İşte Böyle Oldu: Sonu Başından Belli Olan Bir Roman
“Yazı masasının çekmecesinden tabancayı aldım ve ateş ettim. Alnının ortasına ateş ettim…” Sonu başından belli olan bir roman. Bu sade ve çarpıcı girişle anlatıcı kadın, kocasını öldürdüğünü itiraf ediyor ve sonrasında okurla birlikte geriye doğru bir yolculuğa çıkıyor… Ancak mesele sadece bir ölüm değil, ölümün gerisindeki suskunluklar, kırılmalar ve yaşamın içindeki çatlaklıklar. Beni fazlasıyla etkileyen bu roman, kadın olmanın sessiz yüklerine derinden ince ince odaklanıyor. Şimdi gelin hep beraber bu romanın neyi sorguladığına bakalım.

İtalyan edebiyatının güçlü ve sade sesi Natalia Ginzburg, İşte Böyle Oldu romanında okurunu, içe dönük ama çarpıcı bir anlatıyla baş başa bırakıyor. Ginzburg’un karakteristik yalın diliyle kaleme aldığı bu kısa roman, sıradan gibi görünen bir hayatın içindeki derin yalnızlıkları, sessiz çatışmaları ve zamanla değişen insan ilişkilerini gözler önüne seriyor. Ginzburg’un en çarpıcı yanlarından biri, sıradan hayatların içindeki acıyı, huzursuzluğu ve kırılganlığı büyük cümlelere ihtiyaç duymadan gösterebilmesi. Karakterler susuyor, çekiliyor, vazgeçiyor; ama bu sessizlikler romanın asıl sesi oluyor. İşte Böyle Oldu, sevginin, evliliğin ve aidiyetin zamanla nasıl şekil değiştirdiğini gösteren, zarif ama keskin bir roman.
Roman, küçük bir kasabada geçen, geçmişe dönük bir anlatıyla şekillenen bir kadının içsel yolculuğunu merkeze alıyor. Anlatıcı, başından geçenleri neredeyse hiç duygusal taşkınlık olmadan sanki sadece bir “durum”u aktarır gibi soğukkanlılıkla anlatıyor. Ancak bu yalınlık, anlatının etkisini azaltmıyor; tam tersine, okurun metnin altındaki duygusal derinliğe daha kolay ulaşmasını sağlıyor.

Evlilikleri başından itibaren dengesiz. Kocası ilgisiz, mesafeli ve zaman zaman zalim bir adam. Kadın bir yandan bu evliliğin içinde var olmaya çalışıyor, diğer yandan evliliğin getirdiği yalnızlık, iletişimsizlik ve sevgisizlikle mücadele ediyor. Zamanla kocasının başka bir kadınla ilişkisi olduğu ortaya çıkıyor. Bu ihanet, karakterin uzun süre bastırdığı duygularını yüzeye çıkaran bir kırılma anıdır. En acı vereni ise, hamileyken kocasının onu terk etmesidir.
Roman boyunca anlatıcı, yaşadıklarını ne dramatize eder ne de büyütür. Aksine, her şeyi sade, kısa ve dolaysız cümlelerle aktarıyor. Ama bu sade anlatımın altı, derin bir içsel çöküşle doludur. Karakter, zamanla hayal kırıklıklarıyla donmuş bir boşluğun içinde yaşamaya başlıyor. Bebeklerini kaybettikten sonra yaşadığı çöküntü, hem bireysel bir yas hem de bir kimlik yitimine dönüşüyor.

Romanın finali, başta verilen cinayet itirafının bir ‘neden-sonuç’ ilişkisi içinde yavaş yavaş aydınlatılmasıyla geliyor. Kadın, kendisine, bedenine, hayatına bu kadar kayıtsız kalan, ihanet eden, acı çektiren kocasını sonunda öldürüyor. Ama bu bir cinnet değil; sessiz bir iç hesaplaşmanın, on yıl süren bir duygu erozyonunun nihai sonucu. Bu yüzden Ginzburg’un romanı bir “suç hikâyesi” değil, aslında bir “kayıp hikâyesi”.
Bu kısa ama sarsıcı roman, okura şu mesajı bırakıyor: “Sessizlik her zaman barış demek değildir. Bazen en derin acılar, en çok susulan yerlerde birikir. Ve bir gün, işte böyle olur.” Nancy Sinatra’nın şarkısıyla sizleri yalnız bırakıyorum. “Bang bang, he shot me down, Bang bang, I hit the ground Bang bang, that awful sound, Bang bang, my baby shot me down”…
Kapak Fotoğrafı: Hatun Vera Altunöz
İlginizi çekebilir: Eylül Aytan’dan The Guest Üzerine
Hatun Vera Altunöz






Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!