Kaan Bulak ile: “Maison Lâle” Projesi Üzerine
İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından, Borusan Holding sponsorluğunda, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlenen 54. İstanbul Müzik Festivali, takipçilerini bu yıl da zengin bir programla karşılıyor. Festivalin bu yılki iki eser siparişinden biri olan ve İKSV Genç Sanatçı Fonu ile desteklenen “Maison Lâle” (Lale Evi) de modern şehir yaşamında şekil değiştiren ritüelleri ve gelecek olasılıklarını odağına alan hem işitsel hem görsel hem de düşsel bir çalışma olarak biz müzikseverlere uzun süre unutamayacağımız bir deneyim yaşatacak. Ben de bu kapsamda Maison Lâle’nin yaratıcısı besteci, piyanist, yapımcı olan ve müziğe sesin ötesinde, bir düşünme biçimi olarak yaklaşan Kaan Bulak ile projeye dair merak ettiklerimi festival öncesinde konuşma imkânı buldum. Klasik, çağdaş ve halk müziği repertuvarlarına hâkimiyetinin yanı sıra doğaçlama becerileriyle uluslararası alanda dikkat çeken Fransız soprano Sarah Aristidou eşliğinde, akustik çalgıların ve vokallerin imkânlarını elektronik olarak genişletecek zaman ve mekân algısını Theresa Maria Forthaus’un görsel anlatımıyla esnetecek bu benzersiz müzik deneyiminin 25 Haziran Perşembe günü saat 20.00’de Süreyya Operası’nda gerçekleştirileceğini hatırlatarak keyifli ve ilham veren okumalar dilerim.
54. İstanbul Müzik Festivali’nin bu yılki teması “Ânın İçinde” ve bu kapsamda bir soru yöneltmek isterim. Festivalin teması, müziğin geçici ama etkisi kalıcı doğasından yola çıkıyor. Program da dinleyicileri bu geçiciliği fark etmeye, anın içinde kalmaya ve müziğin zamanla kurduğu bağı yeniden düşünmeye davet ediyor. Peki şu sıralar sizin hayatla ve müzikle kurduğunuz bağ nasıl? Dünyada içinde bulunduğu savaş ve çatışmalarla dolu kaotik atmosfer, bu “ânın içinde” sizin ruh halinizi nasıl etkiliyor?
Müzik benim hep kaçtığım bir yer. Bulunduğum şehir, ülke ve çevrem değişse de müzik bana sürekli güven veriyor. Günüm ters gittiğinde piyano başında doğaçlama çalıyorum ve ters gitmiş her şeyi unutuyorum. Geçici bir an için olsa da dünyayı unutuyorum ya da belki de dünyayı gürültüsüz bir şekilde tekrardan hatırlıyorum. Geçmişin yorgunluğu ve geleceğin tedirginliği ortadan kalkıp o anın içinde kendimle barışık olabiliyorum. Bu sihirli hissi müziğim üzerinden dinleyicilerimizle paylaşmayı diliyorum.
Festivalin bu yılki iki eser siparişinden biri olan Maison Lâle (Lale Evi), müzik ve görsel anlatımı bir araya getiren bir sahne çalışması olarak izleyiciyle buluşacak. Eserin siparişinden fikir aşamasına ve bestelenişine dek olan süreci okurlarımız için paylaşabilir misiniz? Bu fikir zihninizde nasıl filizlendi? Ve en merak ettiğim nokta da eserin ismi neden “Maison Lâle”?
Cité des Arts Paris’teki komşum (film yönetmeni ve aktris Zahraa Ghandour) taşınırken bavuluna sığmayan bazı eşyalarını bende bırakmıştı. Bunların arasında bir otelden kalan bir sabun vardı. Üzerinde Maison yazıyordu ve bir lâle deseni vardı. Gözüme takıldığını fark edince “Orası var mı yok mu bilmiyorum ama kesin senin hoşuna gider.” demişti. Otelin kapanmasından bahsediyordu ama o anda aklımda kalan var olup olmadığı belli olmayan bir yerin hoşuma gideceğiydi. Sanki sadece rüyalarda var olan, adresi olmayan bir yer. Eserin bu boyutu belirlenince söz, vokal, dans ve görsel olmasının aklımda oluşan dünyayı anlatmak için anlamlı olacağını düşündüm. Söz ve müzik oluşurken bir yandan da görselleri hazırladık, bu sayede bitmiş bir esere görsel yapılması yerine, eserin her açısı birbirine bağlı bir şekilde oluştu. Eserin sonunda beliren salonda, Maison Lâle’de, dans çekimlerini seyrederken bir anda her fikrin birbirini desteklediğini ve yerine oturduğunu hissetmek çok güzeldi.
Maison Lâle, Anadolu’nun köylerinde kadim çağlardan beri ölüm ve yeniden doğum döngüsünü temsil eden mevsimsel törenlerden 17. yüzyılda bütün bir Avrupa’yı saran lale düşkünlüğüne uzanan tarihsel göndermeler taşıyıp bunlardan besleniyor. Bu iki referans noktasını aynı eserde bir araya getirme / iç içe geçirme fikri nasıl ortaya çıktı?
Mevsimsel bir dönüşüm doğada ölüm ve yeniden dirilme olarak her sene var. Anadolu’da kökleri Dionysos’a dayanan birçok törenler ve oyunlar var. Metin And’ın bu konudaki yazıları beni çok etkilemişti; sanki her oyunda bir opera sahnesi gizli gibi notlar alıyordum okurken. Diğer yandan Rönesans sonrası Avrupa’da daha doğmamış bir güzellik üzerinden yaşanmış spekülasyonu araştırdım. Geçiciliği bilinmesine rağmen abartı fiyatlara lâle kontratları yapılmış, tam bir güzellik peşinde çılgınlık oluşmuş. Lâle burada benim için bir metafor oluyor, sonsuz mevsimsel bir döngünün içinde sadece kısa zaman diliminde görülen değer yüzünden zamanı aşan özellikleri sanki unutuluyor. Bir lâleye dönüşmek benim için hem açmış hem açmamış çiçekteki değeri görebilmek hem ölmek hem yeniden dirilmek hem de içe dönebilmek demek. Günümüzde bu kutsallık barındıran çiçeğin ismini birine sarhoş olmuş anlamıyla denmesi ne kadar absürt değil mi? Hayatın ardındaki rüya dünyasına çekinmeden gidenler oralara bakmaya çekinenler için hep anlaşılmaz olduğundan belki de o kadar garip değil. Bu kavrama bakış açısının değişmesi ne güzel olurdu.
Eser, bir zamanların geçicilikle, fanilikle ilişkilendirilen güzellik anlayışına cisim veren lâleye günümüz dünyasında bir anlığına da olsa açabileceği yeni bir yer arıyor. Peki eserin bu yapısı, festivalin bu yılki teması olan “Ânın İçinde” ile nasıl özdeşleşip birbirini tamamlıyor? Ayrıca “ânın içinde” kavramının sizdeki karşılığı nedir?
Goethe’nin Faust’ta dediği gibi ana dur demek ve güzelliğini hissetmeyi unutmamalı. Ama o an ne zaman? Beklesem gelmez, beklemesem ben fark etmeden gelir gider. O an sanki hep mümkün ancak biz o ana ulaşmayı bilmiyoruz – aynı bu arayış eserimde işlenilen konu –. O an sadece gerçekten kendimiz olmayı öğrendiğimizde beliriyor.
Eserin ismi olan “Lâle Evi”nden hareketle bir noktaya daha takıldım. Bu kavram, dinleyicinin zihninde bir çiçeği ait olduğu doğasından soyutlayarak onu kalıcı bir mekâna yerleştirme çabası şeklinde de algılanabiliyor. Faniliğe sahip bir canlıyı kalıcılaştırma isteği, eserin temelinde nasıl bir paradoks yaratıyor? Bunu eseri besleyen bilinçli bir gerilim olarak nitelendirmemiz mümkün mü?
Tam tersine! Kendini kalıcı sanan, gerçek hayata yapışmış bir kişinin kaybolmayı öğrenmek için gittiği yer o Lâle Evi. Bugünün büyük şehirlerinde acaba nerede olabilir orası? Bugün Dionysos nereye gidip ölüp dirilirdi? Bu oyun için güvenli bir yer var mı yoksa hepsi ofis ve alışveriş merkezi mi oldu? Eserimde takip ettiğimiz kişi o eve gidip bir anlığına metaforik anlamda bir lâleye dönüşerek geçiciliği ve kırılganlığı yaşıyor. Bu sayede günlük hayatın ötesinde bir şekilde kendisi olmayı öğreniyor. Bu deneyimden sonra gerçek kişiliğini hissederek hayata dönüyor.
Maison Lâle, hem işitsel hem de görsel bir çalışma olarak iki farklı duyumuza hitap edecek. Bu noktada eserin görsel yönetmeni olan Theresa Maria Forthaus ile yaptığınız iş birliğinde müzik mi görseli, yoksa görsel mi müziği şekillendirdi? İkisi arasındaki dengeyi nasıl kurdunuz?
Eserin ilk olarak sözlerini yazdım, bu sayede hikâye gelişti ve sahneleri belirledim. Bu süreçte Theresa ve dansçı / koreograf Amanda ile birçok fikrimi paylaştım, onlar da aynı zamanda kendi fikirlerini geliştirdiler. Çekinmeden gelişmekte olan fikirlerimi paylaşabildiğim ve iyi yorum alabildiğim kişilerle çalıştığımdan çok mutluyum. Onlar sayesinde konuya tam odaklanmam mümkün oldu. Sonuçta sözler hem müziği hem görselleri hem de dansı etkiledi ve bunlar aynı anda oldu.
Akustik enstrümanların ve vokallerin imkânlarını elektronik olarak genişletecek, zaman ve mekân algısını Theresa Maria Forthaus’un görsel anlatımıyla esnetecek benzersiz müzik deneyimi yaşayacağız konserde. Bu konser özelinde “müzik” (Maison Lâle) ve “mekân” (Süreyya Operası) kavramları birbirini nasıl tamamlıyor? Bir sanatçı olarak mekânın sizin üzerinizde nasıl bir etkisi mevcut?
Maison Lâle benim için aslında oda müziği eseri olsa da ufak bir opera. Bu nedenle özellikle Süreyya Operası’nda çalmayı arzu ettim. Görsellerdeki dansçı Amanda Donato sanki soprano Sarah’nın bir gölgesi ve eserin dönüm noktasında sahnede belirip performansımıza katılacak. Rüyada beliren o sihirli mekân tek başına içinde uyanılan boş bir konser salonu veya opera. Bu mekânlarda sanki seslendirilmiş eserlerin hepsi hâlâ havada ve tavandaki süslerin arasında, sanki hiç yok olmamış gibi. O nedenle mümkün olduğu kadar tarihi bir yer seçmek istedim. Bu tarz tarihi olan mekânlarda alışıldığın dışında elektronik seslerin de eklenmesi ilgimi çekiyor. 2022’de Opernhaus Zürich’teki konserimizden sonra çalışanlardan biri “Burada ilk defa biri öyle elektronik distorsiyonlu ritimleri canlı çaldı ama nasılsa uydu bu antika salona.” demişti. Zaten içe dönük ve yumuşacık bir aria öyle yükselmiş bir andan sonra çok daha sihirli oluyor.
Konser programında Maison Lâle’den önce Piyano Beşlisi No. 3 “Pendulum” adlı eserinizi de dinleme fırsatı bulacağız. Bu iki eserin aynı konser programında yer almasının birbirini tamamlayan/besleyen bir gerekçesi var mı?
Pendulum eserimde de çevredeki anlamsız kaostan kurtulmanın sadece içe dönmekle mümkün olduğundan bahsediyorum. Bu içe dönüş bildiğimiz gerçeğin yok olmasıyla, ancak bir nevi ölüm ve yeniden doğmayla mümkün. Eserin dördüncü bölümünde bir ayna ve beşinci bölümünde David Lynch referansı “Silencio” (sessizlik) var. Pendulum’un sonunda neredeyse abartıya dayanan bir özgüven oluşuyor, Maison Lâle’de ise daha barışık bir sona ulaşıyoruz. Benzer yerlerde doğaçlama bölümlere rastlıyoruz. Kendimi bulmanın iki farklı denemesi olarak görülebilir. İlk denemede kendim piyano ile soyut bir şekilde anlatıyorum, diğerinde ise Sarah’nın sesiyle ve sözlerimle daha anlaşılır bir şekilde anlatıyorum.
Fransız soprano Sarah Aristidou ile 2021 tarihli “S’Agapo” albümünde yaptığınız bir iş birliği mevcut. Klasik, çağdaş ve halk müziği repertuvarlarına hâkimiyetinin yanı sıra doğaçlama becerileriyle de dikkat çeken Aristidou’nun bu projede yer alması sizin için nasıl bir kazanımı ifade ediyor? Kendisi bu eserde sesini ve doğaçlama kapasitesini nasıl kullanacak?
Sarah’nın bu projeye katılması benim için çok önemli, birkaç senedir zaman buldukça stüdyoma uğrar ve birlikte doğaçlama çalarız. Çağdaş müzikte çoğu eser en ufak detayı planlar ve doğaçlamaya az yer bırakır. Sanırım o nedenle nefes almak için plansız bir şekilde, sahnede seslendirdiği müzikten çok farklı bir yola çıktık. Vokal için yazdığım notalarda ölçüyü hemen yazmam, ufak bir rakam not alıp örneğin 5 yazıp ileride 5/8 ya da 5/4 ya da 3/4 + 2/4 ritmine çeviririm. Bu umursamaz rahatlığım Sarah’nın hoşuna gitmişti ve ölçülere bağlanmadan sanki doğaçlama söyler gibi eserlerimi söyleme imkânı vermişti. Konserimizde bir anda ise tamamen özgür olacak ama bunu dinleyiciler o anın içinde kesinlikle anlayacaktır.
Almanya’da doğan, çocukluğunu İstanbul’da geçirdikten sonra eğitim için tekrar Almanya’ya dönen ve halen Berlin’de yaşayan bir sanatçısınız ve kendinizi disiplinlerarası olduğu kadar kültürlerarası bir sanatçı olarak da tanımlıyorsunuz. Aynı zamanda dünyanın farklı coğrafyalarında da konser vermek için bulunan bir sanatçı olarak bu hayat sizi gerek üretim gerekse bireysel olarak nasıl şekillendiriyor?
Aslında ailemin Almanya’da yaşama gibi bir planı yoktu, İstanbul’da usluca okula gidip belki üniversite için yurt dışına taşınırdım. 12 yaşındayken beklenmedik bir iş imkânı sonucu taşındık. Önce Stuttgart, sonra ben Köln’e taşındım ve daha ilerisinde Berlin’e – ailem bu arada dünyanın başka uçlarına devam etti – ben ise Almanya’da kaldım. Arada Paris’te yaşadım ve şimdilik yine Berlin’deyim ama Paris’e tekrar döneceğimden eminim ve İstanbul’da da bir süre kalmayı çok istiyorum. Ne olursa olsun, inanılmaz bir ilham gücü var bu şehrin. Tüm bu git gel sayesinde bir yandan özgürüm, nereye gitsem bir şekilde çözerim diye bir özgüvene sahibim. Diğer yandan ise ev diye bir yere bağım yok. Aslında yazdığım eserlerin içinde buluyorum o evi. Nerede sakin bir şekilde yaratıcı olmam mümkünse orada kendimi evde hissediyorum.
Bir önceki soruda “Çocukluğunuzu İstanbul’da geçirdiniz.” demiştim. Bu şehirle ilişkiniz Maison Lâle’nin dokusuna nasıl sirayet etti?
İstanbul’da kaybolmayı severim, telefonumu kapatıp elimde defterimle uzun yürüyüşlere çıkarım. Bazı yerler çocukluğumu hatırlatır ve bazı yerleri yeni keşfederim. Günlük hayatın birazcık ardına bakınca çok farklı yerlere ulaşmak mümkün. Sanki her türlü kültür ve inanç buradan geçmiş, hepsi kendine göre hayatlarına anlam vermeye çalışmış ve izlerini bırakmışlar. Tüm dünyada ayrımcılığın gittikçe fazlalaştığı bir dönemde bir şehirde ne kadar farklı insanın ve tarihlerinin birleştiğini görmek ilham veriyor. Kırılgan bu dengenin değerini umarım herkes fark eder ve sahip çıkar.
Maison Lâle, dünya prömiyerini 25 Haziran 2026 akşamı festivalin kapanış gününde İstanbul’da yapacak. Bu eseriniz, ilerleyen dönemlerde farklı şehirlerde ve mekânlarda dinleyiciyle de buluşacak mı? Kendisinin nasıl bir yolculuğu olacak?
Şimdiden belli bir konserimiz var. Sarah ile sonbaharda Beethovenfest Bonn’da seslendireceğiz. Birlikte hazırladığımız albüm kapsamında çalacağımız duo resitallerde de Maison Lâle duo versiyonu ile olsa da eksik olmayacaktır.
Peki kariyerinizin bundan sonrası için üzerinden çalıştığınız yeni projeler mevcut mu? Ufak tüyolar paylaşmak ister misiniz?
Sene başında Konzerthaus Berlin orkestrasıyla Berlin’in beş yerini işleyen senfonik eserimi kaydettim. Hem besteci hem orkestra şefi hem de sonrasında stüdyoda prodüktör olarak çalıştığım bu projenin çıkmasını sabırsızlıkla bekliyorum. Bu eserin bir özelliği olarak Berlin’de yaşayanların hisleri ve algıları eserimin bir parçası oldu. Örneğin “Alexanderplatz’ta ne hissediyorsunuz?”, “Güvenli bir yer mi?” diye farklı soruların cevapları toplandı, yapay zekâ yardımıyla bu verileri topluca yorumlayıp ses ve efektlere dönüştürüp eserime ekledim.
Ekim sonunda Saarländisches Staatsorchester’i üç farklı elektronik sanatçıyla yöneteceğim. Estella Boersma, recondite ve Extrawelt. Bunca sene elektronik ve klasik müzik arası gidip gelmemin beni sonunda bu konuda orkestra şefi yapacağını tahmin etmeliydim. Gaye Su Akyol ile geçen sene Elbphilharmonie Hamburg’da başlayan oda müziği projemizi de yakında kaydedip İstanbul’a getirmeyi düşünüyoruz.
Röportajımızı konsere katılacak müzikseverlere vereceğiniz mesajla noktalayalım dilerseniz. Konser öncesinde bu projeyle daha sıkı bir bağ kurabilmeleri adına dinlenmesini tavsiye ettiğiniz eserler var mı?
Sarah ile yaptığımız S’Agapo ve Agía Marína güzel bir hazırlık olur. Bir diğer tavsiyem de geçen sene çıkan eserim Fructus Eius (vokalist LUCI LLA ve arpçı Luise Enzian ile).
Golijov’un eseri Ayre, özellikle beşinci bölümü Nanni’yi Dawn Upshaw versiyonunda çalışırken çok dinledik. Onun dışında Björk’ten Cocoon, Marina Herlop’tan Miu, Purcell’in O Solitude, My Sweetest Choice (Reginald Mobley ile) tavsiye ederim.
Kapak Fotoğrafı: K G S French
İlginizi çekebilir: Andaç Üzel’den 54. İstanbul Müzik Festivali


Halil Şimşek 













Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!