Andy Warhol ve Bob Dylan…

Bu iki önemli adamın ortak noktalarından biri olan ve onları psikolojik olarak karşı karşıya getiren Edie Sedgwick’in gerçek hikayesine dayanan ve benim hem seyretmekten haz aldığım hem de hüzünlendiğim bu filmi paylaşmak istedim.

“Edie, The Factory Girl”. Filmi trailer’i yerine “Love Until We Bleed “şarkısı eşliğinde seyretmenizi isterim. Şarkının sözleri filmin konusuna o kadar uymuş ki. Hem oyuncu zenginliğini, hem kostümleri, (gerçekten muhteşem aksesuarlar ve kıyafetler giyiyor Siena Miller) hem de gerçekten içerikli bir hikayesi olduğunu göreceksiniz. Bakalım ayrıca bu filmde küçük bir rol alan şu an dünyanın en önemli talkshow sunucularından biri olan Jimmy Fallon da dikkatinizi çekecek mi?

Siena Miller’in ilk defa beni kendisine hayran bıraktığı, 1960’lı yılların kült ikonlarından olan Edie Sedgwick’in Andy Warhol ile olan tutkulu, çok sıcak bir o kadar da soğuk,çıkarların ters düştüğünde ise yok olan dostluğunu anlatan gerçek bir hikaye. Ayrıca tabii ki büyük süpriz olan aradığı tüm sevgi ve sığınmayı sağlayacak olan Bob Dylan ile olan ilişkisi.

factory girl

Aslında Edie Sedgwick’in Amerika’nın en önemli ve zengin ailelerinden birinde dünyaya gelmesine rağmen çok acıklı bir hikayesi var. Çok küçük yaşlarda yaşadığı aile içi cinsel taciz, onun o güçlü mutlu görüntüsünün bilinmeyen iceberg‘i. Mutluluğu hep dışarıda aramasının sonuçlarını maalesef erken yaşta hayatını uyuşturucuya teslim ederek çare buluyor. Çünkü hayatında kimsesi yokken onu sosyal ve duygusal anlamda birden çok yukarı çıkartıp sonra da terk eden insanları kaybetmeye dayanamıyor.

Aslında film, Edie Sedgwick’in Andy Warhol tarafından keşfedilip onu yanından bir dakika bile ayırmamasına odaklanıyor başta. Edie’nin hayatını ve yükseliş-çöküş sebeplerini bariz bir şekilde göstermese de, Andy Warhol gibi kült bir sanatçının hiç bilinmeyen karakteristik yönleri ile karşılaşıp onun zaaflarını, hırslarını, kıskançlıklarını görerek bilinçaltının yansıması olan ilkel karakteri ile tanışıyorsunuz.

factory girl 2

Bu arada Andy Warhol rolünde benim en sevdiğim Avustralyalı aktörlerden biri olan “Guy Pearce”oynuyor. Hem  fiziksel görüntü ile sanatçıya benzemiş hem de o dahi beyne sahip ama bir o kadar da dengesiz olan bu karakteri inanılmaz güzel hayata geçirmiş. Genç ve gizemli Bob Dylan rolünde ise Hayden Christensen var.

factory girl 4

Andy Warhol’un dünyaya yansıttığı imaji dışında bu dehalığının altında ki o nevrotik durumunu özellikle annesi ile olan diyaloglarından ve  Edie ile olan ilişkisine yansıtmasından direkt görebiliyorsunuz.

Hep demişimdir. Çok ama çok deha insanı hem bireyselleştirir hem de bencilleştir. Filmi seyrettiğiniz zaman çok net gözükecek bu durum. Ya da seyrettiyseniz de benimle aynı fikirde olacağınızı sanıyorum.

Pop art’da çığır açmak, o dönem pop art’ın kitleleri nasıl peşinden sürüklediği  ve insanların sosyal ortamın parçası olmak uğruna nasıl bedeller ödediklerini ve şaşaalı, zengin ve sahte ortamlarda mutluluk ve güven aramanın nasıl insanları yıpratacağını çok güzel gözler önüne sunuyor film.

factory girl 3

Başka bir deyişle hayatta yapılan seçimlerin ve sonuçların hepsinin değerini bilmek gerek. İyi sağlıklı bir ruh hali, dengeli bir yaşam ,aile şefkati ve iyi dostlar insanların en önemli hazinesi olmalı. Hem kadın hem erkek, aynı hataya çok düşüyoruz. Bize kucak açan ama bir taraftan da tanımadığımız insanlara sığınıp herşeyi ve beklentimizi karşı cinse odaklayıp kendimizi kaybediyoruz. Seçim ve sonuç. Bu hayat çok değerli.

Yaşanan her şeyin kıymetini bilip hayatta ders alıp bizi bekleyen yola devam etmeliyiz diye düşünüyorum. Aksi takdirde kötü şeylere kendini kaptırmak en kolay yol oluyor.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?