Salih Usta ve Berfu Aydoğan ile: Khôra Oyunu Üzerine
Khôra oyunu, bu dünyanın ve özellikle bu coğrafyanın meselelerini ve reel politiğini, bireysel ve sanatçı sorunlarını da odağına alarak, sanatçıların kendilerine sorduğu “Biz şimdi bu koşullar altında nerede duruyoruz?” sorusunun ardından gidiyor. Echoes Sahne & MA Platform yapımı olan oyunun oyuncu kadrosunda Berfu Aydoğan, Tanıl Yöntem, Ferhat Akgün ve Nilsen Arıbaş yer alıyor. Beden, ses ve metin kullanarak devised yöntemiyle üretilmiş bir oyun olan Khôra; “Bir ülkede birlikte yaşamak ne demek? Biz olabilmek ne demek? Bir yeri sahiplenmek ne demek? Bu ülkede sanatçı olmak ne demek? Bir yeri sevmek ne demek? Bir yer ne zaman bizim evimiz olur? Ya da bir eve ihtiyacımız var mı?” sorularının izinden ilerleyerek anlatı dünyasını yaratıyor. Dolayısıyla oyununun izleyici için yarattığı çok fazla merak alanı var. Kendi meraklarımdan doğurdum soruları oyunun proje tasarımını, yönetmenliğini yapan Salih Usta‘ya ve oyunun yaratıcı yapımcısı ve oyunculardan Berfu Aydoğan‘a sordum.

Khôra oyununun ortaya çıkış hikâyesi nasıl başladı? İlk fikirler, düşünceler nasıl doğdu? Ekip nasıl bir araya geldi? Şimdiden başlangıç noktanıza baktığınızda Khôra’nın geçirdiği yolculuğu kendiniz ve ekibiniz açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?
Salih Usta: Khôra oyunu Berfu ve Nilsen’in Christopher Chen’in “Geçit” adlı oyununu bana getirmesi üzerine başladı. Onlarla “bu oyunu ancak devise ederek sahneye taşıyabiliriz” diye konuştuk. Sonra ekibin geri kalanı sürece dahil oldu. Oyunun çalışılmaya başladığı ilk dönemlerde oyunculuk çalışmalarının yanı sıra birbirimizi tanımak üzerinden çalışmalar yaptık. Bir 6 ay kadar oyundan uzakta metin dışı araştırmalar yaptık. Daha sonra başta gelen metinden tamamen uzaklaşıp, kendi anlatımımızı oluşturan bir yapıya gidebilir miyiz diye düşündük. O metin Hindistan’ın İngilizler tarafından işgali üzerinden dönen hikayeleri konu alıyordu. Metnin de çok iyi yazılmış olduğunu söyleyemeyeceğim. Biz o metindeki meselelerden ilham alarak bu topraklara ait bazı soruları sorarken Khôra oyununu oluşturmaya başladık. Sonra meselelere kişisel sorularımızı da koymaya başladık. Sanatçılar olarak bizim bu topraklarda neler yaşadığımız üzerine sorduğumuz soruları geliştirip oyunun hikayesini buradan kurmaya karar verdik. Şimdiden ilk çıkış noktamıza baktığımızda oyun bence inanılmaz bir noktaya geldi. Bir metinden ya da bir boşluktan yola çıkarak bambaşka bir şeye, yeni bir oyuna ulaşmış olduğumuzu görüyorum aslında.
Khôra; her türlü karşıtlığı bir araya getiren fakat aynı zamanda birbirlerine geçip karışmalarını engelleyen alanı ifade eden bir kavram. Bu kavramın sizde uyandırdığı fikirler, açtığı pencereler neler oldu? Oyununuzun bedensel ve görsel dilini oluştururken bu kavramın yaratım sürecinde nasıl bir etkisi oldu?
Biz metinden vazgeçip kendi sorunlarımız üzerinden oyun yapmaya karar verdiğimiz dönemde dramaturgumuz Ozan Ömer Akgül’le oyunun isminin “Geçit” olmaması üzerinde hemfikir olmuştuk bile. Sonra Ozan’a şu soruyu sordum: “İhtiyacımız olanı karşılayabilecek olan isim sence ne olabilir?” Bizim araştırdığımız meselelerde önemli olan şey, bizim bir şeyleri savunurken karşıtlarıyla beraber savunmamızdı. Ozan’ın getirdiği Khôra kavramı bu anlamda tam olarak ihtiyacımız olanı karşıladı çünkü biz de aslında her şeyin zıtlıklarıyla birlikte var olduğu bir alanı araştırıyorduk. Yabancılara karşı söylemlerde “ama” demeden bir cümle kurabiliyor muyuz diye araştırıyorduk. Khôra bizim için bunu yarattı, yani bizi istediğimiz perspektife çekmiş oldu. Bazı ifade edemediğimiz cümlelerin de oluşmasını sağladı bizim için. Böylece oyunda Khôra’nın kendine ait, ismini verdiği bir bölüm oluşmuş oldu. Oyunun Khôra adlı son bölümüyle oyunun finalini de bulmuş olduk. Daha soyut anlamda başka bir alana çektiğimiz, bedenin ve sesin bir arada olduğu bir alan yaratmış oldu.

İnsan kendini bulunduğu zamandan ve mekândan sıyıramaz. Ve tabii tüm bunların içinde var olmuş, var olan, var olabilecek yaşamlardan ve hikâyelerden azade de değildir. Oyununuzun yarattığı düzlem tam da böyle bir noktadan derdini söylüyor. Yaratım sürecinizde hangi hikâyeler, yaşamlar ve yaşanmışlıklar meseleniz haline geldi?
Biz hiçbir şeyi yaşadığımız dönemden azade düşünemiyoruz, her şeyden etkileniyoruz. Aslında sahneye taşıdığımız şeyler de bizim kendi dertlerimiz. Bu anlamda biz bu projeyi geliştirirken insanlarla birçok röportaj yaptık. Oyuncularla, farklı kesimlerden insanlarla röportaj yapmaları için ödev verdik. Gelen cevapları birbirimizle paylaşıp değerlendirdik. Bu düşünce yapıları nedir, nereden kaynaklanıyor diye tartıştık. Bunun dışında kendi hikayelerimizin de çok değerli olduğunu düşünüyorum ve kendi oyunlarımı yaparken genelde otobiyografik öğelerden faydalanıyorum. Kullanmak zorunda hissetmiyorum ama genelde yaptığım işlere bir şekilde sızıyor. Verdiğim röportaj ödevlerinde de çevremizdeki insanların hayatlarından bazı kesitler almış olduk.
Bunun dışında bizim ulaşamayacağımız ama var olduğunu bildiğimiz dünya çapında göç hikayelerinden faydalandık. Kitaplardan, videolardan yardım alarak göç hikayelerindeki temel sorunlara odaklandık. Bunların hepsi bizim için yaratımın bir parçası oldu. Bu yüzden hem dünyadaki insanların hem çevremizdekilerin hem de kendimizin yaşadığı her şey, bizim sahne üstünde ele aldığımız sorunlar haline geldi diye düşünüyorum.
Khôra oyunu, bu dünyanın ve özellikle bu coğrafyanın meselelerini ve reel politiğini, bireysel ve sanatçı sorunlarını da odağına alarak, sanatçıların kendilerine sorduğu “Biz şimdi bu koşullar altında nerede duruyoruz?” sorusunun ardından gidiyor. Bu soruyu sormak nasıl bir ifade zemininin arayışını temsil ediyor? Sahnede ve sahne dışında hangi çözüm pratiklerini gündeme getirmek istediniz?
“Biz nerede duruyoruz” sorusu benim yıllardır kendime sorduğum sorulardan biri. Bir sanatçı olarak da nerede durmamız gerektiğine dair bir soru bu. Aslında bu projede de bu soru benim önemli bir noktayı araştırmamı sağladı. Araştırdığımız hikayelerden çıkan bir sonuç gibi de bu soru. Dramaturgumuzla ve oyuncu arkadaşlarımızla çalışırken, yaptığımız röportajlarda ve kendi hikayelerimizde gördüğümüz “ama”lar, sorunlar, problemli olduğunu düşündüğümüz bakışlar, normal olduğunu düşündüğümüz şeylerin bir başkası için neden normal olmadığını görmeye başladığımız alanların bizde yarattığı çatışmalar bizi bu soruya çekti. Bir iş yaparken, bir tiyatro oyunu oluştururken bizim nerede durduğumuz, kime iş yaptığımız sorusu bizim temel sorularımızdan birisi. Bunun üzerinden iş yapmaya çalışıyoruz aslında ama artık kimin neyi neden yaptığına dair bir fikri olduğunu sanmıyorum bazen.
Bu yüzden insan haklarına dair “ama”sız savunmamız gereken şeyleri insan olarak, sanatçı olarak konuşup tartışmanın ve nerelerde tuzağa düştüğümüze dair meselelerin araştırılmasının sahnede söylediğimizin gerçekliği noktasında çok önemli bir yer teşkil ettiğini düşünüyorum. Yanı başımızda bir soykırım gerçekleşirken, açlıktan herhangi bir yere kaçmaya, göç etmeye çalışırken, hayatlarını kaybederken biz ne yapıyoruz? Sanat bile bunları ifade etmek için yeterli mi diye soruyorum bazen. Bu yüzden sanatçı olarak durduğumuz yeri belirlemenin önemi büyük. Bazen sanatın asal meseleleri konuşmamızın önüne geçtiğini bile düşünüyorum. Estetik algılayışların, sahneye dair sorunların, tekniklerin ötesinde yaşamla ilgili konuşmamız gereken daha önemli şeyler var. Bu soru galiba benim için bunu açıyor. Bu oyunda bunu ne kadar başarabiliyoruz bilmiyorum ama sadece bunun bir adımını atmak istedik.
Oyun, sade bir dekorda fizikselliğe dayalı bir biçimde dinamik geçişler barındırıyor. Oyuncuların küçük bir alanda her anlamda hem kendi sınırlarını hem de sahnenin sınırlarını zorladığını görebiliyoruz. Oyunun tasarım aşamasında kendiniz için belirlediğiniz sınırlar ya da meydan okumalar var mıydı? Bunların oyunun yaratım sürecine katkısı sizce neler oldu?
Khôra’da sahnede aslında hem büyük bir dekor var gibi görünüyor, hem de bence sahne oldukça minimal bir anlayışa sahip. Oyun başlarken belirgin tasarımsal bir çizgimiz ya da meydan okumamız yoktu ve oyunun nereye gideceği noktasında belirsizlikler vardı. Bir sürü fikir, tasarım akla geliyor ama Türkiye gerçeğinde bunu ne kadar yapabiliriz noktasında duvara tosluyorduk. O zaman fikirler kendi yapabilme, karşılayabilme gücümüze göre şekillenmek zorunda kalıyor. Bu zorundalık üretimin de temel noktalarından birini oluşturuyor. Aslında sanırım meydan okuma buralarda başlıyor.
Beden; taşıdıklarımızın, yaşadıklarımızın ve yaşayacaklarımızın tanığı. Çoğu zaman bizim adımıza söyler, konuşur. Biz de ardınca bedenimizin akışına dâhil oluruz. Bedensel bir ifade biçimiyle anlatım dili oluşturmak sizin için ve oyununuz için ne ifade ediyor? Bu düşünceler nasıl bir hareket düzeni doğurdu?
Ben yıllardır beden üzerine çalışıyorum. Son yıllarda tiyatroda ve sanatta bedenin ihlal edildiğini düşünüyorum. Ben kendi işlerimde sahnedeki dramaturgiyi ve anlatımı beden üzerinden yapıyorum. Beden, ülkemizde artık bu dönemde özellikle kapatılmaya, saklanmaya çalışılan bir şey. Kamusal alanda bile bedenlerin bir araya getirilmesi engellenmeye çalışılıyor. Bizler aslında bunun ağır sonuçlarıyla birlikte yaşıyoruz; tabi kadınlar bunun daha şiddetli bir versiyonunu yaşıyor. Aslında herkes bu engelin farklı versiyonlarını yaşıyor ülkemizde. Sahnede bedeni sesle ve alanla buluşturmak benim için önemli bir faktör. Bu yüzden kelimelerle anlatımın zor olduğu yerlerde bedenin bizi bazı hakikatlere daha rahat yaklaştırabildiğini düşünüyorum. Sahnedeki pratiklerimi de bunun üzerinden kuruyorum. Benim de düşünsel olarak bulamadığım bazı şeyleri beden nasıl buluyor diye bakmaya çalışıyorum. O da oldukça fazla bilgi veriyor bana göre.
Seyircinin zihninde oluşan / oluşabilecek sorular ile sahnede yaratmaya çalıştığınız performans arasında nasıl bir bağ kurmaya çalıştınız?
Seyircinin zihninde oluşan sorular benim için ana malzemelerden biri. Bir oyunu yaratırken seyircide hangi duyguyu, düşünceyi ve soruları oluşturmak istiyorum meselesi oyunu kurdurtan ana mesele benim için. Bu oyunun yapısı da buradan bir yerden çıkıyor. Oyunu sorular üzerinden kuruyorum, seyircinin de sorularla ve bulursa bazı cevaplarla gitmesini istiyorum. Ben cevaplardan her zaman emin olamıyorum. Soruların çokluğu ve konuşulamayan bazı alanlar oyunun nereye gideceğini bana gösteriyor. Bu yüzden oyunu yaratırken bizim kendimize sorduğumuz soruları seyircilerle paylaşabiliyorsak, onlara da sordurtabiliyorsak bence oyun amacına ulaşmış demektir. En temelde “ben insan olarak nerede duruyorum” sorusunu sordurtabilmek ve bu düşünce sürecine sokabilmek galiba en temel noktalardan biri.
Khôra; kolektif dertlere sahip bireylerin kendi dertlerini de işin içine katmasıyla bir araya gelmiş bir oyun. Sahnede ve sahne dışında birlikte konuşmaya, söylemeye, ifade etme yolları arama üzerine neler söylersiniz?
Galiba artık dışarıda daha fazla bir arada olabilmenin, bir şeye karşı söz söyleyebilmenin, harekete geçebilmenin yollarını aramak zorundayız. Sanat alanında dahi birbirimizin işlerini takip edebilmeyi küçük gruplar hariç pek başaramıyoruz. Kendimiz dışına çıkıp bir sanat üretimini konuşamıyoruz, çoğunlukla bu bir saldırı gibi geliyor. Dünyanın nereye doğru gittiğiyle ilgili çok daha fazla konuşmaya ve eyleme geçmeye ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Sanatla ilgili tekniklerimizi konuşmak bir yana, tabi bu da devam etmeli, bizim “yaşamlarımız elimizden alınırken başka ne yapmamız gerekiyor?” diye sormamız gerekiyor. Benim de bununla ilgili net bir cevabım yok; galiba artık bunları bir araya gelerek konuşmak gerek.
Khôra’nın ekibine dâhil olma sürecinizi dinleyebilir miyiz?
Berfu Aydoğan: Aslında Khôra oyunu süreci en başta, oyunculardan Nilsen Arıbaş ve benim yine benzer konuları tartışmaya açan bir yabancı metni birlikte yapma kararımızla başladı. Oyunun adı bambaşkaydı tabi. O oyun da göçmenlik ve bir ülkede birlikte yaşamak ne demek sorusu üzerinden kaleme alındığı için güncelliği ve yaşadığımız toplumla paralel tarafları ilgimizi çekmişti. Fakat oyunun yazım dili güçsüzdü ve hantaldı. Sonra bir süredir üzerine konuştuğum, çalışmalar yaptığım, araştırdığım, birlikte sıfırdan üretim yapılan tiyatro modelleriyle çalışan kişilerle bir araya gelme fikri aklıma düştü. Çünkü benim açımdan böyle bir konu ancak bizim yaşadıklarımız üzerinden anlatılırsa bugün bu topraklarda sahneye konmasının bir anlamı olabilirdi. Nilsen de buna ikna oldu ve yolumuz Salih Usta’yla kesişti. Zaten Nilsen ve ben Atina’da fiziksel tiyatro alanında katıldığımız uluslararası bir atölyede tanışmıştık. Salih Usta’yı ikimiz de önceden tanıyorduk. Onunla çalışma isteğimizi dile getirdik ve Salih de birlikte bir ekip kurup çalışmak için heyecanlandı. Süreçte, başlangıçta yola çıktığımız metinden tamamen vazgeçtik ve kendi oyunumuzu ürettik. Yani yola çıkış metnimiz bize sadece tema ve tartıştığı konular bağlamında zihin açarak katkı sağlamış oldu. Khôra sıfırdan ortak üretim modeliyle en baştan yazıldı.
Şimdiden başlangıç noktanıza baktığınızda Khôra’nın geçirdiği yolculuğu kendiniz ve ekibiniz açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?
Biz süreç içinde gitgide büyüyen bir ekibiz. Başlangıçta birkaç kişi başladığımız bu yolculuk süreç içinde kocaman bir ekibe dönüştü. Dramaturgumuz Ozan Ömer Akgül de en baştan beri aramızda, bizimle süreci baştan inşa eden kişilerden biri. Oyuncularımız Ferhat Akgün ve Tanıl Yöntem de özveriyle yaklaşık 10 ay prova yapıp her koşulda birlikte olmaya devam ettiler. Daha sonra hareket tasarımcımız İlyas Odman, yazarımız Sertaç Sayın, eş-yapımcımız Gökhan Civan’ın da dahil olmasıyla gitgide büyüdük. Bu yüzden Khôra ekibini sadece bir oyun için bir araya gelmiş bir ekip olarak görmem çok zor. Biz yaklaşık iki senedir bir hayat paylaşıyoruz. Bu paylaşımın da sahneye olumlu anlamda yansıdığını düşünüyorum.
Khôra oyunu, bu dünyanın ve özellikle bu coğrafyanın meselelerini ve reel politiğini, bireysel ve sanatçı sorunlarını da odağına alarak, sanatçıların kendilerine sorduğu “biz şimdi bu koşullar altında nerede duruyoruz?” sorusunun ardından gidiyor. Hem öznesi hem nesnesi olduğunuz konularda sahne üzerinde performansınızla konuşmak konusunda neler söylersiniz?
Bu oyundaki performansımın benim için özel olan tarafı kendi sözümü sahnede üretmiş olmam. Birçok oyuncu birçok performansında böyle bir özgürlüğe sahip olamıyor. Birlikte üretmenin en güzel yanı, eğer provalar sırasında da sözünüzü dile getirmeye, düşüncelerinizi, duygularınızı yeniden inşa etmeye ve paylaşmaya açıksanız, sahnede tamamen sahiplenebileceğiniz bir performans sergiliyor oluyorsunuz. Bunun ne estetik açıdan ne de teknik açıdan tastamam olmakla bir alakası var. Böyle üretilen performansların bence en etkileyici yanı sahici olmaları. Hem performansçı hem de izleyici için söyleyebilirim bunu. Sahnede sahici bir anın içinde olmak kadar tatmin edici bir şey olamaz. Ben de bu oyunda ne konuşursam konuşayım, sahici şeyler söylediğim inancıyla konuşuyorum. Bu da beni bir oyuncu olarak şanslı hissettiriyor.
Sahnede sizin dışınızda üç oyuncu daha var. Onlar da yeryüzünün parçası ve bu toprakların insanı olmaktan dolayı aynı dertlerle dertlenip hemhâl olmuş durumdalar. Birlikte susup, birlikte konuşmak size ve diğer oyuncu arkadaşlarınıza nasıl bir açılım sağlıyor?
Prova sürecimiz oldukça geniş ve farklı katmanları olan bir süreç olduğu için üretimimiz boyunca birçok aşamadan birlikte geçtik. On aydan bahsediyoruz tabii. Bunun içinde birlikte yaptığımız bir yaz kampı bile var. Bu topraklarda başka ülkede yaşayanların belki ömürleri boyunca ancak yaşayacakları toplumsal olayları bir senede yaşıyoruz. Dolayısıyla çalıştığımız süre zarfında pek çok güncel olayı birlikte tartışacak, pek çok görüşü ele alacak vaktimiz oldu. Birbirimizle her zaman aynı fikirde de olmadık. Bu yüzden bu çalışma şeklinin ve süresinin çok anlamlı olduğunu düşünüyorum. Bence bir ekip bazı fikirleri demlendirecek süreyi de birbirine tanımalı. Arkamızdan atlı koşturuyor gibi hızla çıkardığımız işler yapmışız zamanında dördümüz de… Bazılarımız hala yapıyoruz. Fakat birlikte susup birlikte konuşabilmek iyi bir tanışıklık ve anlayış gerektiriyor. Bu da her zaman her çalışmada yakalanamıyor.
Khôra; oldukça fiziksel, ritmi ve tansiyonu yüksek bir oyun. Bedeninizin sınırlarını zorlayarak bir ifade biçiminin arayışında olmak performansınıza nasıl alan sağladı?
Bence bir çalışmanın bir performansçıya iyi gelebilmesi ve üretimine izin verebilmesi için onu ne bedensel ne de içsel süreciyle ilgili bir idealle sınırlandırmaması gerekir. Khôra oyunu fiziksel olarak zorlayıcı ve yorucu görünse de performansçıların kendi bedenlerinden çıkan, kendi üretimlerinin bir sonucunu izliyorsunuz. Biz ne yapılması “gereken” hareketlerle, ne de estetik ölçütlerle sınırlandırıldığımız bir prova süreci geçirdik. Bu tür çalışmaların özgürlüğü de oradan geliyor aslında. Kim çalışma alanına ne kadar fikir, ne kadar enerji, ne kadar açıklık sunuyorsa, sahnede de o kadarını görüyorsunuz. Dışardan dikte edilen bir idealle değil de var olandan türetilen bir gerçeklik haliyle üretim meydana geliyor. Bence bu “var olanı” dışarı çıkarma hali benim performansıma da en çok alan açan şeylerden biri oldu.
Son olarak sahnede ve sahne dışında birlikte söz söylemenin, yan yana durmanın ve birbirinize alan açmanın sizin için ifade ettiklerini sormak isterim.
Biz tüm Khôra süreci boyunca sahne üstü, sahne arkası ve prova sürecinde birlikte çalışan yaklaşık yirmi kişilik bir ekibiz. Fakat aslında bu alanda çok daha fazlayız. Bu sürecin yaratıcı yapımcılarından ve başından beri sürece şahit olanlardan biri olarak, aslında sayımızın ne kadar çok olduğunu ve birbirimizle hareket etmenin bize ne kadar iyi geldiğini görme fırsatım oldu. Bence genç nesil alan açmak konusunda çok daha cesur ve istekli. Halbuki alan açma işinin konumları gereği üst kuşaklarda olması daha yerinde olurdu.
Meslek hayatının başında olan ve alana yeni girmiş insanlar için işler 15-20 sene öncesine kıyasla kat kat daha zor. Yine de başka üretim modelleri denenerek üretmeye ve ayakta kalmaya çalışılıyor. Çünkü var olan sistemin işlerliği artık oldukça tartışılır. Özellikle sahne ve performans sanatlarında kolektif üretimin ve iş dışındaki bir aradalığın önemi son yıllarda artmadı, sanırım kaçınılmaz hale geldi. Bu bir aradalık bence iş birliklerinin çoğalması, alan açmaya gönüllü olma ve şartları sadece kendin için değil, kolektifin tamamı için de iyileştirmeye gönüllü olmakla mümkün olabilir. Çünkü artık derdimiz, isteğimiz, amacımız her zamankinden daha ortak. Bunu yaptığımız işlerde de görebiliyoruz. Sözümüzü beraber söyleyebilmek için birlikte düşünmeye ve paylaşmaya ihtiyacımız var. Birbirimizden ve birbirimize el uzatmaktan kaçmayalım derim.
Kapak Fotoğrafı: Ayten Çelik
İlginizi çekebilir: Eda Geven’den 2025 – 2026 Sezonunda Yeni Oyunlar

Enes Kudu 









Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!