını ve Patika’nın içinde neler olduğunu da detaylarıyla konuşma fırsatı bulduk.
Selam Defne, seni tanıyabilir miyiz?
2000 yılında Mersin’de doğdum. İçerik üreticisiyim ve Salon7 adında bir markam var. Çukurova Üniversitesi, İç Mimarlık bölümü mezunuyum. Okul döneminde daha çok teknik projeler üzerine çalışıyorduk. Bu projelerden ziyade, beni asıl heyecanlandıran alan mobilya ve sanat tarihi dersleriydi. Sanat tarihi dersi ilgi alanlarımı genişleterek bana çok farklı bir perspektif kazandırdı, kültür açlığımı besledi ve yönümü değiştirdi. Okuldaki teknik disiplinlerin yanında, katıldığım girişimcilik proje yarışmalarında ‘design thinking’ kavramıyla tanıştım. Beni düşündüren ve besleyen kurslar alarak tasarımın fiziksel mekanlar dışında dijital platformlarda kullanıcı deneyimi odaklı olan bölgeye, SAAS endüstrisine doğru eğilmeye başladım.
Kendimi en geniş anlamda “yaratıcı ve üretici” olarak tanımlıyorum. Çünkü bugüne kadar tasarımın pek çok farklı alanında çalıştım. Bu nedenle zaman zaman kendimi multidisipliner bir tasarımcı olarak da ifade ediyorum. Grafik tasarım ve daha çok deneyim kazandığım UI/UX tasarım, yaklaşık üç-dört yıl boyunca yoğunlaştığım ve profesyonel olarak üretim yaptığım alanlar oldu.
Sosyal medyada içerik üretmeye ne zaman başladın?
Bu konuyu anlatırken gerçekten çok heyecanlanıyorum. Her şey aslında bir video düzenleme uygulamasını keşfetme isteğimle başladı. Sürekli video çekiyordum. Gezdiğimde, kahve içtiğimde, sinemaya gittiğimde… Bu durum çevremde de duyulmaya başladı. Lise mezuniyetimde videomuzu bana çektirmişlerdi.
YouTube’a ilk yüklediğim video da, lise sonda, mezuniyet hazırlık sürecimle ilgiliydi. Hatta ondan önce, Mersin’de Toros Fen Lisesi’nde okuyordum ve katıldığımız bir sosyal sorumluluk projesini kısa video olarak kaydetmiştim. Çocuklarla bilim ve robotik üzerine çalışmalar yapıyorduk; karton kesiyor, kendi hayal güçlerindeki robotları kağıtlara yansıtıyorduk.
O süreci kayıt altına alarak belgeleştirmek ve sonra izleyebilmek bana “anı(hafıza)” yaratabilmenin eşsiz hissini gösterdi. Video üretmenin benim için asıl anlamı da sanırım buydu: yaşananları belgelemek ve yeniden yaşayabilmek.
Üniversiteye geçtiğimde kendimi girdiğim yeni evreye kırılma yaratarak geçirmek istedim ve saçımı tamamen mora boyadım. O değişimi de bir videoyla kaydetmiştim. Zaten liseden beri gelen bir üretme isteği vardı içimde. Böyle böyle vlog çekmeye başladım. İç mimarlık okurken her hafta “projede şurada zorlandık”, “şu kafeye gittik”, “şunu tasarladık” gibi içerikler üretiyordum. Sosyal medyaya girişim aslında YouTube vlog’larıyla başladı.
Bugün geldiğin noktada algoritma baskısını nasıl yönetiyorsun?
Çevremde sosyal medya pazarlamasıyla ilgilenen tanıdığım birçok insan var. Ben de haddinden fazla içerik tüketiyorum; dolayısıyla neyin çalışabileceğini bir tüketici olarak artık rahatça gözlemleyebiliyorum. Viral olmak bence bir noktada tehlikeli bir hız. Benim için değerli olan şey ise tanıdıklık ve içtenlik.
Viral olacak ya da çalışabilecek bir içerik, beni bu kadar içten seven komüniteye uygun değilse yapmam. O komünitedeki insanların çoğunun ismini biliyorum. Arada sohbet ediyoruz. Bu bağ benim için çok kıymetli. Viral olmak bence her zaman sağlıklı değil. Hatta tehlikeli de olabilir. Çok hızlı nefret ya da çok hızlı yüceltme getirebilir. Ben ilk olarak komünitemi kurmayı istedim; küçük ama gerçek bir alan.
Eğer görüntülenme ya da beğeni sayılarına takılsaydım en başında bırakırdım. Çünkü hâlâ ulaşabileceğim daha geniş bir alan olduğunu düşünüyorum ama o sayılara odaklansaydım bu yaratmaya ve paylaşmaya olan ısrarım devam etmezdi. Benim kök niyetim kendimi iyileştirmek ve ruhumu sağlıklı tutmaktı. Eğer bu iyilik birilerine dokunur, bir noktasında merak uyandırır ve birlikte bir yolculuğa çıkabilirsek, ne güzel.
Tabii ki daha çok izlenmek isterim, daha çok insana ulaşmak güzel bir olanak. Ben toksik bir zorunluluk hissettiren üretim zincirine girmek istemiyorum. O yüzden hâlâ dengeyi çözmeye çalışıyorum.
Peki en sevilen içeriklerinden “Yaratıcı Sabah Buluşmaları” ne zaman ve nasıl doğdu?
“Yaratıcı Sabah Buluşmaları”, aslında ilk işe girdiğim dönemde doğdu. 2023–2024 yıllarında aşırı yoğun bir tempoda çalışıyordum ve üzerimde ciddi bir mobbing, baskı ve duygusal ağırlık hissediyordum. Sabah 8.30 gibi işe başlıyor, akşam 19.00’a doğru bitiriyorduk.
Bir gün “Kendimi mutlu edecek bir şey yaparak güne başlamak istiyorum,” dedim. Öncelikle erken uyanmayı hedefledim. Bu ne olursa olsun; kahvemi yapmak, etrafı seyretmek… Hiç fark etmez. En azından bir saatliğine bile olsa mutlu başlamak istedim güne.
O dönem “Sanatçının Yolu” kitabını yeni okumaya başlamıştım ama hep yarım bırakıyordum. Sabah sayfaları yazma fikrini o zaman keşfettim. Günlük yazmak, zihni boşaltmak… Dedim ki hem yazmak için uyanacağım hem de o dönem Feriköy Antika Pazarı’ndan aldığım sanat ve resim kitapları, çizim kitapları gibi hoşuma giden şeyleri karıştıracağım. O tür kitapları toparlamayı, kendime arşiv yaratmayı çok seviyorum.
Sabah uyanıp günlüğümü yazayım, sonra yeni keşfettiğim bir şey varsa ona bakayım, müzik dinlemeyi severim, yeni bir müzik bulursam açayım… Bir de hep içimde olan bir dil öğrenme merakı var. O zaman Almanca, şimdi uzun süredir İspanyolca. “Belki kelime öğrenirim” dedim. O sırada The New Yorker’a abone olmuştum ve bulmacalarını çözmeye başlamıştım. Wordle bulmacası, eşleştirme ve kelime oyunları… Hepsi bana iyi hissettiriyordu.
Yani kendine sabahları uyum sağlayabileceğin bir rutin oluşturmaya başladın.
Evet. Hatta motivasyon yöntemi olarak kendime ”challenge koymayı sevdiğim için, “77 gün yapacağım” dedim. Neden 77 bilmiyorum; uğurlu bir sayı mı, emin değilim ama sürekli 77 görüyordum. “77 gün olsun” dedim.
Hepsini videoda göstereyim ve bu bir seri olsun istedim. Çünkü sosyal medyada insanların birinin gelişimini izlemeyi sevdiğini düşünüyorum. Bence birinin gelişimini görmek, bilinçaltında sana da “yapabilirsin” izni veriyor. “Hep birlikte başlayalım” dedim ve başladım. “Belki bu seri hem beni kişisel olarak geliştirir hem de ulaşmak istediğim kitleyle buluşturur” diye düşündüm.
Başlangıçta yaptıklarım daha çok sabah rutini gibiydi: günlük yazmak, sabah sayfası yazmak, ilginç bir köşe yazısı okumak, bir websitesi keşfetmek, bir makale incelemek… Bunları yaparken beynimde bir şey açılıyor. Ben buna “merak hattı” diyorum.
Misal bir yerde duyduğum bir kelime beni tetikliyor; hemen açıp araştırıyorum. Sormaktan ya da bilmemekten çekinmiyorum. Hepimiz öğrenmek için buradayız. Bir kelime beni başka bir yere götürüyor, oradan başka bir yere atlıyorum. Böyle böyle atlayarak bir hikâye akışı oluşuyor.
Son bir yıldır içerik araştırma yöntemlerim biraz daha evrildi. Kendimi artık bir sanatçıya ya da bir akıma odaklanırken buluyorum. Uzun bir süredir sürrealizme çok meraklıyım. Eskiden bir hattan paralel giderken şimdi merkezden çevreye doğru açılıyorum gibi hissediyorum. Bu da biraz daha olgunlaşmış olduğumu gösteriyor sanki.
Şu an dönüp baktığımda gerçekten çok güzel bir komünite oluştu. Takip eden ve ilgilenen herkese sevgilerimi yolluyorum. O kadar güzel bir topluluk ki… Herkes farklı alanlarda harika şeyler yapıyor. Heykel yapan var, seramik yapan var, yazan var, şiir yazan çok kişi var, ressamlar var… Küçük bir grup olsak da çok değerli bir alan yarattık gibi hissediyorum.
Sabah ritüelleri bazen toksik bir hâle dönüşebiliyor. “Sabah 5’te kalk, spor yap” gibi… Sen de anladığım kadarıyla 8.30’da işe başlıyordun. Kaçta kalkıyordun? Bu süreç hiç toksik bir hâl aldı mı?
Bu çok güzel bir soru. Gerçekten 5.30’da alarm çalıyordu, 6’da uyanıyordum. Hava karanlıktı, kıştı. Pratik ve herkes için uygulanabilir bir şey değil. “Ben yaptım, siz de yapmalısınız” dili bana ait değil. Kendi bedenime karşı biraz serttim. Disiplini severim ama bazen askerî bir disiplin uyguluyordum kendime. Çünkü kendimi tanıyorum; bir bırakınca tamamen bırakabilirim. O yüzden çok sıkı tuttum. İzleyenlerde böyle bir etki yaratmasını hiç istemedim.
Takipçin olarak bana yansıyan şey, şefkatli bir yaklaşımın olduğu. “Ben bunları araştırıyorum; bakın, siz de araştırabilirsiniz,” diyorsun ve amacının takipçilerle birlikte öğrenmek olduğu yansıyor. Örneğin ben izlerken, senin yaptıklarını, “Bir hafta sonu, herhangi bir saatte uygulayabilirim.” gibi bir iç ses uyanmıştı bende.
Bunun böyle yansıması çok mutlu etti. Seriye başlarken benim ‘remote’ çalışıyor olmam büyük bir kolaylıktı. İş için zaten erken uyanıyordum ve toplu taşıma ile iş yerine ulaşma zorunluluğum olmadığı için sabahları kendime vakit ayırabilme imkanım oluyordu. Ev ortamımda da kendime ayırdığım alana saygı duyulması önemli bir noktaydı. Çoğu kişinin kendine ayırabileceği zamanı veya böyle bir alanı olmayabilir, aynı odada kardeşleriyle yaşayanlar, ekstra mesaiye yetişmeye çalışanlar var. Koşullar el verdikçe kişinin kendine imkan yaratması inanılmaz değerli ve gerçekten emek istiyor, kolay değil. Videolarımı üretirken bunun farkında olarak, rahat uygulanabilecek veya yapılabilecek yöntemleri araştırıp paylaşmaya çalışıyorum.
O zaman yeni yarattığın markan Salon7’ye yöneliyorum! Markandan söz edebilir misin? Kuruluş süreci nasıldı?
Tabii ki. Salon7 journal ve ajanda kültürünün el işçiliği ile harmanlandığı yaratım atölyesi aslında. Yazma ve defter tutma pratiğini düşünerek, her parçanın birbirinde farklı olduğu daha kişisel ve dokulu bir deneyim olmasını istedim.
İlk aşamada sadece deri journal kılıfları ve peri düğümü charm’ları ile başladım. Ardından bulmacalar ve snail mail, bizdeki ismiyle patika mektup ağı gibi farklı türde ama hala journallara bir eşlikçi olmasını istediğim ürünler de devreye girdi ama ürün tarafına geçmeden önce Salon7’nin oluşma hikayesiyle başlamak isterim.
Birkaç sene önce başladığım fakat artık devam etmediğim bir podcast’im var ‘A blooming with Defne’ amacım görsel boyuttan öteye gitmekti, bunu videolarımda takip ettiğim ‘merak hattı’ gibi ilerletiyordum sadece ses kayıt alıyordum, denemek istedim acaba sadece ses benim için çalışan bir medyum mu? diyerek. Yaratıcı Sabah Buluşmaları’na yeni başladığım dönemlerde de benzer bir niyetim vardı: Kendim ne yapıyorsam, merak ettiğim şeyleri, araştırdıklarımı paylaşmak fakat video serisi ilerledikçe bu yaklaşımımı mümkünse fiziksel bir hâle dönüştürmek istediğime karar verdim. Dijital üretim elbette kalıcı ama benim için fiziksel temas çok başka bir şey.
Geçen sene doğum günümde kendi kendime şöyle bir niyet koydum madem dijitalde bir şey üretiyorum, bunun benimle bağlantılı fiziksel bir karşılığı da olmalı. Defter tutmak, yazmak, elde bir şey taşımak… Bunların hissi çok farklı. O nedenle yoğun mesaili işlerden biraz sıyrıldığım, vakit dolu bir dönemdeyken Salon7’yi soyut bir fikirden çıkarıp elle tutulan bir gerçekliğe dönüştürebileceğime karar verdim.
Salon7 nin temelinde merak ve keşfetme duygusunu fiziksel bir formatta hissettirme isteği var. Bu sadece bir kılıf değil; o senenin karakterini yansıtan bir parça gibi düşünüyorum. İnsanlar bunu sadece cebine çantasına koysun diye değil, gerçekten bağ kurarak seçimine karar versin dilerse de alışverişini yapsın istiyorum.
14 Şubat’ta Salon7 olarak stand açarak katıldığım “imece_market” etkinliğinde ve bazen satın alım yapan kişileri gördüğümde çok ilginç bir şey fark ettim. Resmen seçtikleri journal setleri sahiplerine benziyordu, hani insanları evcil hayvanlarıyla benzetirler ya bazen. Belki insanları çok gözlemlediğim için böyle hissediyorum ama gerçekten bir bağlantı oluşuyor. İnsanlar karakterlerini, duygularını fiziksel bir nesneye aktarıyor.
Bugün çantaların süslenmesi, kişisel objelerin özelleştirilmesi de bunun bir göstergesi. Her şey çok standart ve seri üretim. İnsanlar kendi dokunuşlarını eklemek istiyor. Salon7’de kullandığım materyaller ve tasarım dili de biraz bu kişisel alanı açmaya çalışıyor.
Sonrasında hiç beklemediğim bir şekilde bulmaca evrenine girdik. Ardından Snail Mail – Patika Mektup Ağı gibi aylık bülten formatları oluştu. Yani Salon7 fiziksel olarak bu şekilde doğdu ama ruhu; merak etmek, araştırmak ve bunu bir medyum üzerinden paylaşmak üzerine kurulu.
Şu anki formu bu ama hissiyat olarak bunun daha da genişleyebileceğini düşünüyorum. Belki kategorilerin dışına çıkan yeni üretimler de eklenir. Salon7 çeşitli ürün satışı yapan bir marka olmakla birlikte, özünde görsel düşünme ve keşif kültürü ile beslenen bir üretim alanı. Bir merak alanı.
Patika Mektup Ağı’nı başlattın. ‘Snail mail’ akımı hakkında düşüncelerin nedir? Senin postanda neler olacak?
Çok sevdiğim ve ilham aldığım bir kadın var: Martina Calvi. Onun “snail mail” mektuplarını izliyordum. Sanırım Danimarkalı 12–13 yaşlarında bir kızla mektup arkadaşıydı; kendisi de 27–30’larında olgun bir kadın. O kadar eğlenceli şeyler yolluyordu ki… Keçeden parçalar, küçük el işi detaylar, ıvır zıvır diyebileceğimiz ama çok özenli şeyler… Mektup olayını ilk orada gördüm ve çok etkilendim.
Sonra bunu sanatçılarda görmeye başladım: Yurt dışındaki ve burada takip ettiğim sanatçılar; ayın temasına göre kartpostal, baskı, küçük bir mektup koyuyorlar ve yolluyorlar. “Club” dedikleri ya da baskı kulübü/artist letter gibi bir format.
Ben bu iki yöntemi gördüm ve yine dedim ki: “Benimle paralel bir şey olsun. Benim dünyamla eşleşsin.” Birisi benim içeriklerime uzaktan bile baksa, Patika’yı da görünce “Evet, bu aynı dünyanın parçası” diyebilsin istedim. Bu düşünce akışından Patika doğdu.
Patika’nın içinde birbiriyle bağlantılı birçok parça var. Çeşitli kartlar var; ben onları “bilgi kartı” ya da “hat” gibi adlandırıyorum. “Açık kaynak ve Medya Yuvası” dediğim kartlarda videolarımda paylaştığım kaynaklar var: “Bunu keşfettim, buna bakın” dediğim kitaplar, websiteleri, yazılar… Mesela bir yerde çok ilginç bir PDF keşfetmiştim, bağlantılı ise ismini referans veriyorum; isteyen araştırıp bulabiliyor.
Kartpostal gibi görseller, journal prompt kartları, küçük yönlendirmeler… Hepsinin asıl damarı benim “merak hattı” olarak adlandırdığım bağlantı alanı. Bir kelimeden diğerine atladığım, araştırdıkça dallanan o akışı diyagram gibi anlatıyorum. Bir süre ardından tema kendini göstermeye başlıyor; o ay merak ettiğim bir sanatçı, bir insan, bir kavram… Mesela Leonora Carrington gibi sürrealist bir ressam ilgimi çekmişti; onunla ilgili bir bilgi kartı hazırladım. Videodaki bilgiyi “elle tutulur” bir karta dönüştürmeye çalışıyorum.
Eskiden postalar ayda bir gelirdi; o mektubu belki on kere okurdun. Çünkü tek ve sınırlı iletişim kaynağı mektuptu, defalarca açar belki her cümlenin altını çizerdin. Şimdi ise hızlı tüketiyoruz ve belki güzel paketlenmiş bir ‘Snail Mail’ içeriğinde o güzel görsele bakıp daha sonra bir daha bakmamak üzere kenara kaldırabiliyoruz.
Evet, ben Patika’yı dergiye yakın kurmak istedim; dönüp dönüp bakılabilsin. Zarfın içinden çıkan şeyler ay boyunca bir “malzeme” olarak yaşasın. İster başka birine versin, ister saklasın; küçük ya da büyük fark etmeden bir şekilde faydalanabilsin istiyorum.
Aslında Patika biraz “merak bülteni” gibi de hissedilebilir. Medya önerileri var, yazar önerileri var, manifesto gibi küçük notlar var; tabii mektubun kendisi var. Salon7’yi temsil eden görsel kartlar, ıvır zıvır parçalar… Ben dergi kültürünü çok seviyorum, fiziksel işler bana inanılmaz ilham veriyor.
Küçükken hep dergi yapmak isterdim. Bunu “snail mail” üzerinden nasıl kurabilirim diye düşündüm. Patika biraz bu yüzden bülten gibi oldu. İnsanlar postamı görünce “Daha önce böyle bir şey var mı?” diye sordu; ben de pek rastlamadım.
Amacım yine aynı: İnsanların merak etmesi, araştırabilmesi, bakabilecekleri kaynakları görmesi. Kartların tasarımını da özenli yapıyorum; insanlar isterlerse duvarlarına asabilsinler. Benim de duvarıma raptiyelediğim bir sürü yazı, fotoğraf, bulmaca var.
Bulmacaları merak ediyorum. Bu bulmacaların insanlar için nasıl bir deneyim ya da işlev yaratmasını hedefliyorsun?
Küçük bir hikâyeyle başlayayım. Bulmacalar anneanneme dayanıyor. O çok bulmaca çözer; küçükken hep görürdüm, hala da birlikte çözüyoruz çoğunu o söylüyor ama. Ben daha çok fotoğraflara bıyık çizerim, karalarım… Ürettiğim bulmacalarda geleneksel bir kelime bilgisi tarafında olmasam da seçimlerinde şuna dikkat ediyorum: Ürettiğim bulmacaların, mektupların, journalların bir hikâyeye bağlı olması.
Salon7’dekileri şöyle yorumluyorum: Patika mektupları iç dünyanı arkadaşlarına nefes almadan anlatır gibi… Bulmacalar ise birlikte olma hâli. Sen bunu tek başına da çözebilirsin ama ordan bulduğun bir bilgiyi arkadaş ortamında masada laf dönsün diye atar gerekirse ya bu ne diyerek tartışır gibi. Bazen bir kelimeyi üç kişi bilir; sen masada o sohbetten öğrenirsin.
Bazı kelimeler egzantirik. Bilerek seçiyorum; algıda seçiciliği geliştirsin, merak uyandırsın diye. Kolay kelimeler her yerde var ama bilmediğin bir kelimeyi bulmak daha zor, aynı zamanda araştırma dürtüsü yaratıyor. Mesela “taş baskı tekniği” ne? Bir durup düşünelim, biraz kendimizi zorlayalım.
Şu an her şey o kadar kolay ki… Mesela bilinçli olarak çok “cevap” koymuyorum. Bir kelimeyi Google’dan net biçimde bulabilir miyiz, onu test ediyorum. Bulunabiliyorsa bulmacaya ekliyorum. Amaç şu: Merak edip, açıp bakalım ve araştırabilelim.
Ben şehir içi çok uzun yolculuk etmiyorum artık ama o kişi vapurda zamanını telefonda değil de bulmacayla geçirebilsin. Otobüste kitabını okuyan insanları görünce çok mutlu oluyorum. Bulmacalar da böyle: Tık tık iki kelime… Evde sıkıldın, aç bak. Yanında taşınabilecek boyutta olsun. O yüzden dev bir kitap formu yerine daha pratik bir formatta tasarladım. Kitabın arasına ayraç gibi koyabiliyorsun; ben bunu da çok seviyorum. Kartpostalları da ayraç gibi kullanmayı severim mesela. Umuyorum başkaları da böyle kullanıyordur.
Bulmacaların formatı da alışıldığın dışında ve görsel olarak çok güzeller.
Teşekkür ederim. Farklı bulmaca formatları deniyorum. Mesela “radial” olan yuvarlak bir bulmaca yaptık. Bunu Yaratıcı Sabah Buluşmaları sırasında bir site karıştırırken bulduğum bir görselden ilhamla tasarladım: public domain archive gibi telifsiz görsellerin olduğu bir yer. Orada renklerin ombre şekilde hareket ettiği kutular vardı; “Bu formdan bulmaca çıkar” dedim. Her birinin baş harfi aynı olsun diye kendimi zorladığım tasarımlar da oluyor. Standart bulmacalar elbette kıymetli ama araya eğlenceli şeyler de katmak istiyorum.
Journaling senin için ne ifade ediyor? Hayatındaki yeri ve üretim pratiğinle ilişkisi nedir? Tasarladığın journaling setleri bu pratiği nasıl destekliyor?
Benim için ilk aşamada journaling, sabah sayfaları yazmaktı. Eski usul günlük yazmak… Bu başlı başına bir eylem. Bence kişi bunu yapsa bile çok verimli bir süreç: içine dönebilmek, durabilmek, kendini anlayabilmek, ruhu rahatlatıp güne devam edebilmek için.
Ben de bu yüzden sabah sayfaları yazmaya çalışıyorum ama gerçekleri konuşalım: Son bir buçuk aydır sanırım yazmıyorum. Ama bu, “kendimi aktarmıyorum” demek değil. Bazen yazı yerine karalayarak yapıyorum; bazen yemek yaparak… Çünkü duyguları çözümleme yöntemi herkes için farklı. Sadece yazmakla olmuyor bence.
Ben bir “karalama defteri/her şey defteri” edinmiştim. Güzel olması gerekmeyen; hatta çirkin olsa da olur dediğim bir defter. Karalarken bazen şu an çok dinlediğim, bana iyi gelen melodileri açıyorum. Bazen 432 Hz gibi şeyler dinliyorum; sanki terapi yapıyormuşum gibi geliyor. Yazıyorsam yazıyorum; bazen karalıyorum, bazen boyuyorum ama “güzel olsun” kaygısıyla değil. Çünkü o kaygı girerse baştan yandık; içindeki şeyi aktaramazsın. Amaç duyguyu boşaltmak.
Journaling benim için hem yazı, hem karalama, hem de bazen şeker şeker günlük yazmak. Bir de… Daha önce hiç paylaşmadım ama ben bir hikâye yazmaya başladım. Bir yazı atölyesine katılmıştım; geçen Nisan ayında başladı ve sonra devam etti. Şu an biraz aramız bozuk karakterle tanışmıyoruz falan ama içimde öyle bir yazı evreni de var.
Journal kullanırken yanımda genelde üç şey taşıyorum: Birincisi “fikir defteri”. Telefon notuna değil de deftere yazmaya çalışıyorum. Ham fikirlerin olduğu bir alan. David Lynch’in söylediği birkaç şeyden sonra fikir defteri taşımaya başladım. İkincisi “karalama defteri/her şey defteri””. Figürler çiziyorum, komik şeyler yapıyorum, renkli karalamalar… Üçüncüsü daha ince, kafadakileri aktarabileceğim bir defter; bazen onun içine bile bakmıyorum evde. Yine de anında aklıma ne geldiyse oraya gidiyor.
Bir de kitap taşıyorum. Bu üç defter de kılıfın içine sığıyor; çünkü içinde üç lastiği var. İnce defterleri iç içe geçiriyorum. Bazen aşırı doluyor, kaba görünüyor o da acayip hoşuma gidiyor.
Journal’ın içine bulmacalarımı takıyorum, postcard koyuyorum. Belki bakarım dediğim şeyler ekliyorum; kendime hatırlatma gibi. Yani ben genelde bu üç defterle birlikte geziyorum; çantanın içinde düzenli bir şekilde dolaşıyorlar.
Uzun süredir Paper Republic, Louis Carmen gibi bu işin “ana-babası” markalarının deri kılıflarını görüyordum. Türkiye’de de yapanlar vardı ama ben kendi küçük dokunuşumu ekleyerek yorumlamak istedim. Çünkü gerçekten çok defter kullanıyorum, çok kitap taşıyorum ve içeriklerim de büyük ölçüde defter kültürü üzerine.
Mevcut ürünlerde bazı şeyler hoşuma gitmiyordu. Daha ergonomik, dayanıklı ve üretirken “dağılmaya” izin veren bir form hayal ettim. Ben üretirken kaba, dağınık, dökülen bir süreç seviyorum. Çünkü o kaostan bambaşka bir benlik çıkıyor. O yüzden bunu kaldırabilecek bir kılıf üretmek istedim.
Hepsini el yapımı olarak kesiyor, deliyor, lastiklerini takıyorum. Bazı aşamalarda annem ve babam da yardımcı oluyor. Özellikle bulmacaları hazırlarken Ankara’dayken babam kesim yaptı, annem de (pelojenik) tüm charm’ları el yapımı kendisi üretiyor, bir sürü peri düğümü yaptı ve paketleme süreçlerinde destek oldu. Gerçekten takım gibi çalışıyoruz. Salon7 de bu kolektif ruhla büyüyor.
Peki markanı üç kelimeyle özetleyecek olsan, hangi kelimeleri seçerdin?
İlk kelime kesinlikle merak. Çünkü her şeyin kökü oradan başlıyor. Ürettiğim her şeyin çıkış noktası bir soru, bir araştırma isteği, bir keşfetme dürtüsü.
İkinci kelime deneysellik olurdu. Çünkü neredeyse her journal seti birbirinden farklı. Amacım herkesin kendine özgü bir deneyim yaşaması. Üretim sürecinde de gerçekten deneysel bir yerden besleniyorum. Farklı alanlardan, farklı üretim yöntemlerinden ilham alıyorum. Hem kullanıcı için deneysel bir alan açılıyor hem de benim için üretim süreci bir keşif alanına dönüşüyor.
Üçüncü kelime ise iz ya da hafıza olabilir. Çünkü tüm bu ürünler fiziksel dünyada bir karşılık buluyor ve zamanla bizim bir parçamıza dönüşüyor. Bir anlamda kişisel bir arşiv, hatta bir “katı belge” oluyorlar. Üzerine yazılan notlar, takılan süsler, kağıdın kıvrılması, kalemin bıraktığı baskı… Hepsi bir iz bırakıyor. O iz, bir anıya dönüşüyor.
O yüzden Salon 7’yi üç kelimeyle özetlemem gerekirse: Merak, deneysellik ve iz derim.
Önümüzdeki dönemde seni ve markanı nasıl projeler bekliyor? Bizimle paylaşmak istediğin sürprizler var mı?
İsmiyle ilgili küçük bir şey söyleyerek başlayayım. “Salon” kelimesi benim için hep güvenli bir alanı çağrıştırıyor. İzlediğim, dinlediğim şeylerde anılar sanki hep salonda geçer gibi geliyor. Salonda kolaj yapılır, salonda sohbet edilir, salonda birlikte oturulur… Güzel hatta nostaljik anılar genelde salonda oluşuyor diye düşünüyorum. En azından ben böyle yorumluyorum.
Hayallerimden biri de şu: Salon 7 insanların ziyaret edebileceği, insanların bir araya gelip üretim yapabileceği, birlikte fikir yürütebileceği fiziksel bir atölye olsun. Bu sebeple “salon” kelimesini seçtim.
“Yedi” de numerolojiye ilgimden aklıma gelmişti. 7 rakamın da birçok anlamı ile birlikte iyi bir döngüye işaret ettiğini bildiğim için seçtim.
Aslında Salon7 sadece “salonda buluşmak” fikrini değil, satın alan kişinin benliğinden parçaları da temsil ediyor. Bizleri birleştiren bir alanın parçalarını kendi tarzımızca temsil ediyoruz ve gündelik hayatımızda deneyimliyoruz. Her biri hayalini kurduğum fiziksel buluşmayı birleştiren bir simge.
Önümüzdeki dönem için en büyük niyetim şu: Ankara’da yaptığımız gibi İzmir’de, İstanbul’da, Mersin’de, Adana’da… şehir şehir insanlarla buluşmak. Bunu bazen satış, bazen workshop, bazen de yaratıcı bir buluşma formatında yapmak istiyorum. Var olan ürünlerin seçeneklerinin artması zaten doğal gelişen bir süreç. Salon7 artık ürünleri ile birçok kişinin hayatına dokunmaya başladı, bu birlikteliği yüz yüze gerçekleştireceğimiz etkinlikler ile canlandırıp, etki alanını büyütmek istiyorum.
Bu samimi ve ilham verici sohbet için Defne’ye çok teşekkür ederim. Üretim yolculuğunu, yeni projelerini ve özellikle Patika Mektup Ağı gibi snail mail temelli çalışmalarını takip etmenizi gönülden öneririm.
Kapak Fotoğrafı Kaynağı: Defne Doğan
İlginizi çekebilir: Aysu Altaş’tan Journaling

İlke Tulunay Solakoğlu 

















Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!