Hale Albayrak ile: Bir Eseri Okumak Üzerine
Küratörlüğünü Hale Albayrak’ın üstlendiği “Okunamayan”, nisan ayında sanatseverlere buluştu. Türk Dili ve Edebiyatı kökenli Albayrak; ilk küratörlük deneyimini Amsterdam’daki Van Eesteren Museum’da edindi, ardından yurt içinde çeşitli sergilerde bağımsız küratör olarak çalıştı. Şu an sanat felsefesi alanında, imaj felsefesi konusunda yüksek lisans yapıyor. Ben de sergiyi onunla gezdim. Şimdi sohbetimizi sizinle paylaşmak istiyorum.
“Okumak, metnin içinde sabit duran anlamı çözmek gibi bir şey değil gözümde; tarihsel, toplumsal ve kişisel bağlamlarla birlikte sürekli dönüşen bir eylemlilik hâli.“ diyor Hale Albayrak. Yazı dediğimiz şey aslında çok eski bir kandırmaca. Bir işaret koyuyorsunuz, karşınızdaki o işareti görüyor ve zihninde bir şeyler canlanıyor. Canlandığını sanıyor. Oysa o canlanma sizin zihninizde değil, onunkinde gerçekleşiyor; sizin koyduğunuz işaretle ilişkisi ancak bir anlaşma meselesi. Paleograflar bunu yakından bilir muhtemelen; bir metnin orijinaline(!) ne kadar yaklaşırsan, o kadar çok kâtibin eli, yorumu, o günkü anlayışı karşına çıkar. Göstergebilim de bunu söyler; gösterge ile gösterilen arasındaki bağ keyfî, kırılgan ve her zaman müzakereye açık.
Bir galeriye giriyorsunuz, önünüzde bir metin var gibi hissediyorsunuz; yaklaşıyorsunuz, okuyamıyorsunuz. Geriye yalnızca bir his, belli belirsiz bir iz kalıyor. Karaköy Fransız Geçidi’ndeki Black Light Gallery’nin ikinci sergisi “Okunamayan” bu soruyla açılıyor: “Yazı elinden alındığında geride ne kalır?” Zeynep Akman’ın sineklerle yazılmış fermanı, Yunus Aras’ın hiç kurulmamış bir uygarlığın yazısını andıran volkanik yüzeyi, Enis Malik Duran’ın adlandırmanın tarihini gökyüzüne yazan enstalasyonu, Mehmet Sinan Yücel’in gazete turşuları ve Merve Zeybek’in mozaik nokta dizileri… Beş sanatçı, beş farklı dil… Ve hiçbiri okunamaz.
Hale Hanım, bu sergi nereden çıktı? Fikrin kaynağını merak ediyorum.
Galerinin ilk sergisinden, “Gelenek: In Progress”ten iham aldığını söyleyebilirim. Bu sergi, on altı geleneksel sanatçının işlerinden oluşuyordu; hepsi geleneksel teknikleri kullanarak güncel üretimler yapıyorlardı. Geleneksel sanatların tamamı yazı üzerine kurulu. Hat, minyatür, tezhip, ebru, cilt… Bunlar yazma eserler etrafında şekillendikleri için zaten kitap sanatları olarak geçiyor. Minyatür de aslında illüstrasyon; altta metin var, onu görselleştiriyor. Ebru cildin iç kapağını süslemek için çıkmış, şimdi onları tabloya dönüştürüp duvara asıyoruz. Tezhip ise sayfa kenarlarını veya yazıyı süslemek için var.
İlk sergideki bazı sanatçılarda ise bu kitap sanatlarını güncele taşırken yazıyla oynama eğilimi vardı. Ana elementi, yani yazıyı, sayfadan çekip alıyor; satır, boşluk, sayfa gibi taşıyıcı unsurları ise estetik ve anlam taşıyan öğelere dönüştürüyorlardı. Tam da bu müdahale beni çok cezbetti. Zeynep Akman’ın böceklerle, Merve Zeybek’in ise mozaik parçasını andıran minik karolarla “yazıyor” olması özellikle ilgimi çekmişti ki zaten ikisi de bu sergide yer almaya devam etti. Bu sanatçıların üretim pratikleri bana yapı-sökümün estetik olarak somutlaşmış bir hâli gibi göründü. Bu nedenle ilk serginin etkisinin büyük olduğunu söyleyebilirim.
Ama tabii, Edebiyat bölümünde geçirdiğim lisans yılları da bunun önemli bir parçası. Göstergebilim, post-yapısalcılık, hermenötik ve çağdaş edebiyat kuramları üzerine okumalar yaptığım, hocalarımla akademik olarak tartışmaya devam ettiğim bu konular zaten uzun süredir gündemimdeydi. Bu tartışmaların bir sergiye dönüşmesi ise biraz bu ilham sayesinde oldu.

Sergi adı “okumak” eylemini doğrudan merkeze alıyor. Okumayı nasıl tanımlıyorsunuz?
Okumayı çoğu zaman alfabetik yazıya ve yalnızca zihinsel bir eyleme indirgeme eğilimindeyiz. Oysa burada okumaktan kastım daha geniş bir şey, “bedenli okur”un yazıyla kurduğu bir etkileşim ve ilişkilenme biçimi.
Herhangi bir metni okuduğumuzda da aslında yazarın niyetiyle tamamen sabitlenmiş kapalı bir yapıyla karşılaşmıyoruz. Her okuma, metni bir anlamda yeniden yazıyor. Çünkü okur hiçbir zaman nötr ve objektif bir bakışla okumuyor. Bedeniyle, algısıyla, kültürüyle, hafızasıyla, deneyimleriyle metne belirli bir konumdan yaklaşıyor ve onu oradan yorumluyor. Aynı metnin farklı insanlarda bambaşka çağrışımlar yaratabilmesi de bundan.
Mesela 6 Şubat Depremi’nden sonra “enkaz” ya da “yıkıntı” kelimeleri çok daha ağır anlamlar taşımaya başladı. Ya da 7 Ekim’den sonra karpuz ve kefiyye gibi sözcükler ve imgeler Filistin direnişiyle çok daha güçlü biçimde ilişkilendiriliyor. Yani okumak, metnin içinde sabit duran anlamı çözmek gibi bir şey değil gözümde; tarihsel, toplumsal ve kişisel bağlamlarla birlikte sürekli dönüşen bir eylemlilik hâli.

Enis Malik Duran’ın Silsile serisiyle açılıyor sergi. Yıldızlardan meleklere uzanan bu hikâyeyi anlatır mısınız?
Silsile, yazının nasıl oluştuğuyla ilgili bir kültür tarihi meselesi; adlandırmanın nasıl başladığını, o sürecin nasıl işlediğini anlatıyor. Altı parçadan oluşuyor ve alt bölümdeki iki raf Orta Çağ Hristiyan keşişlerin İncil’i çoğaltırken kullandıkları okuma masalarından ilhamla yapılmış. Hepsi o hikâyenin ayrı bir safhası; birbirini izleyen bir akış var.
En başta gökyüzüne bakıyoruz, dolaysızca, organik bir biçimde. Karanlık gökyüzünde bazı yıldızlar daha çok parlıyor; onları seçip ayırıyoruz, bir şekle benzetiyoruz. Bir kategori kuruyoruz, örüntü çıkartıyoruz. Sonra ona bir isim koymamız gerekiyor, yani artık parmakla göstermeyle yetinmiyoruz. O isim konulduğu anda her şey değişiyor. Adlandıran kişi, o bilginin hükmedici gücüne dönüşüyor. Varlığı kuşatmanın en etkili yolu bu zaten; sınırlarını çizmiş, ne olduğuna karar vermiş kişi oluyorsun. Zamanla nesnenin kendisiyle onu temsil eden kelime arasındaki mahiyet farkı kayboluyor. Örneğin; elma ile “elma” kelimesi, bir ve aynı gibi, aralarında hiçbir fark yokmuş gibi geliyor oysa bambaşka şeyler.
Çalışmanın ilerleyen bölümlerinde referans artık doğanın kendisi değil, kitaplara aktarılmış bilgi haline geliyor. Gözleme dayalı bilgi, zamanla kültürel ve siyasal bir otoriteye dönüşüyor. Rahlede sergilenen son parçada ise gökten bir melek kitap indiriyor. Adlandırmanın nasıl kutsalla iç içe geçtiğini orada görüyoruz. Sergi bu eserle açılıyor; sonraki işlerde adlandırma kayboluyor, yazı yok artık. İzleyici o varlığı nasıl “okursa” öyle.

Hemen karşısında Merve Zeybek’in işleri var.
Evet. Merve Zeybek, sayfanın taşıyıcı unsurlarını kullanıyor; satırlar, boşluklar, sayfa… Ama yazıyı kullanmıyor. Onun yerine küçük küçük nokta nokta, mozaik gibi, kod gibi bir form üretiyor. Uzaktan bakınca bir şeyler yazıyor gibi görünüyor; yaklaşınca okunamadığını anlıyorsun. Örneğin Kelimeler Uçup Gittiğinde eserinde uçan kuşlar ve kesik kesik satırlar var; bende özgürlük üzerine yarıda kesilmiş bir diyalog gibi açılıyor. Kelimeler Yitip Gittiğinde ise noktacıklar çok yoğun; aşağıya doğru simsiyah bir kütleye dönüşüyor. Uzamış bir konuşma ya da hiç okumak istemediğimiz bir ayrılık mesajı gibi.
Hemen yanında bir de Kutsal Kitap eseri yer alıyor. Hangi kutsal kitap olduğu belirsiz; ikiye açılmış anıtsal bir formu var. Kutsal metni en sabit, değiştirilemez metin olarak düşünürüz. Ama ortada bir metin olduğu sürece sonsuz farklı yorum çıkıyor. Onlarca farklı mezhep ve dinî görüş var. Hepsi aynı metnin farklı okuma pratiklerinden geliyor. En dokunulmaz sandığımız metin bile bize bu kadar çok anlam olanağı sunuyor. Hangi niyetle yola çıkıyorsan, örneğin onu yalanlamak için okuduğunda yalanlamaya yarayacak şeyler buluyorsun, inanmak için okuduğunda ise inancını yoğunlaştıran şeyler buluyorsun. Sonuç olarak kutsal kitabı sabit, okunabilir ve kapalı bir metinden ziyade; katmanlı, tarihsel, toplumsal, mekânsal ve deneyimsel bir yapı olarak ele alıyor.

Ardından Zeynep Akman’ın işleri ile karşılaşıyoruz. Zeynep Hanım, buradayken sergideki çalışmalarınızı sizden dinleyelim?
Zeynep Akman: İlk iş Ferman. Ferman daha çok güç ve otoritenin metni olarak biliniyor; padişahın emirlerini, uyulması zorunlu sözlerini taşıyan bir belge. Bu işte tanıdık harfler yok, onların yerine uzaktan yazı zannettiğimiz, harf taklidi yapan sinekler var. Bu dayatmanın, özgürlük alanımıza yapılan saygısızlığın rahatsızlık hissini aktarmak istedim. Okuyamıyoruz ama bize his olarak geçiyor; yazılı bir metin yerine sanki duyduğumuz bir metin gibi. Sineklerin vızıltısını duyuyoruz, bedenimize dokunuşunun yarattığı kaşıntı hissini. Tüm bunlarla birlikte fermandaki duyguyu aktarmak istedim.
Hale Albayrak: Sineğin rahatsız ediciliğiyle birlikte bir de geçiciliği yansıtan bir tarafı var. Çabuk gelip geçen bir böcek ama dünyada insan ölümüne en çok yol açan hayvan olarak kabul ediliyor. Ve fermanda da bunu görüyoruz; zamanında yüzlerce kelle almış, ona uymayanlara en ağır cezaları vermiş bu kadar güçlü bir metnin bugün hiçbir hükmü kalmamış. Kutsal metin gibi gördüğümüz, dokunulamaz sandığımız metinlerin bile ne kadar gelip geçici olduğunu, o dönemde yaşayanlar için ne denli tedirgin edici bir metin olduğunu düşününce, şimdi bizim nezdimizde tarihî bir veriden öteye geçememesi ayrıca çarpıcı.

|Zeynep Akman, Kebikeç, 2026, Deri cilt kapak üzerine mürekkep ve 12,18, 22 ayar altın I Fotoğraf: Black Light Gallery
Ferman’ı Kebikeç, Metnin Örgüsü ve Benlik Bahçesi takip ediyor.
Zeynep Akman: Evet, Kebikeç kelimesi pek çok kişiye yabancı değil zaten. Orta Çağ el yazmalarında kitapları böceklerden korumak için kapağa yazılan tılsımlı bir kelime. Ne anlama geldiği, neyi karşıladığı tartışmalı; düğün çiçeği denen bir bitki de olabilir, Hindi mitolojisinde böceklerin şahı denen bir böcek de. Ben çiçekle temsil etmeyi seçtim; etrafında kitap bitleri ve farklı böcekler var. Kelimelerin yok olmasını, buna rağmen direnmeyi anlatıyor. Yine sineklerle oluşturduğum bir metin.
Metnin Örgüsü‘nde örgüler, örümcek ağları ve hâlâ örülmeye devam eden canlı bir yapı var. Bir metnin sürekli örülmeye devam eden canlı bir yapı olduğunu anlatmak istedim. Bakıldığı yere, ipin ucunun tutulduğu yere göre anlam kazanan; okuyan kişinin o ana kadar biriktirdiği verilerle, o anki duygularıyla tekrar tekrar örülen bir şey. Tıpkı bir harfin yanındaki harflerle anlam kazanması gibi, kelimeler arasındaki boşluklara da okuyucu kendi ipliğiyle dahil oluyor. Metin, yazan kişinin elinden çıkmış sabit bir şey olmaktan çıkıyor.
Benlik Bahçesi‘nde ise yazı gibi o ritimde, satırlar üzerine dizilmiş çiçekler var; çiçeklerin üzerinde gözler. Hem gözlemleme hem gözlenme üzerinden bir gerilim kuruyor. El yazmalarında nokta işlevi gören duraklara denk gelecek yerlere çiçekler yerine tohumlar koydum. O tohumlar potansiyeli temsil ediyor; etrafındaki çiçeklerle aynı ritme dahil mi olacak, bambaşka bir şeye mi dönüşecek, yoksa yok mu olacak? Hem bilinmezlik hem potansiyel.

Sergi alanının orta yerinde ters çevrilmiş kavanozlar var. “Okunamayan” sergisiyle ilgili ziyaretçilerinizin sosyal medya paylaşımlarında olmazsa olmaz bu kavanozlardı…
Evet, çünkü çok tanıdık bir his bu aslında. İçinde gazete parçaları olan turşu kavanozları, Mehmet Sinan Yücel’in işi. Sergideki diğer eserler çoğunlukla kült metinlere referans verirken, hayatımıza çok daha geç girmiş bir metin formunu, gazeteyi sergi mekânının ortasına taşıdık. Gazeteler de bilgiyi öğrenmek, yaymak ve kayıt altına almak için kullanılan en önemli araçlardan biri oldu ve ona da kutsal metne benzer bir tutum geliştirdik; orada yazılanların doğru bilgi olduğuna dair içgüdüsel bir kabul vardı. Ama gazetenin şöyle bir özelliği var: Ertesi gün yeni sayı çıkıyor ve bir önceki tedavülden kalkıyor. Hep yeni bir gelişme oluyor, öncekini yanlışlayan bir şey çıkıyor. Dijitalleşmeyle bu çok daha hızlandı. Sabah gazete almanın rutin olduğu dönem artık bir nostaljiye dönüştü.
“Turşusunu kurmak” deyiminden geliyor zaten; işlevini yitirmiş ya da gereğinden fazla değer atfedilen şeyleri anlamsızca saklamak. Burada da bu fikir somutlaşıyor. Geçici bilgi, korunma isteğiyle cam kavanozların içine sıkıştırılıyor. İçinde nohut, dereotu, sarımsak, sirke, tuzlu su ve eski gazete parçaları var. Gerçek turşu tarifiyle hazırlanmış yirmi kavanoz bunlar. Artık kimsenin dönüp okumayacağı bilgiler, turşusu kurularak saklanıyor. Üzerlerindeki tarih damgaları da farklı zamanları üst üste bindiriyor; sanki zaman durmuş gibi, hepsi aynı kavanozun içinde birikiyor.

Hemen yanında siyah rahleye konulmuş siyah bir kitap var. Bu kutsal bir kitap mı?
Aslında doğrudan bir metne referans vermesi amacıyla yapılmış bir iş değil; altındaki rahleden ötürü öyle algılanması çok normal tabii. Çünkü rahle, zamanında okumayı kolaylaştırmak, kitabın yerden yüksekte ve daha rahat okunmasını sağlamak için kullanılan işlevsel bir eşyayken, zamanla bizde kutsallıkla ilişkilenen sembolik bir nesneye dönüşmüş. Bu da eski ve işlevsel nesneleri kutsallaştırma eğilimlerimizle ilgili biraz.
Bu eserin adı Zımpara Defteri zira tüm sayfaları zımparadan yapılmış. Kimisi dokunmak istemiyor, huylanıyor o yüzeyden. Üzerinde hiçbir şey yazmıyor, yazmaya uygun bir yüzey de sunmuyor zaten ama sadece bu malzemeyle bile anlam taşıyor. Zımparanın pürüzleri giderici, aşındırıcı, şekillendirici etkisi var; bu anlamda kutsal kitaplarla bağ kurulabilir. Çünkü biz kutsal metinlere diğer herhangi bir metin gibi bakmayız, okurunu şekillendirme iddiası vardır bu metinlerin. Kendi misyonu doğrultusunda şekillendirmek, arındırmak ister. Eserin, zımparanın işlevi üzerinden bu metinlerin misyonuna gönderme yaptığı söylenebilir.

Serginin en görkemli eseri, Yunus Aras’ın U-kroni II (k-t-b) adlı mekâna özgü bir yerleştirmesi. Sergi öncesinde galeri mekânında üretilen ve 2 metrelik üç parça içi kum dolu ahşap çerçeveden oluşan bu yerleştirme ilk bakışta gerçekten arkeolojik bir buluntu ya da kazı alanından çıkarılmış bir parça gibi görünüyor.
Evet, bu eser; volkanik kum, ahşap ve pirinç dökümlerden oluşuyor ve referansını kroniklerden, yani olayları zaman sırasına göre kaydeden eski uygarlıklara ait tarihsel metinlerden alıyor. Kronikler, olanı seçer, sıralar ve yazı aracılığıyla kalıcı hâle getirir. Bu yönüyle zamanın hafızasını oluşturan yapılar olarak düşünülebilir. Babil kronikleri ise, yazının ortaya çıktığı coğrafyayla kurduğu ilişki nedeniyle bu geleneğin önemli örnekleri arasında yer alıyor.
Tarihsel olarak, ne kadar eskiye gidersek o bilginin o kadar doğru veya eksiksiz olduğuna dair bir doğal tavrımız var. Oysa o dönemlerde yazılan metinler de belirli bir iktidarın bakışıyla şekilleniyordu. Hükümdarlar, firavunlar, krallar; kim iktidardaysa yazıyı da onlar yazdırabiliyordu. Halkın okuma yazma bilmesi ise esasen matbaanın icadından sonra hayatımıza giren bir olgu.
Aras da tam bu noktada, yazının ve özellikle ana akım tarih yazıcılığının tezleri üzerine bir sorgulama açmak için asemik yazıyı kullanıyor. Asemik yazı; semantik, sözdizimi ya da gramer kuralları içermeyen, harf benzeri şekillerle dili sanatsal bir ifade aracına dönüştüren bir form. Yıkılmış uygarlıkların alfabelerini andıran ama hiçbir şey söylemeyen, belirli bir dil sistemine ait olmayan yazılar bunlar. Aras da bu müdahaleyle (asemik yazıyla) kroniğin temel işlevini askıya alıyor. Zamanı kaydeden bir yapı kurmak yerine, zamanın kaydını mümkün kılan düzeni bozuyor.
Yani o zamanki yazılı metinler de bir anlamda kurgu olabilir.
İçerik olarak evet. Biz tarihi büyük ölçüde kralların tarihi olarak okuyoruz. Üstelik bir metinde yazılanlar kadar metnin gizledikleri de bize çok şey söyler. Örneğin eski yazıtlarda kadınlar nerede, işçiler nerede, ne yapıyorlar, ne kadarını biliyoruz? Marksist, feminist ve postyapısalcı yaklaşımlar, ana akım tarih anlatısının dışında alternatif tarih yazımı biçimlerinin gelişmesinde etkili oluyor. O toplumda işçiler ne yapıyordu, kadınlar nasıl yaşıyordu gibi sorular soruluyor. Bir yerin toplumsal dokusunu anlamak için hükümdarın hayatını bilmek aslında hiçbir şey söylemiyor; yalnızca üst sınıfın yaşam pratiği ya da kralın siyasi başarıları, savaştaki üstünlükleri hakkında bilgi sahibi oluyoruz. Bu eserde de biçimine bakınca sanki tarihî bir kaynak, bir kitabe ya da yazıt gibi hissettiriyor; sanki okunabilir ama biz dilini bilmediğimiz için okuyamıyormuşuz gibi. Otoritenin elindeki en önemli güçlerden biri yazma, yazdırma ve bunu dolaşıma sokma gücü. Aras, burada, yazının hâkimi olanlardan bu gücü elinden alma cesaretini gösteriyor.
Bu sergiyle ziyaretçide ne bırakmak istiyorsunuz?
Herhangi bir metinde anlamın sabit olmadığını, yazarın niyetinden bağımsızlaşabildiğini düşündürüyor bana. Ziyaretçilerde kalmasını isteyeceğim fikir de bu olurdu. Çünkü bir metin dolaşıma girdikten sonra artık yalnızca onu yazanın değil, onu okuyan herkesin müdahalesine açılıyor. Her okuma eylemi aslında metni yeniden kuruyor; dolayısıyla biz okuduğumuz her şeyi bir ölçüde yeniden yazıyoruz. Anlam dediğimiz şey de tek ve kapalı bir yerde durmuyor, okurla birlikte sürekli yer değiştiriyor. Bu yüzden en nesnel, en yoruma kapalı sandığımız metinler bile (bir yasa metni, bir yazıt, tarihsel bir belge) düşünüldüğünden çok daha geniş bir yorumlanabilirlik potansiyeli taşıyor.
Bunu gündelik hayatta da görüyoruz; iki üç kelimelik bir mesaj bile farklı anlaşılabiliyor. Peki yazının bu denli gerilediği bir çağda sergi ne söylüyor?
Okuma ve yazma eylemlerimiz giderek azalıyor. Artık neredeyse hiç kalem kullanmıyoruz, klavyeler daha çok işlev görüyor. Enformasyonu, daha çok imajlar üzerinden dolaşıma sokuyoruz. Reels videoları, TikTok akışları ya da tek bir görsel çoğu zaman uzun bir metinden daha hızlı anlam üretiyor. Yazı sabır ve süreklilik isterken, imaj hızla tüketilebiliyor.
Görünen o ki nasıl okumayı öğrendiysek, artık imajları da doğru okuyabilmemiz gereken bir çağa girdik. Çünkü yazı yüzyıllar boyunca anlamı kaydeden ve otorite üreten bir araçtı. Şimdi ise imajın hâkim olduğu bir dünyada anlam daha akışkan ve kırılgan. Bir zamanlar yazıyı bilenlerle bilmeyenler arasında nasıl bir ayrım varsa, şimdi de dijital dili kurabilenlerle onu yalnızca tüketenler arasında benzer bir ayrım oluşuyor gibi algoritmayı yazanlarla o akışın içinde sürüklenenler arasındaki farka benziyor bu.
Sergi tam da o ikisi arasında duruyor o zaman.
Tam olarak. Yazıya da tam anlamıyla girmiyor, saf imaj da değil; ikisinin arasında bir yerde. Buradaki sanatçıların hepsi bir fikrin sanat eserinde nasıl somutlaşabileceğini arıyor, o sorunun peşinde.
Hale Hanım, oldukça genç bir küratörsünüz. İlk serginiz Amsterdam’da, sonrakiler İstanbul’da oldu. Sıradaki durağı merak ediyorum.
Bu yaz için bir yurt dışı sergi projem var. Avrupa’da, göçmen bir sanatçının solo sergisi. Ama henüz netleşmedi, o sebeple detayları paylaşmakta temkinliyim.
Kapak Fotoğrafı: Black Light Gallery
İlginizi çekebilir: Arsty Magger’dan İstanbul Sergileri

Sümeyra Gümrah 








Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!