İçinde bulunduğumuz ve postmodern olarak isimlendirilen toplum, modern toplumun karşıtı olarak değil devamı niteliğinde işliyor. Bu özelliğinden dolayı da yeni liberal politikalarla birlikte “küreselleşme” etkisi, yenilenen ve devamlı bir süreç olarak dünyayı çevreliyor. Çünkü bu hemogonyanın sürekliliğe ihtiyacı var.

Ken Loach, bu küresel düzenin yarattığı kimlik sorunlarına eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşırken “umut verici” tarzından vazgeçmeyen ve izleyicilerine “mücadele” tohumlarını aşılayan bir yönetmen. Sinemaseverlerin yüreğine dokunan toplumsal-gerçekçi bir anlatıma sahip. Bireysel özgürlük – “özne” olmak ve sözde farklı kültürsel eşitlik, kitle iletişimi üzerine “gerici bir üslubu” var. Gerici olmasından kastım izleyicileri sorgulamaya iten ve gündelik yaşamlarına döndüklerinde muhalif taraflarını bileyici bir anlatı biçimi. Asıl sorunsallaştırdığı konuysa; insanların kendi hayatları üzerinde kontrol yetkisine sahip olmadıkları olgusu.

Umutla mücadele etmeden, hiç bir şeyin anlamını tam olarak kavrayabilmemiz mümkün değil. Şimdi sıra geldi, izlerken kendimizden bir şeyler bulabileceğimiz Ken Loach sinemasından film önerilerine. İşte kendileri olabilmek için mücadele eden insanların öykülerini anlatan birbirinden güzel 4 tane “umut verici” film…

 

Bread and Roses / Ekmek ve Güller (2000)

Loach sinemasında her an “kapıda kalma korkusu” oldukça gerçekçi bir biçimde ortaya koyulurken bile “umut” tükenmeyen bir şey olabilir. Çünkü onun anlatmak istediği şey; sömürülmekle olan derin mücadeledir. Bunun yanında birer “sömüren” olma (dönüşme) tehlikesinin de altını çizer.

Film; Los Angeles’ta birer temizlik işçisi olarak çalışan Latin göçmenlerin örgütlenerek yaşam koşullarının düzeltilmesi uğruna girdikleri mücadeleyi anlatmakta. Göçmenler işçi sendikası ve liderleri Sam’in önderliğinde iş bırakma eyleminde bulunurlar. Amaçları sadece maaşlarını alabilmek, sağlık sigortasına sahip olabilmek, yıllık izinlerini kullanabilmek ve temizlikçi üniformalarının onlara verdiği görünmezlikten kurtulabilmektir.

İnsani koşullarda yaşamak ve bireysel haklar herkes içindir.

The Navigators / Demiryolcular (2001)

Filmde 1995 yılında British Rails’in özelleştirilmesiyle birlikte Güney Yorkshire bölgesinde yaşayan işçilerin gündelik hayatlarında meydana gelen değişiklikleri görüp, özelleştirme hareketlerinin insanların hayatları üzerinde nasıl büyük bir belirsizliğe neden olduğunu görüyoruz. Yeni şirketin getirdiği politikaların çalışanların hem iş hem de aile yaşantılarında nelere yol açtığını izleyeceksiniz. Modern toplumların yaratımı, insanın kendisiyle olan iletişimini ve toplumdaki yerini nasıl etkilemiştir? Bu film, buna örnek olabilecek hikayelerden birine sahip.

Ae Fond Kiss… / Duygudan da Öte (2004)

Sadece bir aşk filmi değil, politik içeriğiyle de farklı kültürleri temsil eden iki kişinin (Pakistanlı-Müslüman ve İrlandalı-Katolik, Hıristiyan) Britanya’da tolerans içinde birlikte yaşayabilme imkanı aramalarını konu almakta. Ailelerinin ve sosyal çevrelerinin son derece uygunsuz bulmalarına rağmen aşklarının peşinde mücadele veren iki kişi… Farklı kültürel buluşmalar, saygı ve anlayış çerçevesinde birleşip yükselerek çok daha sofistike olabilmektedir. Dünyanın her yerinde, doğrudan bireysel konularda bile, karar alırken sağlam bir mücadele ve karşı koymanın gerekliliğinin bulunduğunu gözler önüne seren bu filmi kaçırmayın!

Kes / Kerkenez (1969)

Ken Loach, bu filminde küçük Billy’nin “kendini bulma ve özgürleşme” problemini ele almakta. Billy’nin sıkıntısı ergenliğe doğru attığı her adımda geride bıraktığı çocukluğunun farkında olması ve çocukluğunu yaşamak isteyerek modern toplumun tanımladığı yetişkin kimliğini kendince reddetmesidir. Toplumun egemen kuruluşlarına karşı verilmesi gereken mücadelenin yaşı, zamanı ve yeri olmuyor. Billy sayesinde sistemin okul, eğitim ve iş faktörlerini birer ideolojik silah olarak kullanarak nasıl kimlik yönlendirmeleri yaptığına tanık olabilirsiniz!

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN