‘Eldest Daughter Syndrome’: Yeterince İyi'nin Peşinde
Bu yılın başında yeni yıl kararlarını yazarken listeye “kendim için yazmaya geri dönmek” kalemini ekledim. Sanırım yılın başından beri bunu sadece üç-dört kez yapabildim. Artık altı yıldır yazıyorum. Bunu çoğunlukla globalde tanınan ya da yüz binlerde takipçisi olan mecralar için yapıyorum. Durum böyle oldukça çıta yükseliyor. Kendimden beklentilerim artıyor. Daha iyisini arıyorum. Daha temiz, daha çarpıcı, daha profesyonel. Yazdıkların “yeterince” XX gelmemeye başlıyor. Yeterince derin, yeterince açık, yeterince etkileyici… Yazmak diğer her şeyde olduğu gibi kendimle yarışımın bir parçası haline geliyor. Peki neden?

Eldest Daughter Syndrome’ Nedir?
‘Eldest daughter syndrome’ yani ilk doğan kız çocuk sendromunu daha önce duymuş muydunuz? Eğer bir TikTok kullanıcısıysanız yanıtınız muhtemelen “evet”tir. Resmî bir tanı olmasa da “en büyük kız sendromu”, en büyük kız çocuklarının karşılaştığı benzersiz zorlukları ortaya koyan yaygın bir durumu ifade etmek için kullanılıyor. Ailedeki en büyük kız çocuğu, kişiliğini şekillendiren ve ruh sağlığını etkileyebilen belirli sorumluluklar ve zorluklarla karşı karşıya kalıyor. Çoğu zaman daha fazla sorumluluk üstlenmeleri, iyi birer rol model olmaları ve kardeşlerinin bakımında yer almaları beklenen kız çocukları zaman içerisinde stres, mükemmeliyetçilik ve duygusal yorgunluk gibi sonuçlarla yüzleşiyor.
1900’lü yılların başında Avusturyalı psikoterapist Alfred Adler tarafından ortaya atılan bu kuram “ilk çocukların, diğer kardeşlerine kıyasla daha fazla sorumluluk ve ‘nevroz’ geliştirdikleri fikrini savunuyor. Bu sadece bir teori elbette ama bir ailenin en büyük kızının, büyük kızının büyük kızı olarak söyleyebilirim ki bence onlarca kadının kendinden bir şeyler bulabileceği bir teori.
Annem, yakın zamanda anneannemin elli küsür yıllık evi kentsel dönüşüme girince onu yeni bir eve taşımak için birkaç günlüğüne Ankara’ya gitti. Ailedeki herkes aynı anda izin alamadığından tek başınaydı. Evi taşımaya yardımcı olan şirket çalışanlarıyla, boya ustalarıyla, demans sorunu olan anneannemle, elektrik, su, internet şirketleriyle ve şu an aklıma gelen ya da gelmeyen onlarca insanla aynı anda uğraşarak yeni bir ev yarattı. İzin alıp yanına gidebildiğimde bitkindi, kafası karışıktı, alışık olduğumdan daha unutkandı daha çok hata yapıyordu ama her zamanki gibi kontrol sahibiydi. Anlık bir dürüstlük geldi ve aklımdan geçeni onunla da paylaştım: “Ben çocukken senin çok sinirli olduğunu düşünürdüm; şimdi anlıyorum. Sürekli zor işleri tek başına hallediyorsun kimse zorlandığın ya da yorulduğun için sana anlayış göstermiyor. O yüzden sen de insanların çok basit şeyleri bile halledememelerine tahammül edemiyorsun. Kendin görmediğin sempatiyi onlara göstermek içinden gelmiyor.”
Anneannem, Annem, Ben.

Anneannem üç kızı olan bir ailenin en büyük kızıydı annesi göçmen, babası askerdi. Gerçekten zor koşullar altında büyüdü. Babası üniversiteye gideceği yaşlarda çalışmasını istediği için gece okuluna giderek mülkiyeden mezun oldu. İyi bir devlet kurumunda işe girdi, dedemle evlendi. Anneme daha iyi koşullar verdi. Annem bu imkanları aldı, elinden gelen en iyi şekilde kullandı. Ankara Tıp’ı bitirdi. Babamla evlendi. Hayata boyunca bir anestezi uzmanı olarak gerçekten tanıdığım herkesten çok çalıştı. Bana daha iyi imkanlar verdi. Ben… Ben o imkanları devraldım. Hukuk fakültesi bitirdim. Kariyer değiştirdim. Aileme finansal olarak 20’li yaşların başından itibaren az, ortasından itibaren hiç yük olmadım. Tanıdığım insanların hepsinden daha çok çalıştım. Yüksek lisans yaptım. Evlendim. Anne olmak istemiyorum. Yeterince iyi bir anne olabileceğimi düşünmüyorum.
“Yeterince iyi”. Aynı soyun devamı olan üç kadın: Anneannem, annem ve ben. Bu tabirin üçümüzün ortak noktası olabileceğini düşünüyorum ve belki de ortak kâbusu. Her birimiz ailenin ilk doğan kızı olarak “yeterince iyi” olma baskısı altında yetiştik. Anneannem bunu üniversite okuyarak (onun zamanında bu büyük bir şeydi) ve kardeşlerine maddi & manevi destek olarak yaptı. Bu sırada ne kadar zorlandığını, aldığı yaraları dile getirmek için hiç şansı olmadı. Zaten onun kuşağı için duyguları konuşmak hiçbir zaman normal olmadı ama ben dedem hastanede vefat etmek üzereyken bana ne söylediğini hatırlıyorum: “Bakma kızım ağlayamıyorum. İnsan kocası ölürken ağlamaz mı ama babam bizi böyle yetiştirdi işte. Vururdu sırtımıza, ağlama bakayım derdi. Öyle kaldı. Şimdi gidiyor adam ben yine de ağlayamıyorum.”
İşte bu zamana kadar deneyimlediğim psikoterapiyle sorunum burada başlıyor. Çocukluğumuza dönmek, bizde kopan bir şeyler için ebeveynlerimizin davranışlarını sorumlu göstermek çok kolay. Peki onlar kimi sorumlu gösterecekler? Anneannem onun var olduğunu bildiğimden beri tanıdığım en zor karakterlerden biri oldu. Zorbaydı. Beni bedenimle ilgili çok fazla yargılardı. Dedikoduyu severdi. Fazlasıyla anksiyete sahibiydi ve size de bulaştırana kadar durmazdı. Bunların onu antipatik yapan şeyler olduğunu biliyorum ama belki de bunlar aynı zamanda onun çeşitli olaylar karşısında geliştirdiği travma tepkileriydi. Ailenin en büyük kızıydı. Ayakta kalıp sonrakiler için yolu açması gerekiyordu ve bu sırada ona yardımcı olan kimse olmadı…
Elinden Gelenin En İyisi.

Kendim için yazmakta zorlanıyorum çünkü çoğu zaman geldiğim seviyenin hak ettiği kadar iyi yazamadığıma inanıyorum. Araba kullanamıyorum çünkü ADHD’min yeterince iyi bir şoför olmamın önüne geçeceğini düşünüyorum. Çok iyi bir insan olduğumu düşünmüyorum çünkü insanlara karşı her zaman yeterince sabırlı davranamıyorum. Yeterince iyi yapamadığım onlarca şeyle birlikte var olmaya devam ediyorum.
En büyük kız çocuk sendromunun iş yaşamındaki en belirgin belirtilerinin fazla çalışma, ‘imposter’ sendromu ve ‘burnout’ olduğu söyleniyor. Hepsini birden çok kez yaşadım. Ruh sağlığı üzerindeki etkilerinin anksiyete, depresyon ve yeme bozukları olduğu söyleniyor. Tümünü yaşadım. İlişkilerdeki etkilerinin yakınlık kurmakta zorluklar ve “her şeyi düzeltme” eğilimi olduğu söyleniyor. Deneyimledim. Şanslıyım. Modern psikoloji biliminin ve imkanlarımın dibini güzelce sıyırdım. Artık bunların hiçbirini geçmişteki yoğunluğuyla ya da sıklığıyla yaşamıyorum. Sınırlarımı çizmeyi öğrendim.
Yaşlandıkça kendimi ve benim üzerimde etkisi olan kişileri daha iyi anlamaya başladım. Bedenimden çıktım. Onlara tarafsız bir kişinin gözüyle baktım. Yaşadıkları zorluklara şahit oldum. Üstesinden geldikleri zorlukları takdir ettim. Andrea Owen, “B*k Gibi Hissetmekten Nasıl Vazgeçilir” kitabında söylediklerini hatırladım: “Ne zaman birini ya da kendimizi affetsek duygularımız su yüzüne çıkacak olur. Hatta bazen istemediğimiz kadarı. Buna hazırlıklı olun ve ilerlemek için bunun normal ve gerekli olduğunu bilin.” Aynı kitapta Owen şunu da söylüyor: “Olay tamamen zorluklarla yüzleşmek, onların üzerinde çalışmak ve bu sırada kendinizi sevmekten geçiyor.” Kendimi sevmek üzerine çok düşündüm. Çözümü “yeterince iyi” olmadığım anlarda “elimden gelenin en iyisi”ni yapmakta buldum. Tüm en büyük kız çocuklar adına her mükemmeli elde edemediğimde kendime kızmayı bıraktım. 10.000 adım yürüyüşüne çıkmıştım. Elimden 8000 geldi eve döndüm. Kek yapmıştım kabarmadı, yedim. Bu yazı da yazdığım zaman “elimden gelenin en iyisi”ydi yayınladım.
Kapak Fotoğrafı: unsplash.com/@fakurian
İlginizi çekebilir: Gizem Kalaç’tan Ruh Sağlığı

Gizem Kalaç







Aile Tadında
Anneannenin deden vefat ederken söyledikleri bana çok dokundu...
bana da gerçekten. zor bir kuşaklar 🙁