Beşpeşe, konusundan çok yazımında izlenen teknik ile dikkat çekiyor. Türkiye’de daha önce örneğini görmediğiniz bu kitapta beş yazarın bir öyküyü beş ayrı yerinden tuttuğunu göreceksiniz. Hikaye değişmeden hep aynı yolda seyrederken bu hikayeye baktığınız pencerenin sürekli değişiyor olması kitabı çekici kılan. Tıpkı anakara sabit kalırken atmosferin değişmesi ya da meyveli olarak aldığınız ilk ısırıktan sonra pastanızın önce çikolatalı sonra da kestaneliye dönmesi gibi…

(Yazı içerisinde kitabın konusu, karakterleri ve sürprizleri konusunda ayrıntılar serpiştirilmiştir.)

Kitabın ne anlattığına geçmeden önce nesnenin sizde bıraktığı o tarifsiz hisse değinmek gerekir. Zira kapak ve baskıdan bahsetmeden kitabın içeriğine geçmek bunlar için harcanmış emeğe saygısızlık olur.  Kitabın 2004 yılında yapılan ilk baskısı da şu an elimde tuttuğum üçüncü baskısı (2012) da son derece farklı kapaklara sahip.  Farklı bir tasarım sonucunda seçilen desen ve malzemenin kitabı tutan kişide bıraktığı his o derece güzel ki, kitabı pek bırakası gelmiyor insanın.  Metis’in her kitabının baskısında gösterdiği özen ve kalite burada da değişmiyor. Kullanılan kağıt ve mürekkebin kalitesi, sayfa düzeni ve ciltleme konusunda gösterdikleri özen okuma eyleminin keyfini arttırdıkça arttırıyor. Kitabı -nesne olarak da- bir fetiş haline getiriyor.

Beşpeşe, okurken okuyucunun roman-yazar bağlamında eser ile (eserin) yazara aidiyet arasındaki ilişkiyi sorgulamasına neden oluyor. Bir romanı roman yapan nitelikler nelerdir ? Bütünlük ve tek bir yazarın hayal gücünün ürünü olması ile eserin roman vasfı kazanması arasındaki ilişki nedir ? Bir eserin birden fazla sahibi olabilir mi ? … Bu gibi sorular kalıyor roman bittiğinde okuyanın aklında.

Bu kitabın fikir babası olan Bülent Erkmen oyunun kurallarını şöyle açıklıyor : “Beşpeşe’de yer alan metinleri beş yazar, kendi sıraları geldiğinde, daha önce yazılmış olanları okuyarak yazdılar. Her metin son hali verilmiş halde bir sonraki yazara geçirildi ve sonradan geriye dönük olarak herhangi bir düzeltme yapılmadı.” Bu durum ileride bahsedeceğim birtakım sıkıntılara, konsantrasyon zorluklarına yol açmakla birlikte  aynı zamanda tek hikaye içerisinde sizi bir edebi kıyıdan alıp bir diğerine vuruyor. Ve bu Türk yazınında bir benzerini bulabileceğiniz bir deneyim değil.

 

Romanın kapağını açtığınızda kalemi ilk eline alan Murathan Mungan oluyor. Hikayeyi var etmek, ona ilk şeklini vermek, ana karaktere hayat vermek Murathan Mungan’a düşüyor. Kitap Zehra’nın çocukluk oyunu olan seksek ile başlıyor. Bu oyun ve ardından gelen çocukluk anılarının daha sonradan Zehra’nın yaşamında yalnızca bir anı olmadığını onun hayatını sarıp sarmalayan kabusların da asıl kaynağı olduğunu görüyoruz. Böylelikle Zehra’nın 256 sayfa boyunca eşlik edeceğimiz hikayesi açılıyor okurun gözleri önüne.  Annesini çocuk yaşındayken kaybeden Zehra, annesine veda ettiği yaşın çok küçük olması ve kendi kafasında annesinin ölümü ile ilgili kuşkular taşıması onu yıllar yılı rahatsız etmiş, karakterinin şekillenmesinde büyük rol oynamıştır. Bu olay kitabın belkemiğini oluşturuyor. İlk sayfalardan böylesi bir açılışın yapılması hem okuyucuyu son sayfaya dek götürecek bir “sürükleyici unsur” hem de tüm karakterlerin çevresinde şekillenebileceği bir “merkez çekirdek” görevi görüyor.

Murathan Mungan açılış bölümünü yazarken -bana kalırsa- kantarın topuzunu biraz fazla kaçırıyor. Toplamda 53 sayfalık olan bölümünde o kadar çok şeye değiniyor ki ilerleyen bölümlerde -geriye dönük değişiklikler yapılamamasından dolayı- diğer yazarların roman üzerindeki hareket serbestisini kısıtlıyor. Mungan ilk bölümde yalnızca ana karakter Zehra’yı değil, Fatin Bey’in, anneannenin, Rıdvan’ın karakteristik özelliklerini de belirterek romana daha sonradan karakter ekleme imkanını güçleştiriyor , varolan karakterleri hikayeye dahil etmek adına yapılacak desteklemeleri de kısıtlamış oluyor. Romanda bundan başka en fazla üç karakter daha sayabileceğimizi düşündüğümüzde diğer yazarlar devraldıkları hikayeyi Mungan’ın çizdiği sınırlarla devralmış gibi görünüyor. Mungan ilk bölümü bitirdiğinde ucu açık her şeyden bahsedilmiş, ipuçları serpiştirilmiş bir öykü bırakıyor. Ardından gelecek yazarlardan romana yeni bir şeyler eklemekten çok varolan unsurları işlemesini, zenginleştirmesini bekliyor besbelli.

Murathan Mungan’ ın bıraktığı yerden Faruk Ulay devralıyor. Faruk Ulay ister istemez Fırat karakterinden devam edip Fırat üzerinde yoğunlaşıyor. (Onu bu şekilde yazmasında büyük ölçüde Mungan’ın bölümünü bitiriş şekli etkili oluyor)

Ulay’ın bölümünde hikayenin temposu düşüyor. Mungan’da 20 yılına tanık olduğumuz Zehra’nın yaşamından bu sefer bir günlük bir kesit okuyoruz. Kalem değişiyor, üslup değişiyor ve Zehra artık Ulay’ın gördüğü şekliyle karşımıza çıkıyor. Aynı olaylara devam eden sayfalarda başka açılardan bakıyor, bambaşka ayrıntılara eğiliyor karakterler. Yıllar yerine saatler, iç konuşmalar yerine diyaloglar önem kazanıyor.

Üçüncü sıra Elif Şafak‘a ait. Bu bölümde Şafak tamamen tipik üslubunu konuşturuyor. Bölümünü ne ara eleman ne de yeni deneyimler tahtası olarak kullanıyor. Kitabın fikir babası Bülent Erkmen’in üçüncü yazar için öngördüğünü tam da Erkmen’in aklında olduğu gibi yerine getiriyor Şafak. Kitabın ilk yarısını tamamlamış oluyoruz Şafak’ın bölümüne geldiğimizde. Şafak, kafamızda şekillenen karakterleri, ilişkiler ağını birden bire alaşağı etmekten hiç geri durmuyor, karıştırıyor öyküyü. Bunu da bildik Elif Şafak üslubu ile yapıyor. Kelimeler en büyük silahları oluyor, kelimeler ve ifade güçleri … Kitaba bakılabilecek en mistik yerden bakıyor. Çok ufak da olsa tasavvufa da selam göndererek bir anlamda bölümüne mührünü basmış oluyor Şafak.

Faruk Ulay ile daralan zaman Elif Şafak’ın elinde iyice un ufak olup zamansız sayfalara dönüşüyor. Bazen bir an üzerine yazılmış yüzlerce kelime ile karşılaşabiliyorsunuz bu bölümde.  En sonunda da hikayeye düğümünü atıyor. Zehra’yı çevresini saran üç erkekten herhangi birini seçmesi zorunluluğundan kurtarıp bambaşka bir ilişkiyi kuruyor. Zehra ile Vedia hanım arasındaki bu durum Şafak’ın da dediği gibi oldukça feminist bir çözüm oluyor Zehra’nın içinde bulunduğu eril kuşatmaya.

Sıra Celil Oker’e geldiğinde dümen Rıdvan’a doğru kırılıyor. Polisiye-gerilim romanları yazan Rıdvan’ın dilinden en iyi anlayabilecek yazarlardan birinin eline düşüyor. Romanın başından beri arka planda bekleyen Rıdvan sanki ilk sayfada Oker’i beklemiş gibi bu bölümde kendi gizlerini açık ediyor. Nasıl ki Zehra’nın tiyatrocu kişiliği Mungan’ın elinde titizlikle işlendiyse Rıdvan’ın polisiye roman yazarlığı da aynı şekilde Oker’in elinde işleniyor.

Ancak kitapta şöyle bir ayrıntı var ki kafamı sürekli olarak hala da kurcalar. Oker, Fırat ve Rıdvan’ın arasındaki ilişkiyi bölümü boyunca öyle bir yazmış ki; bu iki kişinin birbirini tanıdığı ya da tanımadığı konusunda kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Ancak daha sonradan yazmış olduğu bir cümle ile (189. sayfanın 17. satırı) bu ikilinin birbirlerini daha önce hiç görmedikleri apaçık ortaya konmuştur.Ancak hemen ardından gelen ifadeler çelişki doğurmuş, bu ikilinin birbirini tanıyıp tanımadığı ya da bir plan yapıp yapmadıkları netlik kazanamamış; Pınar Kür’ün de bu konuya değinmemesi ile birlikte bu mesele bana göre ucu açık kalan bir olay olarak kalmıştır.

Son olarak Pınar Kür alıyor kalemi eline. Her güzelin bir kusurunun olduğu doğru ise eğer, bence bu kitabın kusuru da son bölüm olmalı. Kür, bu bölümde hikayeyi sona hazırlayıp, bitirmesi gerekirken bunun dışında Zehra’ya bambaşka bir kıyafet giydirmiş, romanın atmosferini çok öteye savurmuş. Kitabın son bölümüne dek anneanne ile Zehra arasındaki ilişki tersi yöne çevriliyor, anneanneye karşı hiç olmadığı kadar bir hınç ve nefretle dolu bir kadın haline geliyor Zehra. Romanın ilk bölümünden itibaren alımlı, entelektüel ve nazik bir imaj çizen Zehra, son bölümde kaba, hoyrat ve orta-sınıf bir kadına dönüşüveriyor.Önce anneannenin mallarına yağmacı gözüyle bakıp ardından da mallarda gözü olmadığını söylemesi yazarın Zehra üzerinde kararsız kaldığına işaret ediyor. Oker, Fırat ve Rıdvan arasındaki bağlantıyı ucu açık bırakarak bunu çözmesini Kür’e bırakıyor besbelli. Bu durum Kür’ün elinde heba olup gidiyor. Kitabın son çeyreğinde büyük bir merak unsuru son bölümde balon gibi sönüyor. Kür’ün değiştirmek istediği bir diğer ayrıntı ise Zehra ile  Vedia hanım arasındaki ilişki. Şafak’ın yazdığı bölümden hoşnut kalmamış olacak ki kendi kısmında bu ilişkiyi dönemsel etkilerin tesiri altında kalınmış, pişmanlık ve –neredeyse- tiksinme duygusu uyandıracak bir hale sokacak şekilde geri dönüyor. Olmuyor, bozuyor oyunu.

Kitap bu akış içerisinde son buluyor.

Murathan Mungan’a göre bir “roman kitabı”,

Faruk Ulay’a göre bir “üsluplar romanı”,

Elif şafak’a göre bir “türleri kesip geçen bir kitap”,

Celil Oker’e göre “çoğunlukla bir roman, yalnızca bir roman”,

Pınar Kür’e göre ise “roman olup olmadığına okuyucunun karar vereceği bir kitap” olan Beşpeşe’nin aslında ne olduğunu sanırım her okuyucu okuduktan sonra kendi edebiyat deneyimlerince cevap verebilecektir.

 

BEŞPEŞE

Murathan Mungan, Faruk Ulay, Elif Şafak, Celil Oker, Pınar Kür

Metis Yayınları, 3. Baskı : Ağustos 2012, 256 syf.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?