8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde, size ilham verici hikâyeleri ve kararlı mücadeleleriyle tarihe geçmiş beş kadından bahsetmek istiyoruz. Onları daha yakından tanımak isterseniz; bu muhteşem 5 kadının hikayelerini anlatan, film ve belgesel önerilerimize kulak verin.

Frida Kahlo | Frida (Julie Taymor, 2002)

1907 – 1954 yılları arasında yaşamış Meksikalı ressam Frida Kahlo, günümüzde halen büyük bir ilham kaynağı; üstelik sadece sanatıyla değil, tarzı ve düşünceleriyle de… Çocuk felci yüzünden bir ayağı sakat geçen çocukluğunun ardından 18 yaşındayken geçirdiği bir trafik kazasının ardından fiziksel acıyla dolu bir yaşam süren Kahlo, tüm bu zorluklara rağmen geçtiğimiz yüzyılın en önemli sanatçıları arasında anılmayı başarmış bir isim. Sanat yaşamının büyük çoğunluğunda dostu ve eşi Diego Rivera’nın gölgesinde bırakılsa da, hem bir kadın olmanın hem de Meksikalı bir kadın olmanın karşısına çıkardığı engelleri aşarak New York ve Paris’te sergiler açtı, Louvre koleksiyonunda yer alan ilk Meksikalı sanatçı olmayı başardı. Meksika kültürü ve mitolojisi, Latin Amerika doğası ve oto-biyografik figürleri bir araya getiren bir tarz benimseyen Frida Kahlo’nun eserlerini bugün sanatla ilgilenen herkes gördüğü anda tanıyabiliyor, eserleri halen müzayedelerde satış rekorları kırabiliyor. Sanatı dışında Frida Kahlo’yu önemli bir figür yapan, kadınlara biçilmiş güzellik normlarınının ve sosyal statünün dışına çıkan yaşam tarzı. Sanatçının yaşamı ve hikâyesine dair kapsamlı bir biyografi ve onun renklerini ve tarzını ödünç alan görsel bir şölen için 2002 tarihli, Salma Hayek‘in başrolde yer aldığı Frida filmini izlemelisiniz.

 

Julia Child | Julie & Julia (Nora Ephron, 2009)

1960’larda her alanda olduğu gibi aşçılık dünyasında da var olan erkek egemenliğine karşı mücadele veren, Fransız mutfağına çok uzak Amerikan kültürüne bu mutfağı sevdirmeye çalışan bir kadın Julia Child. Sadece mutfakta yarattıklarıyla değil, Fransız mutfağını A’dan Z’ye anlatan (ve bugün büyük bir kaynak olan) yemek kitaplarını yayınlatmak için mücadele veren Child’ın hikâyesi, 2009 tarihli Julie & Julia filminde kendisinden 50 yıl sonra yaşamış bir başka kadınınkiyle iç içe anlatılmıştı. Julia Child’ın yazdıklarından ilham alan Julie Powell, bir yemek blogger’ı. Gündelik yaşamının dertlerinden ve sıkıcı işinden biraz olsun uzaklaşmak için yemek yapma tutkusuna sarılmaya, Julia Child’ın izinden gitmeye ve onun 564 tarifini 365 günde denemeye karar veriyor. “Julie/Julia Project” adlı blogu kısa sürede bir fenomene, ardından da Meryl Streep (Child) ve Amy Adams‘ın (Powell) rol aldığı bu filme dönüşen Powell, en büyük gücü Julia Child’dan alıyor. Mutfakta harikalar yaratmak için biraz ilhama ihtiyacı olanlara duyurulur!

 

Jane Goodall | Jane (Brett Morgen, 2017)

1960’larda hiçbir bilim eğitimi olmadan Afrika’ya gitme hayalleriyle yanıp tutuşan bir genç kadınken, bugün şempanzeler konusundaki en önemli uzmanlardan kabul edilen Jane Goodall’ın hikâyesini anlatıyor Jane adlı belgesel. Goodall, 1960 yılında Tanzanya’daki bir millî parka, şempanzeleri doğal ortamında gözlemleyen ilk bilim insanı olmak üzere gidiyor ve bu yolculuk 55 yıl sürecek bir araştırmanın temellerini atıyor. Bugün Jane Goodall Enstitüsü‘nün ve Roots & Shoots adlı programın kurucusu olan Goodall’ın primatoloji ve antropolojiye katkıları devam ediyor. Kendisi aynı zamanda Birleşmiş Milletler Barış Elçisi ünvanına sahip. Film, National Geographic arşivlerinde saklı kalmış 100 saatlik görüntüleri ve Goodall ile o gün ve bugün yapılmış röportajları ustalıkla kurguluyor. Jane, insana, doğaya, ikisi arasındaki ilişkiye, bilime, doğa fotoğrafçılığına ve hepsinden önemlisi hayallerinize bakışınızı değiştirme gücüne sahip.

 

Billie Jean King | Battle of the Sexes (Jonathan Dayton & Valerie Faris, 2017)

Bu kez 1970’lerdeyiz, kadınlar birçok alanda olduğu gibi sporda da ikinci planda tutuluyor; örneğin bir turnuvada erkeklerin büyük ödülü, kadınların büyük ödülünün 8 katı olabiliyor. Tenisçi Billie Jean King, bu haksızlığa ve eşitsizliğe karşı verdiği mücadeleyle sadece spor dünyasında değil tüm kadın hareketinde önemli bir figür haline geliyor. Billie Jean King’in mücadelesinin en önemli parçalarından biri, 1973 yılında televizyonda izlenen en büyük spor olayına dönüşen bir tenis maçı. Billie Jean King ve Bobby Riggs‘in bu karşılaşması, bir kadın ve bir erkek sporcuyu karşı karşıya getirdiği için spor tarihinde “Cinsiyetler Savaşı” olarak geçiyor. İşte bu mücadeleyi, maçın öncesinde yaşananları ve maçın perde arkasını anlatan Battle of the Sexes, iki sporcunun mücadelesi ve özel yaşamları üzerinden dönemin (ve bugünün) eşitsizliklerini gözler önüne seriyor. Billie Jean King’in karşı karşıya kaldığı zorluklar halen geçerli, bu yüzden onun kararlı tavrının bugün de birçok kişiye ilham vermesi için hiçbir engel yok.

 

Katherine G. Johnson, Dorothy Vaughan ve Mary Jackson | Hidden Figures (Theodore Melfi, 2016)

1960’ların ABD’sinde siyahi olmanın da, kadın olmanın da insanların karşısına çıkardığı birçok engel, birçok zorluk olduğunu okuduklarımızla, izlediklerimizle gayet iyi biliyoruz. Peki ya siyahi bir kadın olmak? Katherine G. Johnson, Dorothy Vaughan ve Mary Jackson, tüm bu zorluklara rağmen NASA’da birçok başarıya imza atmış 3 kadın matematikçi / mühendis. Erkek egemen bir ofiste ve endüstride bir kadın olarak sesini duyurmaktan ırkçılığa kadar tüm engelleri zekaları, fikirleri ve azimleriyle aşan bu 3 kadının hikâyesi, aynı yıl içinde hem bir kitaba hem de bu kitaptan uyarlanan bir filme, Hidden Figures‘e konu oldu. ABD ve Rusya’nın oldukça çekişmeli geçen Uzay Yarışı sırasında NASA’yı ileriye taşıyacak fikir ve teknolojilerde emeği geçen ve sırasıyla Taraji P. Henson, Octavia Spencer ve Janelle Monae tarafından canlandırılan bu üç isim, bugün halen çeşitli mesleklerde ikinci sınıf çalışan muamelesi görebilen kadınlar için büyük bir ilham kaynağı.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN