Deniz Celiloğlu ile: Güneşin Oğlu Üzerine
Onur Ünlü’nün “Güneşin Oğlu” filmi, Zorlu PSM prodüksiyonu olarak tiyatro sahnesinde tiyatroseverleri fantastik bir hikâyenin parçası haline getiriyor. Oyunun yönetmenliğini Onur Ünlü ve Nagihan Gürkan üstleniyor. Oyuncu kadrosunda İbrahim Selim, Deniz Celiloğlu, İlayda Alişan, Beyti Engin, Ali Yoğurtcuoğlu, Zeynep Kankonde, Efekan Can, Sergen Özdemir, Ilgaz Kaya ve Selin Beliz Şahan’dan oluşan güçlü oyuncu kadrosuyla Güneşin Oğlu, enerjisi yüksek sahne diliyle izleyiciyi ruhlar ve bedenler arasında absürt bir yolculuğun içine çekiyor. Ben de bu vesileyle Deniz Celiloğlu ile metnin kendisine sağladığı oyun alanlarını konuştum.
“Güneşin Oğlu” oyunu geçtiğimiz Aralık ayında prömiyer yaptı. Yeni bir işin ortaya çıkması kişinin hem kendine hem de mesleğine yeniden bakması için bir fırsat verir. Oyunla ilgili nasıl hissettiğinizi sorarak başlamak istiyorum. Oyun sizin için nasıl bir kapı araladı?
“Kapı” kelimesi bana biraz iyimser gelmiştir. Bu oyun benim için daha çok bir eşik oldu. Üzerinde durduğum, geçmek için acele etmediğim bir yer. Yeni bir iş her zaman insanı mesleğine yeniden bakmaya zorlar ama “Güneşin Oğlu” bende daha çok oyuncu olarak neyi bildiğimi sandığım sorusunu kurcaladı. Sahnede kontrol etmeye alıştığım pek çok refleksi askıya almamı istedi. Güvenli alanlardan değil, tereddütten beslenen bir alan açtı. Oyunculuk açısından bana sunduğu şey, daha iyi oynamak değil; ritmi gerçekten duymaktı. Ne zaman hızlandığımı, ne zaman tutunduğumu, ne zaman durmam gerektiğini fark etmeye zorladı. Tereddüt burada bir zaaf değil, bir pusula gibi çalıştı. Belki de araladığı şey bir kapıdan çok, bakışla ilgiliydi. Sahnedeki hareketi, ritmi, karşımdaki oyuncuyu ve seyirciyi nasıl algıladığımdan çok, gerçekte neye baktığımı fark etmeye çağıran bir eşik. Ve insan bazen ilerlemek için bildiğinden emin olmayı bırakmak zorunda kalıyor.
“Güneşin Oğlu” projesine dâhil olma süreciniz nasıl oldu? Filmi daha önce izlemiş miydiniz? Daha önce film formunda yazılmış, çekilmiş bir metnin tiyatro sahnesinde nasıl bir zemin bulduğunu düşünüyorsunuz?
Filmi daha önce izlemiştim ama projeye dahil olduktan sonra filmle arama bilinçli bir mesafe koydum. Çünkü tiyatro ve sinema, her ne kadar birbirini beslese de imkânlar ve anlatım dili açısından iki ayrı dünya. Elbette bazen bir bulutun şekli bile ilham verebilir ama söz konusu sahne ve kamera olduğunda oyun kuralları değişiyor. Sinemada oyuncu çoğu zaman daha geri planda bir unsur; orada belirleyici olan yönetmenin bakışı. Tiyatroda ise bunun tam tersi geçerli. Metin zaten çok güçlü. Kendi adıma böyle düşünüyorum. Bu metni sahnede oynamak, oyuncuya açtığı alan nedeniyle beni en çok heyecanlandıran taraf oldu. Aksiyonu bol, temposu yüksek, entrikası zengin hikâyeler tiyatroda gerçekten karşılığını bulabildiğinde, seyirciyi filmdekinden bile daha fazla heyecanlandırabiliyor. Çünkü sahnede her şey canlı, kanlı canlı ve organik. Sinemada araçlarla yaratılan etkiyi sahnede bedenle kurmak daha meşakkatli. Ödülünü de genellikle oyuncular alıyor. 🙂
Bütün hayatını bir mucize bekleyerek geçiren Fikri Şemsigil… Bu fikir size sahnede nasıl bir etkileşim ve deneyim sundu?
Oyunculuğun, özellikle tiyatro oyunculuğunun benim için en heyecanlı tarafı, bu deneyim ve etkileşim hâli. Bir süreliğine hem bedenen hem ruhen bir başkası olmayı denemek. Okur ve seyircinin aldığı haz da buradan geliyor: Kısa bir süreliğine kendinden çıkıp başka bir dünyaya temas etmek. Oyuncunun deneyimi bana göre biraz daha yoğun. Yanılıyor olabilirim. Meslek hayatım boyunca oyunculardan çok daha derin hisseden seyirciler de gördüm. Bu da işin başka bir gerçeği.
Fikri Şemsigil, bütün hayatını bir mucize bekleyerek geçiren biri. Yani aslında hepimiz gibi. Günlük hayatta kendimizi deneyimliyoruz ama bu deneyim, benim sahnede bir karakteri deneyimlediğim kadar berrak ve emin olmuyor. Bu bana hep tuhaf gelmiştir. İnsan kendini daha iyi tanıması gereken varlık değil mi? Başkalarına verilen ama bir türlü uygulanamayan nasihatler gibi. Sahneye çıkıp kendine benzeyen bir karakteri oynama ihtimali, benim için biraz da kişisel bir deney alanı açıyor. Orada kendimi güvenli bir mesafeden izleyebiliyorum ve sahneden birkaç yeni soruyla çıkıyorum. Fikri Şemsigil’e bana insanın göz göre göre kendini kandırmasının telafi edilmez sonuçlarının kederini hissettirdiği için çok teşekkür ederim.
Oyunun metni bir mucizenin doğurduğu absürtlükle hikâyesinin temellerini atıyor. Metne yaklaşırken metnin dışında baktığınız başka yerler oldu mu?
Metne bakarsınız tabii. Cümleler, devinim, anlam oradadır. Metin oyuncunun evidir; kökleri oradadır. Ama insan, içinde bulunduğu şeyi her zaman içeriden net göremez. Bazen içeriden dışarı, bazen dışarıdan içeri bakmak gerekir. Böylece içerisiyle dışarısı arasında bir yolculuk başlar. Biraz bal arısı gibi. Hangi çiçekten beslendiğiniz, balın tadını belirler. İyi bir bahçeye sahip olmak hayati. O bahçeyi kendiniz keşfeder, büyütürsünüz. Ben hangi çiçeklerden beslendiğimi artık tek tek sayamam ama şunu biliyorum: Her şey dışarıdan gelir, içeride seçici bir yaratım sürecinden geçer. Prova sürecinde oyuncu bazen bir sünger, bazen bir paratoner gibidir. Metinden aldıklarıyla dışarı çıkar, toplar, geri getirir. Bunu bilinçli akıl yapmaz. Kim yapar? Hadi adına “arı maya” diyelim. Benim işim arı mayaya iyi bakmak. Çünkü istekleri hiç bitmez. Ama ne yapalım, balı çok tatlı.
Oyunun kalabalık bir oyuncu kadrosu ve düşmeyen bir temposu var. Bu sizin için nasıl bir oyunculuk alanı sağladı?
Ritm, oyunun en belirleyici unsurlarından biri. Ama bu ritm bir acele hâli değil; dikkati zorunlu kılan bir akış. Sahnede sürekli bir hareket var ama bu hareket, oyuncudan mekanik bir hız değil, canlı bir farkındalık talep ediyor. Hem kendi sahnemin içinde kalmak hem de oyunun tamamına kulak vermek zorundayım. Bu yorucu bir hâl ama aynı zamanda diri tutuyor. Bu oyun özelinde en büyük hassasiyetimiz ritmdi. Onu bulmak, kurmak ve inceltmek en büyük çabamız oldu. Ve şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Sahnede saat gibi işleyen bir düzen var. Tamamen insan eliyle, seyircinin gözü önünde kurulan bir düzen.
Karakterleri birbirinize teslim ederek oynamak durumundasınız. Bu fikrin sahne üzerinde nasıl bir etkileşim ve iletişim alanı sağladığını düşünüyorsunuz?
Bu oyunda karakterler el değiştiriyor. Bir anlığına bıraktığınız bir hâlin başka bir bedende devam edeceğini bilmek, sahnede bir güven duygusu yaratıyor. Oyuncular olarak aramızda görünmez bir bağ kuruluyor sanki. Kimsenin tek başına var olduğu bir yapı değil bu; herkesin birbirine alan açtığı bir düzen. Bir tür aile hissi diyelim. Bu paylaşım hâli, oyunun enerjisini daha canlı ve sıcak kılıyor.
Gündelik yaşamın telaşı, yüzeysellik ve kendimizi ıskalama hâli… Sizin gündelik yaşamla ilişkiniz nasıl? İnsanların başkalarının hayatlarına dair gösterdikleri bu refleksleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Gündelik hayatla ilişkim mesafeli. Kalabalığın ortasında olup kimseyle orada olmamak istediğim anlar oluyor. İnsanların bakma biçimiyle gerçekten görme biçimi arasındaki fark uzun zamandır ilgimi çekiyor. Bakıyoruz, evet. Ama çoğu zaman bakmanın sorumluluğunu almadan. Gündelik yaşamın deneyimi çok katmanlı. Fakat bu katmanların önemli bir kısmı, bizi psikolojik ya da mistik söylemlerle rahatlatmaya çalışan yönlendirmelerle örtülüyor. Oyundan bir replikle söylersem: “Önemli olan nasıl algıladığımız değil, neyi algıladığımız.” Nasıl algıladığımız üzerine düşünmek daha güvenli bir alan. Neyi algıladığımıza bakmak ise pek konforlu değil.
Kendime ve etrafıma baktığımda telaşlar, güvensizlikler görüyorum. Bunlarınsa geçim sıkıntısı, belirsizlikler ve ifade alanlarının daralması gibi son derece somut karşılıkları var. Bunları görmezden gelip başka yerlere bakmak mümkün. Ama o zaman mesele çözülmüyor, sadece erteleniyor. Doğru bir tedavi için önce doğru bir teşhis gerekir. Belki de tam burada durup tekrar sormak gerekiyor: Sadece nasıl algıladığımızı mı konuşacağız yoksa gerçekten neyi algıladığımızı da sorgulayacak mıyız?
Mucizelerden bahsedelim. Mucizelere inanır mısınız? Bir mucize dileğiniz var mı?
Mucizelere inanıp inanmadığıma henüz karar vermedim. Ama hayatın arada sırada insanla küçük oyunlar oynadığına şüphe yok. Tam vazgeçtiğiniz bir anda yaşanan bir karşılaşma, ya da hiçbir şey beklemezken önünüze düşen bir ihtimal… Bunlara mucize demek belki fazla romantik ama romantizm de hayatı biraz daha katlanılır kılıyor. Bir mucize dileğim varsa, büyük ve gösterişli bir şey değil. İnsanın kendine denk gelen anları fazla düşünmeden yakalayabilmesi. Gerisi zaten oyunun parçası.
Kapak Fotoğrafı: Zorlu PSM
İlginizi çekebilir: Eda Geven’den 2025-2026 Sezonunun Yeni Oyunları

Enes Kudu 










Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!