Filmekimi bu yılki programını açıkladığında birçokları gibi benim de ağzım açık kaldı. Her yıl 30-35 civarı film arasından bile seçim yapmakta zorlanıyorken, bu yıl 51 filmin adı yazıyordu programda çünkü. Cannes Film Festivali’nde iz bırakanlar, birçok ülkenin Oscar aday adayları, yeni keşiflere imkan veren bağımsız yapımlar… Zorlu bir program yapma aşaması ve oldukça yoğun geçen bir haftanın ardından geriye aklımda bunlar kaldı, bende bunlar iz bıraktı…

7-16 Ekim tarihleri arasında izlediğim 25 Filmekimi 2016 filmini A’dan Z’ye anlatayım, oyuncuları, filmleri, temaları, yönetmenleriyle farklı açılardan ele alayım istedim:

filmekimi - a

ABBOTT ve COSTELLO | İtiraf edeyim, 1980’ler öncesinin sinemasıyla ilgili çok az şey bildiğimden, 40’lar ve 50’lerin en ünlü komedi ikililerinden olan Abbott ve Costello ile ilgili daha önce hiçbir şey duymamıştım. Alfabenin ilk harfini onlara ayırmamın nedeni, tabii ki Filmekimi’nde bir Abbott ve Costello filmi gösterilmiş olması değil, Filmekimi filmleri arasında öne çıkan iki tanesinde, üstelik arka arakaya izlediğim iki tanesinde birden karşıma çıkmış olmaları: Arrival ve Paterson. Yıl sonu listemde en üst sıralarda yer alacağına emin olduğum minimal bilimkurgu Arrival‘ın nereden, ne amaçla geldikleri belli olmayan iki uzaylısı ile iletişim kurmaya çalışan dilbilimci Dr. Louise Banks (Amy Adams) ve fizikçi Ian Donnelly (Jeremy Renner) karşılarındaki iki gölgeye Abbott ve Costello adını verirken, Jim Jarmusch imzalı Paterson‘ın Paterson’lı ünlülerle ilgili haberler biriktiren barmeni Doc’ın duvarında yine onlara rastlıyoruz.

09395-joseharo.NEF

J.A. BAYONA | Daha önce El orfanato ve The Impossible filmleriyle birçokları gibi benim de ilgimi çekmeyi başarmış İspanyol yönetmenin yeni filmi A Monster Calls, Filmekimi’nin en iyileri listeme girmeye başarmış durumda. İngiliz çocuk romanından uyarlanan film, çocuk sözcüğünün çağrıştırdıklarının aksine karanlık, depresif ve gerçekçi bir film. Başta annesinin ölümcül hastalığı, babasının başka bir ülkedeki diğer ailesini tercih etmiş olması, sert mizaçlı anneannesi ve okulda gördüğü şiddet olmak üzere hayatın karşısına çıkardığı zorluklardan kaçmak için fantastik dünyaya sığınan bir çocuğun hikayesi, bana en sevdiğim filmlerden El laberinto del fauno‘yu anımsattı. Yönetmenin bundan sonra hangi dilde, ne yapacağını merakla bekliyorum.

filmekimi - c

COURGETTE | Bir ödül sezonu takipçisi olarak, İsviçreli animasyon Ma vie de courgette‘in adını, yılın ilk açıklanan En İyi Yabancı Dilde Film Oscar adayı başvurusu olarak duymuştum. Konusunu okuduğunuzda karamsar bir animasyon izleyeceğinizi, rengarenk görsellerine baktığınızda hayat dolu bir animasyon izleyeceğinizi düşündüren film, gerçekten de ikisi arasında bir yerde. Amerikan animasyonlarında asla rastlayamayacağınız olaylar, sözcükler ve hislerle dolu film, kısacık süresiyle su gibi akıp geçiyor. Tatlı, hüzünlü ve komik bir stop-motion, yılın animasyon ödüllerinde adını sıkça göreceğimiz kesin.

filmekimi - d

DİN vs. DİN | Ardarda izlediğim iki film, din konusunda iki kutbu temsil ediyordu. Ödül sezonu henüz başlamadan yılın tüm ödülleri silip süpüreceğine emin olduğumuz, fakat ardından türlü skandallarla ve filmin kendisinin gerçekten kötü olmasıyla üzerine tekrar tekrar çizikler attığımız The Birth of a Nation, iyinin de kötünün de, haklının da haksızın da Tanrı’yı ve İsa’yı diline pelesenk ettiği, her motivasyonu dine dayalı, inancın insan hakları, insani güdüler ve duyguların önüne geçtiği, zorunlu din dersi kadar saçma, dayatmacı ve gereksiz bir filmdi. Diğer yandan Rusya’dan çıkan (M)uchenik (tercümede kaybolan kelime oyunlu orijinal ismi ‘m’ harfinin varlığı ve yokluğuyla iki ayrı kelimeyi, şehit ve öğrenci‘yi ifade ediyormuş) şaşırtıcı derecede başarılı bir din eleştirisiydi. Kirill Serebrennikov’un filmi de her saniyesinde İncil’den alıntılar yapmasına, hatta ana karakterinin konuşmalarının %90’a yakını birebir İncil alıntılarından ya da referanslarından oluşsa da sizi inanç dayatmasıyla boğmak yerine sorgulamaya, kutsal kitapları gerçekten okuyup nasıl günümüze uygun olmadıklarına dair düşünmeye davet ediyor. Köktendinciliğin bir lisede, tek bir kişi tarafından bile bir istismar aracı olarak kullanıldığında nasıl diğerlerinin özgürlüklerini kısıtladığını, beyinlerini yıkayabildiğini acı ama gerçeğe uygun bir şekilde gösteriyor. Kesinlikle izlenmesi gerekenlerden…

filmekimi - e

ESHTEBAK | Tek mekanda geçen filmlerle aram, çok şans versem de, hiçbir zaman iyi olmadı. Fakat tamamı bir polis kamyonetinde geçen Mısır yapımı Eshtebak, artık kamyonetin hareket edebilen bir araç olmasından mı yoksa gerçekten iyi bir film olmasından mı bilemiyorum, bir an olsun ilgimi kaybetmeden izlediğim bir film oldu. 2013 Mısır Askerî Darbesi sırasında yaşanan sokak çatışmalarında çatışan her iki taraftan, karşıt görüşlü bir grup insanı tek bir mekana tıkan film, Orta Doğu’nun herhangi bir noktasında karşınıza çıkabilecek bir manzara vadediyor; her şey oldukça tanıdık, oldukça olağan Türkiye seyircisi için de… Diğer yandan bu tanıdıklık fazlasıyla klişe denilebilecek replik ve sahneye (örneğin karşıt görüşlü insanların birlikte şarkı söylemeye başladığında tüm siyasi çatışmaları unutması) neden olmuş. İyi gözlemlere dayalı, iyi uygulanmış fakat tanıdıklığı sıradanlığa yaklaştırmış bir film.

filmekimi - f

FORUSHANDE | 2011’in bana göre en iyi filmi olan Jodaeiye Nader az Simin ile tanıştığım ve Le passé‘sine  de hayran kaldığım Asghar Farhadi’nin yeni filmi, bu yılın merakla beklediklerimdendi. Günümüz İran toplumunun paranoylarını kişisel hikayeler üzerinden anlatmakta ve bunu yaparken hiçbir şeyin son dakikaya kadar netleşmediği gizemler ve iyiye de kötüye de hak verebildiğiniz dramlar yaratan yönetmen, bir kez daha tüm bunları başarılı bir şekilde uygulamış. (Filmi oldukça beğensem de Arthur Miller’ın Death of a Salesman‘ine hakim olmadığım için muhtemelen filmi gözümde daha da iyi kılacak bazı referansları kaçırdım, oyunu okumuş/izlemiş olanlar buna dikkat edebilir.) Kesinlikle iyi bir film olsa da, yönetmenin hayran olduğum filmleri kadar koltukta dikilmemi, heyecanlanmamı sağlamadığını da itiraf etmeliyim.

GÖZYAŞI | İtiraf edeyim, “Ağladığım film iyi filmdir.”cilerdenim biraz. Aşırı tribüne oynamayan, dozunda duygusallıklar ve kişisel damarlarıma basan bazı temalar beni bir filme hak ettiğinden fazla puan vermeme, onu gereğinden fazla övmeme neden olabiliyor. Bu Filmekimi’nin çokça ağlatan filmleri A Monster Calls, Ma vie de courgette ve Captain Fantastic oldu. (Toni Erdmann ve Hunt for the Wilderpeople sırasında da gözümden gülmekten yaş geldi, sayılır mı bilmem.)

filmekimi - h

Isabelle HUPPERT | Fransız sinemasının divalarından, yaşayan en yetenekli kadın oyunculardan Isabelle Huppert’in tek başına sırtladığı yeni Paul Verhoeven filmi Elle, Filmekimi’nin en iyileri listeme, öncelikli olarak oyuncunun dev performansıyla girdi. Filmin henüz ilk saniyesinde yaşadığı travmayı bizden önce atlatan güçlü bir kadını, tutkulara, fantezilere sahip olduğu ya da cinselliğini yaşamaya devam ettiği için herhangi bir sebeple kendini suçlamayan bir kadın ve onu canlandıran Huppert, Fransız sinemasını sevmek için başlı başına birer sebep.

filmekimi - i

Vlad IVANOV | Filmekimi’nde izlediğim iki Romanya filmi Bacalaureat ve Câini, hatta Romanya’da geçen Alman yapımı Toni Erdmann‘da gördüğüm Romanyalı erkeklerin neden birbirine bu kadar benzediğini sorgular ve acaba ırkçı mıyım diye düşünürken, üç filmde de aynı oyuncunun rol aldığını fark ettim: Vlad Ivanov. Polisken de, memurken de, katilken de rolünün hakkını veren, iyi bir oyuncu. Bundan önce 4 luni, 3 saptamâni si 2 zile, Politist, adjectiv ve Pozitia copilului gibi kalburüstü Romanya filmlerinde, hatta Romanya dışında Le concert’te, Snowpiercer‘da karşımıza çıkmış. Takip edilesi bir oyuncu.

Jóhann JÓHANSSON | Prisoners, The Theory of Everything ve Sicario derken İzlandalı besteci Jóhann Jóhannsson bu yıl da (yine bir Denis Villeneuve filmi olan) Arrival‘da büyüleyici müzikleriyle karşımıza çıkıyor. 20 yıl öncesi nasıl James Newton Howard ve Hans Zimmer’in, 10 yıl öncesi nasıl Alexandre Desplat, Dario Marianelli ve Michael Giacchino’nun yükselişine tanık olduysak artık devir yeni bestecilerin devri. Ve huzur İzlanda.

filmekimi - k

KOMÜN YAŞAM | Filmekimi’nin en yüksek beklentiyle beklediğim, büyük bir heyecanla bilet aldığım filmlerinden olan Thomas Vinterberg imzalı Kollektivet, büyük bir hayal kırıklığı yaşattı. Yönetmenin kaçırdığı fırsatı, böylesi bir konudan ortaya çıkabilecek ama çıkamayan filmi düşünmek beni hâlâ üzüyor. Bugünlerde, günümüz Kopenhag’ında ya da diğer büyük şehirlerde yeniden yaygınlaşmaya başlayan kolektif yaşam ve komünlerin 70’lerdeki örneklerinden birini merkezine alıyor film. Fakat sağlam temeller üzerine inşa edildikten hemen sonra, komün ile çekirdek aileyi karşı karşıya getiren, toplumsal normların bir grup insanın yaşam tarzına nasıl saldırdığını gösteren unutulmaz bir Vinterberg filmine dönüşmek yerine bir aldatan bir erkeğin ve aldatılan bir kadının romantik dramına (geri-)evrilmeyi seçiyor. 

filmekimi - l

Sasha LANE | Filmekimi’nin en iyisi: American Honey. American Honey‘nin en iyisi: Sasha Lane. Bahar tatilindeki bir öğrenciyken Panama City’de yönetmen Andrea Arnold tarafından keşfedilen ve ilk filminde rol alan 21 yaşındaki aktris, deneyimli oyunculara taş çıkarıyor, jenerasyonunu muhteşem bir performansla temsil ediyor.

filmekimi - m

Viggo MORTENSEN | Viggo Mortensen, David Cronenberg ile işbirliği yaptığı A History of Violence (2005) ve Eastern Promises (2007) filmlerinden beri pek dikkatimi çekmeyi başaramamış, fakat bunu hak etmeyen bir oyuncu. Yılın en iyi yazılmış, en güzel ve derin filmlerinden Captain Fantastic ile geri dönmüş. Altı çocuğuyla ormanın derinliklerinde, medeniyetten uzak bir yaşam seçmiş olan Ben, eşinin ölümünün ardından tekrardan “gerçek hayat” olduğu söylenen, canavarlarla dolu o düzenle yeniden karşı karşıya geliyor. Güçlü, bilge, kültürlü, çok yönlü ve sağlıklı yetişen çocukların tuhaf karşılandığı bu düzen, her birini derinden ve olumsuz etkiliyor. Viggo Mortensen’in filmi tek başına alıp götürdüğünü söylemek isterdim ama altı genç oyuncu da o kadar yetenekli ki, öylesine rol çalıyorlar ki, haksızlık olur.

filmekimi - n

NEKROFİLİ | Evet, yanlış okumadınız, nekrofili. Filmekimi filmlerinden Swiss Army Man, ölü bir adam ve ıssız bir adadan o ölü adam sayesinde kurtulan başka bir adamın arasındaki dostluk ~ aşk karışımı o yanlış hissi konu alıyor. Paul Dano ve Daniel Radcliffe tüm filmi karşılıklı absürd performanslarıyla sırtlıyor, ilk filmlerini yöneten Dan Kwan ve Daniel Scheinert ikilisi Michel Gondry’nin izinden giden harika bir yaratıcılığı Michel Gondry’nin bir üst seviyesine taşıyor. Hayatı birkaç sahnede özetleyen, bol bol kahkaha attıran, sizi iki karakterden birinin aslında bir “ceset” olduğu fikrinden şaşırtıcı şekilde uzaklaştırmayı başaran, derininde çok çok hüzünlü bir film bu.

filmekimi - o

OLLI MÄKI | Finlandiya yapımı film Hymyilevä mies, ya da İngilizce adıyla The Happiest Day in the Life of Olli Mäki, adını ilk duyduğumdan beri yüzümü sebepsizce güldürüyordu. Filmin kendisi için de, karakteri için de aynısını söylemek mümkün. 60’lı yıllarda dünya şampiyonasına hazırlanan Finlandiyalı boksör Olli Mäki’nin bu büyük karşılaşma öncesi aşık olması ve hazırlık sürecine odaklanamaması, filmin o aşk sarhoşu ve yersiz mutluluk halinin oluşmasına etki ediyor. Olli Mäki’nin ve hikayesinin gerçek olduğunu, hatta Olli Mäki ve eşinin filmdeki Olli Mäki’nin karşısına çıkan yaşlı çiftin ta kendisi olduğunu öğrenmek de yüzünüzü güldürebilir.

filmekimi - paterson

PATERSON, NEW JERSEY | Jim Jarmusch aramın iyi olduğu yönetmenlerden olmasa da adını New Jersey’deki Paterson’da yaşayan Paterson adlı otobüs şoföründen alan Paterson‘ı bir hayli sevdim. Adam Driver ve Golshifteh Farahani’nin yarattığı sevimli tablo, ilginç karakterleri ve şiirleri kadar şairane akışıyla Paterson keyifle izlenen bir film olmuş. (İzleyenlerin Paterson, New Jersey başlığımı Japon aksanıyla okuduğuna eminim.)

filmekimi - r

ROMANYA YENİ DALGASI | Filmekimi programının tamamı açıklanmadan, “Romanya Yeni Dalgası Filmekimi’nde” ibaresiyle bir teaser almıştık ve bu beni çok mutlu etmişti. Kuzey Avrupa sinemasının ardından en çok ilgilendiğim Avrupa sinemasının Romanya’ya ait olduğunu söyleyebilirim. Programdaki üç filmden ikisini, Bacalaureat ve Câini‘yi izleme fırsatı buldum, programa sığdıramadığım Sieranevada‘yı ise en kısa zamanda izlemek için sabırsızlanıyorum. Cristian Mungiu’nun Bacalaureat filmi, Romanya ve Türkiye’nin ne kadar benzer düzenlere ve yozlaşmışlıklara sahip olduğunu bir kez daha gösteriyor. Tam olarak bu sinemayı sevmemin nedeni de, Türkiye’yi dolaylı yoldan Türkiye sinemasından daha iyi anlatıyor olması zaten… Câini‘ye gelince, Bogdan Mirica’nın ilk filmi, bir ilk filmi iyi bir ilk film yapmayan her şeye sahip ne yazık ki. İzlediğim 25 film arasında izlediğime pişman olduğum iki filmden birisi. (Diğeri I Am Not a Serial Killer)

filmekimi - j

SES TASARIMI | Alfonso Cuarón’un oğlu Jonas Cuarón, hem Gravity‘nin senaryosuna babasıyla birlikte imza atmış, hem de filme paralel bir hikaye anlatan Anningaaq adlı kısa filmi yönetmişti. Bu sene Meksika’nın Oscar adayı olarak seçtiği Desierto, Jonas Cuarón’un ikinci uzun metrajlı filmi. Başrolde Meksika’nın dünya sinemasına en büyük armağanlarından Gael García Bernal’in rol aldığı film, tamamı açık alanda geçmesine rağmen yoğun ve güçlü bir klostrofobi hissi yaratıyor. Bu hissi yaratma en büyük etkisi olan öğelerden biriyse kuşkusuz ses tasarımındaki başarısı. En ufak bir çıtırtının, ayak sesinin, silah sesinin maksimum etkiyi yaratacak şekilde ve net bir şekilde duyuluyor olması… Ses tasarımından, The Hurt Locker‘dan beri böylesi etkilenmemiştim.

filmekimi - t

TONI ERDMANN | Belli önyargılara sahip olmak, sinema konusunda, özellikle film seçerken sizi çok iyi filmlerden mahrum bırakabilir. Örneğin “Alman komedisi mi olurmuş?” diyerek Toni Erdmann‘ı izlememek, asrın hatası olabilirdi. Çünkü Toni Erdmann, gösterildiği her festivalin ardından çığ gibi büyüyen övgüleri sonuna kadar hak eden, gerçekten “yılın komedisi” tanımına yakışan, 3 saatlik süresini hissettirmeyen bir mucize. Kendince şakalar yapmayı ve bu şakaları biraz abartmayı seven bir babanın, kapitalist düzenin flowchart‘ları arasında kaybolmuş kızının hayatına yeniden dahil olmasını ve düzene müdahaleye kalkışmasını anlatıyor film. Aslına bakarsanız elinizde bir takma diş, bir peruk, bir osuruk esprisi var. Aynı malzemeyle Türkiye sinemasının ortaya koydukları malumunuz, Maren Ade ise 2016 sinemasının başına gelmiş en iyi şeylerden birini yaratmış.

“UZAYLI FİLMİ” | “Alman komedisi mi?” dememek gerektiği gibi “Uzaylı filmi” deyip de geçmemek, bilimkurguyu aşağılamamak ve Arrival‘ı mutlaka izlemek gerek. Bugüne kadar farklı türlerde ve farklı çizgilerde filmler çeken, izleyicisinin bazen kafasını karıştıran bazen düz bir anlatım seçen çok yönlü, Quebecli yönetmen Denis Villeneuve, çektiği muhteşem minimal-bilimkurgu ile yılın bir diğer en iyisinin sahibi. Her türlü gösterişten uzak, her türlü zorlamadan kaçınan, efektleri değil hisleri ön planda tutan, aksiyon değil anlam arayışındaki Arrival, kesinlikle izlenmesi gerekenlerden. (Sevgili Christopher Nolan, zamanın çizgisel olmadığını anlatmak için öyle uzay boşluğu labirentleri inşa edip kitaplıktan kitap düşürmeye gerek yokmuş, değil mi?)

Paul VERHOEVEN | Yaşıtı yönetmenler 80’lerde, 90’larda uygulayıp ödüle boğuldukları formülleri ısıtıp ısıtıp değişen bir dünyaya, 2010’lu yıllar izleyicisine servis etmeye devam eder ve haliyle başarılı bulunmamaya başlarken (ya da sadece muhafazakar kesime ve yaşıtları izleyiciye hitap ederken), Paul Verhoeven izleyicisiyle dönüşmeye, zamana ayak uydurmayı başarmış bir yönetmen olduğunu ispatlamış Elle ile. Isabelle Huppert’in nefes kesen performansından bahsetmiştim; Elle‘i en iyilerim arasına sokan, bir yandan da o performansın ustaca yönetilmiş olması.

William Carlos WILLIAMS | Jim Jarmusch’un Paterson‘ı, iyi bir film olduğu kadar, iyi bir şiir gibi. Bunun en önemli etkenleri de hem filmin karakteri Paterson’ın yazdığı şiirler hem de sevdiği şair William Carlos Wililams’tan okudukları. Filmekimi’nin en büyük kazanımlarından biri benim için bu şairin adını öğrenmek oldu diyebilirim.

filmekimi - x

XAVIER DOLAN | 14 Nisan 2010, 29. İstanbul Film Festivali, Atlas Sineması… Xavier Dolan’ın ilk filmi J’ai tué ma mère‘i ilk izleyişimin üzerinden 6 yıldan biraz fazlası geçmiş. O 6 yıla 6 film sığdırmış, her filmini anında festivallerde, her filmini çekildiği gibi sinemada izleme fırsatı bulmuşum, birlikte büyümüşüz, büyüyoruz. Müziğin sesini sonuna kadar açtığı açılış sahnelerinden birini izlediğim anda içimde bir yerde bir yumru hissediyorum, dokunsanız ağlayacak gibi oluyorum ve bu his ağlasam da ağlamasam da filmlerinin sonuna kadar bir yere ayrılmıyor – ki genelde ağlıyorum. En beğenmediğim filmini bile yıldıza boğuyorum. Cannes Film Festivali’nde Grand Prix ile ödüllendirilen Juste la fin du monde, bana yine aynı şeyler hissettirdi. Perdede bu kez Fransız sinemasının en en iyi oyuncularından bir topluluk, hikayede bu kez bolca yüzleşme, bazen tek bir kelime etmeden söylenen yıllar dolusu sözcük vardı. Etkileyici, dokunan, acı ve gerçek bir film çekmiş yine Xavier Dolan. (Tek kusuru, o kör göze parmak, bu söylenmeyen sözler ve yapılmayan açıklamalarla ilerleyen filmi açıklayarak kendiyle çelişen birkaç saniyelik final imgesi.)

filmekimi - y

YOZLAŞMA | Hangi ülkede olursanız olun, devlet kurumlarının, polisin, siyasetçilerin, eğitim sisteminin, sağlık sisteminin vs. yozlaşmış olmasından yakınmak ne yazık ki ihtimaller dahilinde. Bu konunun üzerine iki farklı şekilde giden iki farklı türden Filmekimi filmi, Romanya’dan Bacalaureat ve İngiltere’den War on Everyone idi. Cristian Mungiu’nun filmi, yozlaşmış, adam kayırmacı, rüşvetle dönen sistemden kurtulmasını istediği kızının geleceğini kurtarmak için aynı sistemin bir parçası haline gelişini dramatik bir şekilde ele alırken, şakacı Britanyalı yönetmen John Michael McDonagh Alexander Skarsgård ve Michael Peña’lı, ABD’de çektiği komedi War on Everyone ile yozlaşmış iki polisin her türlü siyasi doğruluktan uzak, bol küfürlü, bol silah sesli macerasına odaklanıyor. Her ikisi de türünün başarılı temsilcilerinden, iyi yazılmış filmler.

Z-KUŞAĞI | Daha önce de sözünü ettiğim gibi, Filmekimi’nin en iyisi American Honey. İngiliz yönetmen Andrea Arnold’ın Amerikan gençliğini okyanusun diğer ucundan gelerek ABD’li bir yönetmenden daha iyi anlatabiliyor olması takdire şayan. Her bir oyuncusunun doğal, içten ve samimi performansıyla 3 saatlik süresini hissettirmeyen, herkesin kendini dünyanın merkezinde sandığı (ya da başka bir deyişle bir bok sandığı) ama aslında sıradan olduğu günümüzde gençliği en iyi anlatan filmlerden biri bu. Çok iyi bir müzik videosu izliyormuşsunuz hissini daima koruyan başarılı müzik seçimleri de alkışı hak ediyor. Z-Kuşağı’nın destanını yazıyor Andrea Arnold ve ekliyor: God is a cunt.

 

Bunlar dışında izlediklerim: Altın Palmiye’yi kesinlikle hak etmeyen I, Daniel Blake, Dardenne Kardeşler’in hayal kırıklığına uğratan filmi La fille inconnue, François Ozon’un hayal kırıklığına uğratan filmi Frantz.

Emre Eminoğlu

Magger, Kültür ve Sanat Blogger'ı
SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?