‘Hangi şeytan dürtmüştü bizi? Ne kadar da mutluyduk! O zaman neden elimizdeki her şeyi bir çocuk sahibi olmak gibi rezil bir kumara yatırdık.’

Bu sözler, Lionel Shriver’ın Kevin Hakkında Konuşmalıyız adlı, 2003 yılında kaleme aldığı, yalnızca bayan yazarlara verilen Orange ödüllü kitabından. Aynı isimle 2011 yılında sinemaya aktarılan, hatta Türkiye’de de çeşitli festivallerde gösterime giren film beni oldukça sarstı. Oyunculuk ya da yönetmen tekniğinden ziyade, içerdiği derin anlamdı bu filmi benim için bu kadar ilginç kılan.

Film, doğduğu günden itibaren annesiyle yıldızı barışmayan Kevin’in 15 yaşında titiz bir çalışmayla planladığı katliama kadar uzanan öyküsünü anlatıyor. Filmi izlediğiniz zaman kafanızda birçok ürkütücü soru beliriyor. Bir anne çocuğunun hayatının devinimlerinde ne kadar etkilidir? Annelik sevgisi içgüdüseldir, peki ya çocuğunu sevmeyen anne var mıdır? Ve bir bebek bunu hissedebilir mi?

Film, annesinin (Tilda Swinton), Ezra Miller’ın müthiş performansıyla can verdiği Kevin’e hamile kalmasından başlıyor. Daha en başından istenmeyen bebek olan Kevin büyüdükçe annesine karşı, önlenemez bir nefret besliyor. Giderek içinde büyüttüğü bu nefret artık tüm insanlığa karşı yöneltilmiş bir yaylım ateşi halini alıyor. Kardeşinin gözünü kaybetmesine dek süren bu önlenemez vahşet, adeta Kevin’i esir almış bir şeytan gibi görünüyor.

İşte tam bu noktada kafamda sorular beliriyor. Kişiliğimizi kim belirler? Biz mi, ailemiz mi, çevremiz mi? Arkadaşımla film sonrası girdiğimiz hararetli tartışmalar sonucu vardığımız bir nokta oluyor. Aileleri tarafından terk edilmiş birçok küçük çocuk var. Hepsinin katliam yapmasını bekleyemezdik herhalde? O halde içimizde hareketlerimizi körükleyen, “yaradılış” dediğimiz birtakım mefhumlar mevcut olmalı, öyle değil mi? Ebeveynlerinden iyi ve ya kötü yönde bambaşka olanlarımız vardır aramızda. Nedir içimizdekini tetikleyen, nedir iki kardeşin dahi dünyaya bambaşka bakmasını sağlayan.

Film boyunca korku dolu gözlerle izlediğiniz Kevin’in böyle bir kişiliğe bürünmesine sebep olansa belki de annesiydi, diyorsunuz filmi başa aldığınızda da. Hepimizin doğuştan edindiği, bilinçaltımızda yer eden bir duygu vardır. Annemiz bizi koşulsuz şartsız sever. İşte “Kevin Hakkında Konuşmalıyız” (We Need to Talk About Kevin) filmi, belki de kalbimdeki, beynimdeki en sağlam tabuyu yerinden sarstı.

Kimilerine göreyse Kevin doğuştan sorunlu bir çocuktu. Ve Eva bunu erkenden fark edip filme de adını veren “Kevin Hakkında Konuşmalıyız!” sözünü eşine söyledi durdu. Eşi buna kulak asmadığı için, önlenemez felaketler meydana geldi. Bu da bir komplo teorisi olabilir, kim bilir?

Kevin hakkında daha söylenecek çok şey var. Fakat unuttuğumuz bir nokta var. Hepimiz bebektik, hepimiz sevgi ve saflık yumağından oluşan, düşünce boyutuna erişememiş bir dönem geçirdik. Bu safhada ya da hayatımızın diğer tüm çaresiz dönemlerinde , bizi kurtarabilecek tek bir olgu var. Sevgi. En hırçın, en vahşi, en mutsuz zamanlarımızda delicesine ihtiyaç duyduğumuz tek ilaç sevgidir. Tüm yaraları iyileştiren, sakin ve derin bir uykuya dalmamızı sağlayan. İşte bu temel noktayı en sade şekilde dile getirmiş yönetmen Lynne Ramsay filmin en başında.

“A child needs your love most when he deserves it least.” – We Need To Talk About Kevin

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?