Başrolde Kadın Hikâyeleri: Az Bilinen Dönem Dizilerinden Seçki
Herkesin favori türü muhakkak farklıdır ama ben dizilerde de filmlerde de dönem işlerini seyretmeye kesinlikle bayılıyorum! Üstelik hangi dönemi ya da yüzyılı anlattığı da çok fark etmiyor, ne zaman işin içine iyi kostüm ve başarılı reji girse, kendimi o hikâyeye mutlaka şans verirken buluyorum. O iş bir de kadın başrollü, kadın hikâyesi merkeze alan bir iş oldu mu; tamamdır. Beni kazandı. Bugün çok çok az bilindiğini düşündüğüm, üzerine konuşmak isteyip de Türkiye’de pek fazla izleyenini bulamadığım muazzam dizilerden bir liste yaptım. The Crown, Outlander veya The Marvelous Mrs. Maisel gibi şahane işleri içermez. Hepsi dönem işi, bazı nispeten daha az biliniyor fakat hepsi kadın hikâyesi.
Başrolde Kadın Hikâyeleri
Lessons in Chemistry
Listenin ilk sırasında geçtiğimiz sene izlediğim ve bir hafta boyunca duygusal olarak etkisinden çıkamadığım Lessons In Chemistry var. Listedeki diğer dizilerin aksine, son dönemlerde en çok konuşulan içeriklerden biri Lessons in Chemistry. Brie Larson’un başrolünde yer aldığı ve aynı isimli çok satanlar kitabının uyarlaması olan 8 bölümlük mini dizi, 1950’lerde, Elizabeth Zott’un bilim insanı olma hayalinin, kadınların eve ait olduğunu söyleyen cinsiyetçi toplumla nasıl çatıştığını konu alıyor. Kendisini ve kızını geçindirmek için bir yol ararken aldığı ‘gündüz kuşağı yemek programı sunma’ teklifini kabul etmek zorunda kalan Elizabeth’in ev hanımlarına yemek tariflerinden çok daha fazlasını öğretme isteğini, onun sekteye uğrayan bilim serüvenini, uğradığı taciz ve baskıları geçmişiyle birlikte adım adım takip ediyoruz. Bu sırada da içimde yara olarak kalan müthiş bir partnerlik ve ‘kimya’ buluyoruz çünkü Lewis Pullman da Calvin Evans’a hayat veriyor. Dizi ırkçılığa, cinsiyet eşitsizliğine, aktivizme ve 1950’ler Amerika’sına yer yer muazzam açılarla değiniyor ve Brie Larson harika bir performans sergiliyor. Tavsiyedir!
Miss Fisher’s Murder Mysteries
Elimde olsa biraz polisiye sevdiğini duyduğum herkesin bu diziyi izlemesini sağlardım ve Türkiye’de neredeyse hiç bilinmiyor olmasına gerçekten çok üzülüyorum. Birçok polisiye diziyle benzer olarak her bölüm farklı bir olayı merkeze alan ve bölüm sonunda suçun çözümüyle devam eden dizinin en büyük farkı dedektifimizin muazzam bir kadın olması! Essie Davis’in ‘Muhteşem Bayan Phryne Fisher’ rolüne hayat verdiği dizi 1920’ler Melbourne’unda geçiyor, ama ne geçmek! Phryne Fisher çağının çok ötesinde, bağımsız, güçlü ve inanılmaz zeki, onu izlemenin keyfini anlatamam. Yan karakterlerin hepsinin kendi hikâyeleri var, Phryne ve Nathan Page’in hayat verdiği Müfettiş John Robinson arasında gitgelli, ‘Hadi olun artık!’ diye bağırmak isteyeceğiniz çok güçlü bir kimya var. Kesinlikle tavsiyedir.
Vanity Fair
House Of The Dragon’ın Alicent Hightower’ı olarak bildiğimiz Olivia Cook’un başrolünde olduğu Vanity Fair, bana göre tam bir ‘kadınların hatalarını destekliyorum’ dizisi. Çünkü Becky Sharp, 19. yüzyıl İngiltere’sinde her an cemiyet hayatında tepede olma hırsıyla hareket eden, dizi boyunca kendinden başka hiç kimseye sevgi gibi bir duygu geliştiremeyen, yer yer tamamen siyaha dönen bir gri karakter. Ekran başında sempati geliştirdiğiniz hiçbir karaktere sempatisi yok, hırsları için herkesi harcayabilir. Bazı sahnelerde ona olan sinirinizden saçlarınızı yolmak isteyebilirsiniz ama yine de bu karakterin tüm bu sinir bozuculuğuna rağmen çok ikonik olduğunu düşünüyorum çünkü ondan nefret etmek de çok zor. Becky Sharp tarafından manipüle edilmeniz, tavsiyedir!
The Pursuit of Love
The Pursuit of Love, Nancy Mitford’un aynı isimli romanından yola çıkan 3 bölümlük bir mini dizi. Açıkçası kadrosunda Andrew Scott ismini gördüğüm için ilgimi çekmişti çünkü Lilly James’i izlemeyi pek sevdiğim söylenemez. Dizi birbirinin en yakın arkadaşı olan iki kuzen üzerinden ilerliyor. Emily Beecham’ın canlandırdığı Fanny, annesi tarafından küçük yaşta terk edilmiş ve hayatı boyunca annesi gibi olmamak için temkinli ve hesaplı yaşamaya şartlanmış bir karakter. Öte yandan Lily James’in hayat verdiği Linda, baskıcı bir babanın gölgesinde büyümüş, hayatın anlamını aşkta ve aşktan doğan özgürlükte arayan çocuksu, tutkulu ve başına buyruk biri. Dizinin merkezindeki bu iki kuzen, bir yanda güvenli seçimler, öbür yanda özgürlüğün peşinden sürüklenme temasıyla kimin ve neyin mutluluk getireceğini sorgulatıyor. “Hayatımı başka türlü yaşasaydım ne olurdu?” ya da “Şu anki hayatım, gerçekten en iyisi mi?” gibi klasik sorulara cevap arıyor. Kitabını okuyanlar mutlaka daha iyi eleştirecektir, ben sevdim; tavsiyedir.
Z: The Beginning of Everything
Bonus olarak Z: The Beginning Of Everything dizisini de eklemek istedim, dizi; 1920’lerde Amerikalı yazar Scott F. Fitzgerald’ın eşi Zelda Sayre Fitzgerald’ın erken dönemimi anlatıyor. Çalkantılı, toksik, Hemingway ve şizofreni atak dönemlerini içermiyor çünkü dizi ilk sezonun ardından iptal edildi. Bu diziyi sevip sevmediğimden emin değilim ama kesinlikle listedeki en çok eleştirdiğim dizi. Sanırım Christina Ricci’nin performansından nefret ettim, Zelda’nın asi yanını nispeten ılımlı bir baba ve hoşgörülü anne tablosuna karşı tamamen ‘gıcık’ olarak yansıtmalarından hiç hoşlanmadım. Evlilik öncesi Zelda’nın Montgomery dönemini çok daha ilgi çekici ve derin işleyebilirlerdi, bence kesinlikle bundan daha fazlasıydı. Scott ve Zelda’nın arasındaki ‘her şeyin üzerindeki toksik aşk’ durumunu da daha iyi yansıtmalarını umardım, evet sorunlu ve hastalıklarla doluydu ama aşkın bir çeşidiydi ve çok yoğundu. Öngörülemeyen, durdurulamayan, engel olamadıkları bir şeydi. Dizide bu tutkuyu tamamen esgeçmeleri en talihsiz tercih olmuş. Yine de tavsiyedir çünkü bölümleri kısa ve kesinlikle kendini izletiyor. ps. “I love her, and that’s the beginning and end of everything.”
Kapak Fotoğrafı: BBC One
İlginizi çekebilir: Ecem Şimşek’ten Merkezinde Kadın Olan Filmler

Yaren Koyuncu 











Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!