Ben bu sabaha harika başladım ve yaşadığım deneyimi sizlerle paylaşmak için sabırsızlanıyorum! 16. İstanbul Bienali ile ilgili düşüncelerimden bahsettiğim yazımda da söylemiştim, bienal bu seneki duyarlı teması “Yedinci Kıta” ile kalbimi bir kez daha çaldı. Ve yine bu tema ile bağlantılı olarak, bu sabah İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nde, sevgili Deniz Bağan’ın huzur veren sesi eşliğinde sevgi ve farkındalık dolu bir etkinlik gerçekleşti: Dünyayı Hisset Meditasyonu. 

Meditasyonumuza başlamadan önce, kısa bir sohbet ettik hep birlikte. Deniz Bağan’ın günümüzün küresel iklim krizi, atık, temiz suya erişim gibi doğaya yıkıcı etkileri olan konular ile ilgili neler düşündüğümüz sorusuna karşılık; günlük hayatında fazlasıyla duyarlı davranmaya çalışmasına rağmen, aynı özeni ve çabayı etrafından görmediği için yalnızlaştığını söyleyenler oldu. Özellikle doğa konularında belli bir farkındalık düzeyinde erişebilmiş olan insanlar için bu konuların zaman zaman ne denli yorucu ve yoğun duygulara yol açtığını konuştuk.

Bu yazıyı okuyanlar arasında çocuğu olanlar varsa, fikrimce konuya daha farklı bir açıdan da yaklaşmakta zorluk çekmeyeceklerdir: kendi küçüklüğünüzde soluduğunuz havanın kalitesini, koşturduğunuz yeşillik alanları, suyun bolluğunu ve saflığını, önünde upuzun bir yaşam yolu olan sevgili çocuğunuzun koşulları ile karşılaştırdığınızda, ne hissediyorsunuz? Ben birçok kişinin hislerine tercüman olmaya çalışayım; çaresizlik. İşte bizim de bugünkü çıkış noktamız tam olarak buydu ve bakış açımız çocuklardan tüm insanlara, insanlardan tüm canlılara evrildi. Evet, başından beri varmak istediğimiz nokta karşımızda duruyordu: bir bütün olabilmek.

Derken, meditasyonumuza başladık. Önce, kendimizden yola çıktık. Bugün nasıl hissettiğimizi sorgularken başımızın tepesinden ayak tabanımıza kadar tüm vücudumuzu şöyle bir taradık. Vücudumuzdaki her noktaya sırasıyla “Bugün nasılsın?” diye sorduk. Ve bıraktık; aklımızda dolanıp duran düşünceleri, yapılması gerekenleri, duygusal yüklerimizi. Önce mimiklerimiz gevşedi, sonra omuzlarımız düştü ve en son ruhumuzu sıkıştıran ne varsa bir bir dökülmeye başladı dışarıya.

Ayak tabanlarımızı hissettiğimiz an, bu noktadan sonra kendimizi bireysel düzlemde sorgulamanın dışına çıkarak dünya ile olan bağımızı farkına varmaya doğru bir yolculuğa çıkacağımızın habercisiydi aslında. Çünkü bir sonraki adımımız ayaklarımızın altındaki zemini, zeminin de altındaki toprağı ve kaya parçalarını, sonra belki onların da altındaki sıcak katmanları hissetmekti. Kökleniyorduk, doğaya ait olduğumuzu, onunla aramızdaki sarsılmaz bağı yeniden hatırlıyorduk.

Su. Her gün yüzümüzü yıkadığımız, sabah uyandığımızda ilk iş koca bir bardak içtiğimiz, gün içinde ağzımızı, gözlerimizi nemli tutan, nehirleri, denizleri, okyanusları aşan, belki de en önemlisi dünya üzerinde yaşayan her canlıya karşılık beklemeden hayat veren, su. Suyun varlığının ne kadar değerli olduğunun bir kez daha farkına varırken, aslında suyun olduğu kadar; yeşilin, toprağın, havanın ve doğanın her parçasının bir bütün olduğunu, birlikte kelimelerle anlatılmayacak yücelikte bir uyumla her an varlıklarını sürdürdüklerini hissettik.

Bizler de, bu yüce düzenin içinde farklı noktalara dağılmış küçük insancıklardık. Köyünde tarlasını süren çiftçiden metropollerde yaşayan bizlere, hepimiz aynı düzenin birer parçalarıydık. Doğa, bizlerin birbirine yaptığının tersine; nereden geldiğimize, neye inandığımıza, ne işle uğraştığımıza veya nasıl göründüğümüze bakmadan, hepimize sunuyordu kaynaklarını koşulsuzca. Biz ne yapıyorduk? Yedinci Kıta’yı yaratıyorduk. Atıklardan oluşmuş, 3.4 milyon kilometrekare genişliğinde ve 7 milyon ton ağırlığında devasa bir kıta!

Deniz Bağan sordu, tam şu anda dünya bizi duyabilseydi eğer, ne derdik ona? Belki biz sana iyi bakamadık, ama bugünden sonrası için yapabileceğimizin en iyisini yapmaya niyet ediyoruz. Bizlere sonsuz bir cömertlikle sundukların için teşekkür ederiz.

Deniz Bağan’ın sesinden çeşitli meditasyonlar dinlemek isterseniz MeditasyonApp‘i buradan indirebilirsiniz.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN