Nasıl oldu da Samsun’da Biyoloji okurken kendinizi Ankara Bilkent’te konservatuvarda buldunuz?
Öncesi de var tabii ama asıl “o” günü anlatmalıyım. Üniversiteden çok sevdiğim arkadaşım Şükran ve şimdi isimlerini hatırlayamadığım birkaç arkadaşımla birlikte 1999 yılı 19 Mayıs kutlama şenliklerine katılıyoruz. Öğleden sonra Bilkent Senfoni Orkestrası ve solistlerinin bir konseri var ve onu kaçırmamak için erkenden meydana doğru iniyoruz. Meydana yakın şehrin en büyük otelinin fuayesinde bir resim sergisi varmış, onu görmek için içeri giriyoruz. Tablolara bakarak ilerlerken arkadaşlardan birisi “Bakın Gürer Aykal gelmiş, hadi gidip hoş geldiniz diyelim.” diyor, ben de hep aynı kalan o güvensiz ve çekingen tavrımla “Ne gerek var, rahatsız etmeyelim.” diyorum. (Belki de içimden diyorum bunu.) Arkadaşlarımdan daha ürkek adımlar atarak, kızların peşinden yürüyorum. Yanlarına vardığımızda “Hoş geldiniz.” diyerek gülen gözleri aynı nezaketle karşılıyor sevgili Gürer Aykal ve kendisini sonradan tanıyıp ömür boyu minnettar kalacağım değerli piyanist ve Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi Kurucu Dekanı olan sevgili hocamız Ersin Onay. İşte o dakikalarda konuşmaların arasında bir yerlerde Şükran diyor ki “Elif müziği çok sever, güzel şarkı söyler, çok da güzel sesi var!” O kadar çok utanıyorum ki, içimden: “Ah, Şükran!” diyorum. Şükran’ın cümlesiyle kafalar bana doğru çevriliyor, sevgili Ersin Onay bakıyor gözlerimin içine. “Senin için ne yapabilirim?” diyor, başımı yana eğerek: “Hiç.” diyorum ama yine içimden, ne isteyebilirim ki onlardan… Fakat benim isteyemediğimi sevgili Hocam teklif ediyor “Yarın bir sınav yapacağız, yetenekli çocuklar ve gençler için. Sen de oraya gel, Hocalarımızla birlikte değerlendirelim durumunu.” Sonra bana sekreterinin telefonunu veriyor, sınav yerini ve saatini öğrenmem için. Sınav yeri Samsun’un bir ilçesi, Havza.
Sabah erkenden Havza’ya gidiyorum, sınavın yapılacağı okulu ararken İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nden birileri bana yardım ediyor, okula herkesten önce ulaşıyorum. Hademe bir sandalye veriyor. Sabahın serinliğinde, baharın ve sanki benim yeni hayatımın müjdecisi gibi doğan güneşin eşliğinde, tarifsiz bir heyecan ve korku içinde oturup bekliyorum o küçük ilkokulun bahçesinde. Ekip geliyor bir minibüsle. Her biri, o sınavdan bir yıl sonra (ki bu bir yıl da başka bir zorunlu serüven) on yıllık bir süreç boyunca hep bir arada olacağımız Müzik Fakültesi’nin değerli hocaları, aynı zamanda Senfoni Orkestrası’nın üyeleri. Sınava giriyorum, sınavın sonucunda bir şan hocasıyla çalışmak üzere Bilkent’e davet ediliyorum.