Bazı yerlerin, şehirlerin ya da insanların kendinize uğur getirdiğine inananlardarsanız, sanırım aynı kaderi paylaşıyoruz. Müzik dinlemenin hayal kurmak, konserlerin – festivallerin hayalperestlerin mağbedi olduğuna inanmak ve hayalperest olmak için çalışmak… biraz zor bir iş, çok fazla idealizm ve optimizm gerektiyor ama bazılarımızın genetik kodu baştan böyle yaratılmış sanırım, bizim dışımızda ilahi bir karar…

Radiohead

16 yaşımdan beri bana hayal kurmamı sağlayan grupların konserlerine gitmek için didiniyordum. Kendi ülkemde, kendi arkadaşlarımla konserleri izelemek hayalimin bir kısmı 2000’li yıllardan sonra gerçekleşti, bunu sağlayan diğer hayalperestlere teşekkürlerimi sonraki bir yazıya saklıyorum. Bu yazının girişinde belirttiğim gibi bazı yerler bana uğur getirmiştir. İtalya’ya gidişlerimin hiçbiri özellikle bir grubu izlemek için olmadı ama üç ayrı ziyaretimde en sevdiğim üç grubun konser tarihlerini yakalama şansım oldu.. U2, Coldplay ve Radiohead… Son saydığım grup da bu dizinin ilk ve sanırım en çarpıcı parçasıydı…

Floransa yolcuğu öncesinde acaba şansımıza bir konser olur mu bu Haziranda diye modern mucize internet üzerinde araştırma yaparken 21-22 Haziranda Radiohead’in şehirde olacağını okudum. Henüz büyük bilet portalları her konserin satışını online yapmıyorlardı ve bu konser için şehirde bilet alınabilecek tek fiziki mekan olduğunu gördüm, galiba kapısına dayanana kadar biletlerin bitmesi korkusuyla 4-5 hafta geçirdim, ömrümden 1 yıl kadar eksilttiğini düşünüyorum.

Şehre birlikte gittiğim iki can ciğer arkadaşımdan birini de konsere gitmek için ikna ettim, diğeri ise moda işlerine fazla gömülmüş olduğundan indie-rock gibi bir konunun umrunda olmadığını çok defa bana izah etti. Biletleri aldıktan sonraki enerji patlamamdan olsa gerek, Radiohead’i pek tanımayan ama aynı dil kursunda bulunduğumuz Amerikalı birkaç arkadaşımız da bilet almaya karar verdi… Konserlere insan çekmeye açık bir kabiliyetim olduğunu perçinleyen bu olayı da huşu ile yaşadıktan sonra sonsuz bir huzur gecesi geçirdim. Biletleri almıştık…

Konser mekanı Santa Croce Medyanı’ydı. İhtişamlı bir tarih ve muhteşem bir katedral oturduğumuz evden sadece birkaç yüz metre uzaktaydı. Bu yüzden 21 Haziran’da mekana arkadaşım Batu ile bir tur atmaya gittik. Portatif tribünler hazırdı, meydana giriş artık biletliydi ama kapıdaki görevlilerle sohbet etmeye fırsatımız oldu.

İlk gün çalınan şarkıların çoğunu oturduğumuz evden duydum, ses banyodan daha iyi geldiği için sanırım 2,5 saat kadar banyoda kalarak, ev arkadaşlarımın haklı teessüflerini aldım… “Bones”un çaldığına emindim ve eğer ertesi gün çalmazlarsa ikinci gün tercihim için kafamı duvarlara vurmaktan korkarak bekledim. (Ve evet çaldılar!)

Konser günü nasıl geçti hatırlamıyorum… Maalesef Türk müzikseverlerin beynine işlenen konsere fotoğraf makinası götürürseniz bitersiniz, sizi konsere almazlar hatta sınırdışı ederler mantığıyla yanımıza makina almadığımız için çok üzülüyorum.

Ve sonunda konserdeyiz… Sahne katedralin hemen önüne kurulmuş ve Santa Croce Katedrali tüm heybetiyle arka planda yer alıyor, sahnenin basitliği ve mütevaziliği de Radioheah’e yakışır halde… Zaten seçilen mekan yeterince etkileyici… Başlıyoruz… “Optimistic”

Radiohead

Henüz “Kid A” yayınlanmamış ama ilk şarkı ile birlikte yeni albümden çokça şarkı geleceğini biliyorum. Kendi favorim “The Bends”den mümkün olduğuna şarkı gelecek diye umuyorum, zira ilk şarkıdan da anladığım kadarıyla Radiohead, “OK Computer” sonrası deneysel yeni yollara sapmaya devam edecek gibi. Ve ikinci şarkı “Bones”… Güçlü bas ritimleri kalp atışı gibi geliyor, tüm samimiyetimle Tanrı’ya bu şarkı çaldığı için tekrar dua ediyorum, ilahi adalet, bir kez daha… “Karma Police” ile birlikte binlerce kişi tek ses ve yürek oluyor. “Street Spirit”, “My Iron Lung” gibi şarkıların arasına Kid A’den çıkan ve ileride bir stadyum fenomenine dönüşen “The National Anthem” eşlik ediyor.

Thom Yorke by TimothyCochrane.comThom Yorke çok farklı bir solist, Mick Jagger ya da Bono gibi tüm seyirciyi avcuna alıp havalandırma gibi bir etkisi yok, daha doğrusu amacı da yok. Sanki küçük bir kulüpte şarkı söylermiş gibi gözlerini kapatıp söylüyor şarkılarını… ama her gözünü açışında şarkılarına olan inancını ve tukusunu görebiliyorsunuz. Sanırım onu diğer birçok fenomen solistten ayıran en büyük fark da bu, her zaman bir ozan gibi olması, aynı Bob Dylan gibi…

Şu ana kadar inanamadığım bir diğer konu da, özellikle tüm yeni şarkılarda çok sayıda efekt olmasına karşın Radiohead bunları pre-recorded (önceden kayıtlı) şekilde PA’lerden veya synthesizer’lardan vermiyor, tüm efektler aynen stüdyodaki gibi özellikle gitarist Greenwood tarafından sahnede yapılıyor. Eski ozanlar nasıl çalıp söylüyorsa modern ozanlar da o yolda gidiyorlar… Gerçek müzisyenler… Gerçek hayalperestler…

İlk bölüm “Airbag”, “Just” ve “Everything in its Right Place” ile bitiyor. Yanımızdaki Amerikalı arkadaşlarımızdan biri biraz fazla içki içmiş sanırım, yere eğilmiş duruyor ve o anda nasıl olduğunu anlayamadığım şekilde önümüzdeki altı kişilik İtalyan gruptan biri yanlışlıka diziyle kafasına vuruyor. Eyvah diyorum, tipler pek tekin değil. Daha ikinci şarkıda t-shirtler çıkmış ve içki de sürekli onlara eşlik etmiş… Ama şaşırtıcı biçimde çok nazikçe özür diliyor, konserden konuşmaya başlıyor. Ve bir de o yaz Fiorentina ile anlaşan İmparator Terim’den… İtalyan ve Türkleri bir araya getirmenin en büyük zararı her zaman her yerde politika ve futboldan konuşabilirler, örnek Radiohead konserinde ben, Batu ve altı kişilik İtalyan gladyatör ekibi…

Encore’da “Lucky”, “Pyramid Song”, “The Tourist” – pembe derili tüm gün Floransa’da gezinen İngiliz turistlere ithaf ediliyor –  ve “Paranoid Android” var. Büyük istek üzerine de “Bullet Proof… I Wish I Was” ile konser bitiyor.

Konser sonrası için anlatılacak pek bir şey yok. Şu 2,5 saatin beni başka bir yere taşıması ve sadece müzik ve hayaller üstüne düşündürtmesi bile yeterli. Bir nevi meditasyon olduğunu fark ediyorum. İçten içe benle geldiği için Batu’ya teşekkür ediyorum ve bu ilahi mekanda Tanrı’ya müziğin hayatımda kalması, bana verdiği idealizm ve heyecanı her zaman koruması için dua ediyorum. Fazlasıyla duygusal oluyorum, şimdi yazarken bile. Çünkü çoğu insana komik gelse bile müzik bizi birleştiriyor, kim olursak olalım ve nerden gelirsek gelelim.

Bunu çok iyi başaran az grup var ve Radiohead onlardan biri. Ozanların izinden giden, melankolik, idealist ve sürükleyici… Ben de umarım tekrar bir Radiohead Konseri’ne sürüklenirim… İlahi şekilde, yeniden.

Thom Yorke fotoğrafı: TimothyCochrane.com

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?