Kiya Tabassian ile: “Ânın Güzellikleri” Projesi Üzerine
İstanbul, her noktasıyla çok özel ve bitmek tükenmek bilmeyen güzellikler sunan bir şehir. Yüzyıllar boyunca ticaret yollarının kesiştiği Kapalıçarşı da İstanbul’un çok katmanlı kimliğini en yoğun biçimde taşıyan mekânların başında geliyor. Bugün İstanbul Müzik Festivali de bu tarihsel kesişme noktasını bir kez daha farklı dünyaların birbirine temas ettiği bir karşılaşma alanına dönüştürüyor. Bu doğrultuda İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından Borusan Holding sponsorluğunda gerçekleştirilen 54. İstanbul Müzik Festivali’nin bu yılki teması çerçevesinde kurgulanan “Ânın Güzellikleri” konseri, dinleyicisine İtalyan Rönesansı’ndan Osmanlı ve İran repertuvarlarına uzanan bir müzikal yolculuk vadedecek.
Konserde setar virtüözü Kiya Tabassian ve topluluğu Constantinople ile İngiliz ve İtalyan kökenlerinin beslediği özgün müzikal duyarlılığıyla erken dönem müziğinin en ayırt edici seslerinden Marco Beasley, Kapalıçarşı’nın yüzyıllara yayılan hafızasını bugünün sesleriyle yeniden kurmak ve müziği tam da doğduğu anda paylaşmak isteyen herkesi, ânın içinde buluşturacak. Bu konser aynı zamanda Constantinople topluluğuyla gerçekleştirdiği ortak projelerle ses, metin ve ifade ilişkisini merkeze alan araştırmacı yaklaşımını bugün de sürdüren ve olağanüstü bir sanatsal kariyere sahip Beasley’nin sahnelere veda konseri olacak. Bu yönüyle de son derece anlamlı ve duygusal bir niteliğe sahip konser öncesinde ben de Kiya Tabassian ile projenin içeriğine dair merak ettiğim pek çok noktayı konuşma imkânı yakaladım. Gösteri sponsorluğunu Nobel İlaç’ın üstlendiği konserin 21 Haziran Pazar günü saat 19.00’da Kapalıçarşı’da (Kürkçüler Kapısı) gerçekleştirileceğini hatırlatarak keyifli ve ilham veren okumalar dilerim.
İstanbul Müzik Festivali’nin bu yılki teması “Ânın İçinde”. Bu tema, müziğin geçici ama etkisi kalıcı doğasından yola çıkıyor. Festivalin programı da dinleyicileri bu geçiciliği fark etmeye, anın içinde kalmaya ve müziğin zamanla kurduğu bağı yeniden düşünmeye davet ediyor. Peki şu sıralar sizin hayatla ve müzikle kurduğunuz bağ nasıl? Dünyada içinde bulunduğu savaş ve çatışmalarla dolu kaotik atmosfer, bu “ânın içinde” sizin ruh halinizi nasıl etkiliyor?
Müzik, insan ruhu için uçsuz bucaksız bir içsel sığınak. Sadece günlük hayatımızın gürültüsünden ve çalkantısından bir kaçış değil, aynı zamanda kendimizdeki en özsel olanla yeniden bağ kurabileceğimiz bir alan sunuyor. Çatışma, belirsizlik ve bölünmüşlükle giderek daha fazla şekillenen bir dünyada müzik, bize ortak insanlığımızı hatırlatıyor. Sınırları, dilleri ve ideolojileri aşan mevcudiyet, dinleme ve tefekkür anları yaratıyor.
Benim için “ânın içinde olmak”, müzik yapmanın tam merkezinde yer alıyor. Her performans yalnızca şimdiki zamanda mevcuttur. Bir nota doğar, yankılanır ve sonsuza dek yok olur. Yine de bu uçucu an, kalplerimizde ve anılarımızda kalıcı bir iz bırakabilir. Müzik bize geçiciliği kucaklamayı, derinlemesine dinlemeyi ve sahip olunamayacak ya da tutulamayacak olanın güzelliğini takdir etmeyi öğretir.
Bugün, belki de her zamankinden daha fazla, müziğin üstlenmesi gereken hayati bir rolü olduğunu hissediyorum. Gerçeklikten bir kaçış olarak değil, ona daha büyük bir farkındalık, şefkat ve umutla yüzleşmenin bir yolu olarak. Kaosun ortasında müzik; kendimizle, başkalarıyla ve herhangi bir dönemin kargaşasının ötesinde varlığını sürdüren zamansız insani değerlerle bağımızı korumamızı sağlıyor.
Festivalin bu yılki temasına en uygun konserlerin başında “Ânın Güzellikleri” geliyor. Temaya uygun şekilde bu projeyi nasıl kurguladınız?
“Ânın Güzellikleri” projesi, olağanüstü İtalyan tenor Marco Beasley ile paylaşılan uzun bir sanatsal yolculuğun devamı niteliğinde. Bu çalışma; her ikisi de Rönesans ve erken Barok İtalyan müziği ile 16. ve 17. yüzyıl Fars ve Osmanlı müzik gelenekleri arasındaki zengin diyaloğu araştıran daha önceki iki yapıtın, La porta d’oriente ve Il Ponte di Leonardo’nun izinden gidiyor.
Yıllar boyunca, Akdeniz dünyasını şekillendiren sayısız sanatsal, entelektüel ve insani alışverişten büyülendik. Müzik; fikirler, şiir, bilim ve maneviyat sınırlar ötesine yolculuk ederek karşılaşmalar ve karşılıklı etkileşim için verimli bir zemin oluşturdu. Bu program, o unutulmuş bağların bazılarını yeniden canlandırmayı ve onlardan doğan güzelliği ortaya çıkarmayı amaçlıyor.
“Ânın Güzellikleri” başlığı, festivalin “Ânın İçinde” temasıyla derin bir yankı uyandırıyor. Bu programda kutladığımız güzellik, doğası gereği geçicidir. Yalnızca icra ânında; bir sesin tınısında, bir telin titreşiminde veya bir müzikal cümleyi takip eden sessizlikte var olur. Bu düşünce, konserin 50 yılı aşan olağanüstü bir sanatsal kariyerin ardından Marco Beasley’nin sahnelere vedası olacak olmasıyla daha da dokunaklı bir hal alıyor. Sesi ve vizyonuyla erken dönem müziği yorumunu derinden şekillendiren müstesna bir sanatçı olan Marco, dünya çapında nesiller boyu müzisyene ve dinleyiciye ilham verdi. Dolayısıyla bu performans, sadece uçucu güzelliğin bir kutlaması değil, aynı zamanda müzik sanatına adanmış bir ömre sunulan bir saygı duruşuna dönüşüyor. Yine de, tüm büyük sanatsal miraslarda olduğu gibi, o ân için uçucu görünen şey, zamanı aşan kalıcı bir iz bırakıyor.
Çalışmalarının merkezine coğrafi olduğu kadar tarihsel ve kültürel yolculuk fikrini de yerleştiren topluluğunuz “Constantinople”, İstanbul’un eski isimlerinden birini temsil ediyor aynı zamanda. Topluluğunuzla yüzyıllardır medeniyet ve kültürlerin bir buluşma noktası olan İstanbul’da konser verecek olmak sizin için nasıl bir duygu?
2026 yılında 25’inci yıl dönümümüzü kutluyoruz. Bu özel programı İstanbul’da icra etmek, muhtemelen sezonumuzun en anlamlı konserlerinden biri ve bizim için çok özel bir değer taşıyor. Çok az şehir kültürel karşılaşmaları İstanbul kadar derinden somutlaştırabilir. Kıtaların, imparatorlukların ve geleneklerin arasında yer alan bu şehir, pek çok müzikal diyaloğun gerçekleştiği en büyük kavşak noktalarından biriydi. Bu müziği İstanbul’a geri getirmek, bir bakıma bu hikâyeleri doğal evlerine döndürmek gibi hissettiriyor; geçmişin şimdiki zamanda bir kez daha yankılanmasına izin veriyoruz.
Festivalin bu yılki teması çerçevesinde kurgulanan “Ânın Güzellikleri” konseri, geçmişi sabit bir miras olarak ele almak yerine her karşılaşmada yeni boyutlar kazanan bir çoğulluk olarak düşünmeye davet ediyor. Peki konseri ismi, festivalin bu yılki teması olan “Ânın İçinde” ile nasıl özdeşleşip birbirini tamamlıyor? Ayrıca “ânın içinde” kavramının sizdeki karşılığı nedir?
Benim için müzik, tamamen “ânda” kalmamıza yardımcı olan en büyük rehberlerden ve yoldaşlardan biri. Bize ânın içinde ikamet etmeyi öğretir. Gerçekten dinlediğimizde, artık geçmişe takılıp kalmayız veya geleceği beklemeyiz; sadece sesle, sessizlikle ve birbirimizle orada, o ânda bulunuruz. Bu anlamda müzik, tamamen “ânın içinde” olmaya dair nadir bir deneyim sunar.
Bu fikir, “Ânın Güzellikleri” başlığıyla yakından ilişkili. Güzellik, tıpkı müziğin kendisi gibi, genellikle uçucudur. Bir müzikal jest, bir yankı, icracılar ve dinleyiciler arasında paylaşılan bir nefes; bunlar sadece bir ân için var olur. Yine de etkileri bizimle bir ömür boyu kalabilir. Konser; ortaya çıkan, kaybolan ve buna rağmen hafızamızda kalıcı bir iz bırakan bu kırılgan ve değerli ânları kutluyor.
Beni en çok büyüleyen şey, müziğin zamanla olan eşsiz ilişkisidir. İcra ettiğimiz eserler yüzyıllar önce yaratılmış olabilir ancak gerçekten yalnızca günümüzde hayata geçirildiklerinde var olurlar. Geçmişin müziği sabit bir miras değildir; yorum, hayal gücü ve karşılaşmalar yoluyla sürekli yenilenir. Her performans bir yeniden yaratma eylemidir. Bu müziği çaldığımız ân, şimdinin bir parçası haline gelir ve bir sonraki ân çoktan yok olmuştur.
Bu durum güzel bir paradoks yaratır: Müzik bizi aynı ânda hem uzak yüzyıllara hem de performans sergilediğimiz mekânın ve bizi dinleyen insanların içindeki şimdiki ânın dolaysızlığına bağlar. Zamanı parçalanmış bir şey olarak değil, kesintisiz bir yolculuk, insan nesillerinin birlikte seyahat ettiği bir yol, olarak hissetmemizi sağlar. Bu müzikal karşılaşmalar aracılığıyla geçmiş canlanır, şimdiki zaman zenginleşir ve bize her ânın, ne kadar uçucu olursa olsun, içinde koca bir dünyayı barındırdığı hatırlatılır.
Konser programında İtalyan Rönesansı ve erken Barok vokal müziği ile Osmanlı ve İran müzik geleneklerinin seçili eserleri yer alıyor. Bunu biraz daha açacak olursak festivalde dinleyeceğimiz eserlerin öne çıkanları hakkında bilgi verebilir misiniz?
“Ânın Güzellikleri” projesi, yüzyıllar öncesinde zaten var olan bir köprüyü yeniden inşa etmeyi amaçlıyor. Çoğu zaman Rönesans Avrupası’nı, Osmanlı dünyasını ve İran’ı birbirinden ayrı kültürel küreler olarak hayal ederiz. Gerçekte ise tüccarlar, diplomatlar, gezginler, alimler, şairler ve müzisyenler sürekli sınırları aşıyor, fikir ve sanatsal pratik alışverişinde bulunuyorlardı. İstanbul, bu karşılaşmaların gerçekleştiği en büyük kavşak noktalarından biriydi ve bu da onu bu proje için ideal bir ortam haline getiriyor.
Konser, İtalyan Rönesansı ve erken Barok dönemine ait eserleri, aşağı yukarı aynı döneme ait Osmanlı ve Fars repertuvarıyla bir araya getiriyor. Bu gelenekleri yan yana sunmak yerine, onları gerçek bir diyaloğa davet ediyoruz. Farklı kültürler arasında benzer duyarlılıklar ortaya çıkıyor: Melodik ifadenin inceliği, şiir ve müzik arasındaki mahrem ilişki, doğaçlama sanatı ve insan sesinin ifade gücüne duyulan hayranlık.
Öne çıkan eserler arasında, müziği Rönesans’ın zarafetini ve duygusal inceliğini somutlaştıran Bartolomeo Tromboncino’nun güzel İtalyan şarkıları yer alıyor. Ayrıca, müziği Akdeniz dünyasının kozmopolit ruhunu yansıtan Ambrosio Dalza ve Giovanni Girolamo Kapsberger gibi bestecilerin enstrümantal danslarını ve eserlerini de icra ediyoruz. Özellikle dokunaklı bir an ise, Marco Beasley’nin 17. yüzyıl vokal repertuvarının şaheserlerinden biri olan, duygusal derinliği ve ifade özgürlüğü ile dikkat çeken Barbara Strozzi’nin “Che si può fare” adlı eserini yorumlaması olacak.
Osmanlı geleneği; aralarında birkaç kültürün kavşağında duran ve müzikleri Osmanlı sarayının olağanüstü çeşitliliğini yansıtan Ağa Mü’min ve Ali Ufkî gibi müzisyenlerin eserlerinin de bulunduğu, önemli tarihi koleksiyonlarda korunan yapıtlarla temsil ediliyor. Bu eserler, 16. ve 17. yüzyıllarda İstanbul’da yeşeren zengin müzik ortamına nadir bir bakış sunuyor.
Program ayrıca; Mevlânâ, Sadi ve Emîr Hüsrev gibi büyük Fars mistiklerinin şiirlerinden ilham alan, şahsıma ait birkaç çağdaş besteyi de içeriyor. Bu parçalar tarihsel birer yeniden kurgu (rekonstrüksiyon) amacı taşımıyor; aksine, aslında hiçbir zaman tam olarak kesilmemiş bir diyaloğun yaşayan devamı niteliğindeler. Kadim şiirsel seslerin çağdaş bir müzik dili içinde yankılanmasına izin vererek geçmiş ile günümüz arasında bir köprü kuruyorlar.
Programın özellikle anlamlı yönlerinden biri, Marco Beasley ile bazı eserleri birlikte yeniden hayal etme biçimimiz. Örneğin “Tu dormi / Rouz o Shab” adlı eserde, bir İtalyan Rönesans şarkısı Mevlana’nın dizeleriyle sohbete girerek; coğrafi olarak ayrı düşmüş ancak güzellik, aşk ve aşkınlık arayışında birleşmiş iki dünya arasında bir buluşma noktası yaratıyor.
Sonuç olarak dinleyiciler, farklı geleneklerden gelen bir eserler koleksiyonundan daha fazlasını duyacaklar. Yüzyıllar ve kültürler arasında, aralarında her zaman var olmuş olan derin bağları ortaya çıkaran müzikal bir yolculuk deneyimleyecekler. “Ânın Güzellikleri” ruhuyla bu konser; farklı tarihlerin, dillerin ve müzik dünyalarının buluşup şimdiki anda tek bir vücut olduğu o değerli anları kutluyor.
Yüzyıllar öncesinde bestelenen eserleri konser aracılığıyla bugünün dinleyicisiyle buluşturma noktasında nasıl bir köprü görevi üstleneceksiniz? Bunun oluşturduğu nasıl bir sorumluluğu taşıyorsunuz?
Yaklaşık 25 yıldır Constantinople’un kurucusu ve sanat yönetmeni olarak, hayatımın büyük bir kısmını müzikal köprüler hayal ederek ve farklı gelenekler, kültürler ve tarihi dönemler arasında diyaloglar kurarak geçirdim. Gerek icra gerekse beste yoluyla farklı müzik dillerini bir araya getirmek sadece bir çalışma yöntemi (modus operandi) değil, gerçek bir sanatsal felsefe ve müzikal DNA’mın temel bir parçası haline geldi.
Rolümü, müziğin zaman içinde yolculuk etmesine yardımcı olmak şeklinde görüyorum. Yüzyıllar önce bestelenmiş eserleri icra ettiğimizde, onları sadece muhafaza etmiyoruz; onlara şimdiki zamanda yeni bir hayat veriyor ve günümüz dinleyicisiyle konuşmalarını sağlıyoruz. Bu, hem geleneğe saygı duymayı hem de yeni bağlar ve yeni anlamlar yaratma arzusunu gerektiriyor.
Dünyanın dört bir yanındaki dinleyicilerle bu karşılaşmaları paylaşmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum. Bugün, belki de her zamankinden daha fazla, kültürler, insanlar ve gelenekler arasında köprüler kurmanın ve bunları yeniden inşa etmenin önemli olduğunu hissediyorum. Köprü, kendimizi kaybettiğimiz bir yer değildir; birbirimizle buluştuğumuz, alışverişte bulunduğumuz ve birbirimizi keşfettiğimiz bir yerdir. Müzik aracılığıyla, başkalarıyla kurduğumuz temas sayesinde zihnimizi ve kültürümüzü zenginleştirirken kendi kimliğimize kök salmış olarak kalabiliriz. Bunun bir sanatçının sahip olabileceği en güzel sorumluluklardan biri olduğuna inanıyorum.
Konserin hem programı hem de sahnedeki sanatçıları, farklı dünyaların birbirine temas ettiği bir karşılaşma alanına sahip. Bu çok kültürlü, sesli ve dilli yapının bir arada buluşması bugünün dünyasında neden değerli?
Daha önce de belirttiğim gibi, insanları bir araya getirmenin sanatçılar olarak sorumluluğumuzun bir parçası olduğuna inanıyorum. Müzik doğrudan duygularımıza hitap eder ve dillerin, kültürlerin ve sınırların ötesinde, ortak insanlığımızı bize hatırlatır.
Çatışmalar ve bölünmelerle damgalanmış günümüz dünyasında, farklı geleneklerin ve seslerin buluşabileceği alanlar yaratmak her zamankinden daha önemli. Müziğin her birimizde uyandırdığı hisler ve duygular aracılığıyla diyaloğu, anlayışı ve barış içinde bir arada yaşamayı teşvik edebiliriz. Bu, Constantinople’un temel değerlerinden olup bu tür projeler üretmemizin en temel nedenlerinden biri.
Konserin programında yer alan eserlerin seçimini nasıl yaptınız? Programı oluştururken eserler arasındaki o hassas denge ve bütünlük için hangi noktalara dikkat ettiniz?
Yeni bir program oluştururken, buna yeni bir tablo yaratan bir ressam gibi yaklaşıyorum. Her müzikal unsur, ya bir zıtlık aracılığıyla ya da tamamlayıcı renkler ve dokular olarak diğerlerine bağlanmalı. Amacım ayrı parçalar sunmak değil, tüm unsurların birbirine ait olduğu tek bir sanatsal yapıt ortaya koymak.
“Ânın Güzellikleri” için, birbirleriyle doğal olarak diyaloğa girebilecek eserler seçtim. Konser boyunca farklı müzikal yapıtlar arasında sürekli bir gidiş-geliş söz konusu; hatta bazı parçalar birbirinin içine geçerek, eserlerin birbiri ardına sıralanmasından ziyade kesintisiz bir yolculuk yaratıyor.
Müzisyenlerin kendileri de bu sürecin önemli bir parçası. Bu sadece bir repertuvar meselesi değil, aynı zamanda müziğin nasıl çalındığı, düzenlendiği ve sahnede nasıl paylaşıldığıyla da ilgili. Diyalog sadece müzik aracılığıyla değil, aynı zamanda onu birlikte hayata geçiren sanatçılar aracılığıyla gerçekleşir.
Konserde topluluğunuza İngiliz ve İtalyan kökenlerinin beslediği özgün müzikal duyarlılığıyla erken dönem müziğinin en ayırt edici seslerinden biri olan tenor Marco Beasley eşlik edecek. Topluluğunuzla gerçekleştirdiği ortak projelerle ses, metin ve ifade ilişkisini merkeze alan araştırmacı yaklaşımını bugün de sürdüren Beasley ile birlikte yol almak birbirinizi hangi açılardan besliyor?
Marco ile yaklaşık 15 yıl önce tanıştık ve en başından itibaren aramızda harika bir dostluk gelişti. Yıllar içinde bu dostluk; güven, karşılıklı saygı ve ortak bir merak üzerine kurulu derin bir sanatsal ortaklığa dönüştü. Birbirimizi anlamanın çok doğal bir yoluna sahibiz, bu da yaratıcı süreci hem ilham verici hem de keyifli kılıyor.
Marco’nun sanatına her zaman hayran kalmışımdır. O, olağanüstü bir şarkıcıdan çok daha fazlası; gerçek bir araştırmacı ve hikâye anlatıcısı. Ses, metin, anlam ve ifade arasındaki ilişkiye dair derin kavrayışı, onu eşsiz bir sanatçı ve bana göre bu repertuvarın en dikkat çekici yorumcularından biri yapıyor. Onunla çalışmak bana kelimelerin ifade gücü ve bir müzikal metnin içinde gizlenmiş pek çok katman hakkında çok şey öğretti.
İş birliğimizi zenginleştiren şey, farklı müzik dünyalarından gelmemize rağmen aynı keşfetme, sorgulama ve yaratma arzusunu paylaşmamızdır. Birlikte yürüttüğümüz projeler sayesinde sürekli olarak birbirimizden bir şeyler öğrendik ve yeni sanatsal perspektifler keşfettik.
Bu nedenle İstanbul’daki bu konser benim için özellikle duygusal olacak. Olağanüstü bir sanatsal kariyerin ardından Marco’nun veda konseri olacağı için hem büyük bir neşe ve gurur, hem de bir hüzün anı olacak. Kültürler arası diyaloğu simgeleyen bir şehirde onunla son kez sahneyi paylaşmak, derinden anlamlı hissettiriyor ve bu her zaman değer vereceğim bir anı olacak.
Müzikseverlerin konserin programından aldığı keyif kadar o eserleri nasıl bir mekânda dinlediği de festivalde büyük önem arz ediyor. Bu noktada Ânın Güzellikleri konseri de yüzyıllar boyunca ticaret yollarının kesiştiği ve İstanbul’un çokkatmanlı kimliğinin en yoğun biçimde hissedildiği mekânların başında gelen Kapalıçarşı’da gerçekleştirilecek. Bu konser özelinde “müzik” ve “mekân” kavramları birbirini nasıl tamamlıyor? Bir sanatçı olarak mekânın sizin üzerinizde nasıl bir etkisi mevcut?
Müziğin icra edildiği yer, konser deneyimi üzerinde muazzam bir etkiye sahiptir. Müzik bir mekânın içinde yankılanır ve ancak o zaman gerçekten müzik haline gelir. O mekân sadece sesi değil, aynı zamanda atmosferi ve hem icracıların hem de dinleyicilerin müziği deneyimleme biçimini de şekillendirir.
Müzisyenler olarak bizler her zaman mekândan etkileniriz. Bir yerin akustiği, mimarisi, tarihi ve enerjisi performansın bir parçası haline gelir. Bunlar bizim nasıl çaldığımızı ve dinleyicinin müziği nasıl karşıladığını doğrudan etkiler.
“Ânın Güzellikleri”ni İstanbul’un kalbinde, Kapalıçarşı’da sunmak, bir rüyanın gerçek olması gibi. Kapalıçarşı, yüzyıllar boyunca kültürlerin, insanların ve fikirlerin buluştuğu dünyanın en büyük tarihi kavşak noktalarından biri. Bu konser tam olarak müzikal gelenekler arasındaki diyalog ve karşılaşmalarla ilgili olduğu için, bundan daha anlamlı bir ortam hayal edemiyorum. Hem sanatçılar hem de dinleyiciler için benzersiz ve belki de hayatta bir kez yaşanacak bir deneyim olacağına inanıyorum.
İran’da doğduğunuz ve 14 yaşında ailenizle birlikte Quebec’e göç ettiniz. Topluluğunuzla da bugüne dek 57 ülkede 290’dan fazla şehirde konser verdiniz. Sürekli dünyanın farklı coğrafyalarında bulunan bir sanatçı olarak bu hayat sizi gerek üretim gerekse bireysel olarak nasıl şekillendiriyor?
Henüz bir gençken, elimde bir setar ve bir hayalle Tahran’dan Montreal’e müzisyen ve besteci olmak için göç ettim. Yeni diller öğrenmek, yeni bir yaşam biçimine uyum sağlamak ve yeni bir toplumda yerimi bulmak zorundaydım. Aynı zamanda, Fars köklerime ve müzikal mirasıma derinden bağlı kaldım.
Kısa sürede çevremdeki kültürlere karşı büyük bir merak duymaya başladım. Fars müziğinin yanı sıra Montreal Konservatuvarı’nda klasik, çağdaş ve daha sonra erken dönem Avrupa müziğini keşfettim. Diğer kültürlerden bir şeyler öğrenme arzusu benim için her zaman çok doğal gelişti. Bir besteci olarak; dinlemeyi, çalışmayı, anlamayı ve yeni müzikal ve kültürel etkileri kendi iç dünyama katmayı öğrendim.
Yıllar içinde, Constantinople’un projeleri, üretimleri ve dünya çapındaki seyahatlerimiz aracılığıyla bu karşılaşmalar, kim olduğumun vazgeçilmez bir parçası haline geldi. Beni hem bir insan hem de bir müzisyen olarak şekillendirdiler. Bir yandan yeni ufukları sürekli keşfederken, diğer yandan köklerimi besledim; bu denge, sanatsal yolculuğumun merkezinde kalmaya devam ediyor.
Topluluğunuzla birlikte 20’den fazla albüm yayımlayarak 60’tan fazla yeni eser ürettiniz ve bu sayede JUNO, Opus, Charles Cros ve Anděl Ceny gibi önemli ödüllere layık görüldünüz. Bundan sonrası için üzerinden çalıştığınız yeni proje ve albüm mevcut mu? Ufak tüyolar paylaşmak ister misiniz?
Şu anda bu ağustos ayında yayınlanacak olan 25’inci albümümüz Clair-obscur’un çıkışına hazırlanıyoruz. Bu, olağanüstü Korsika polifonik topluluğu A Filetta ile gerçekleştirdiğimiz bir iş birliği. Programı 2020 ve 2021 yıllarındaki sanatçı konaklama programlarımız sırasında oluşturduk ve 20’den fazla performanstan sonra kaydetmeye karar verdik. Proje, Korsika polifonisi ile Constantinople’un müzikal evreni arasındaki eşsiz bir diyalog aracılığıyla ışık ve gölge temalarını araştırıyor.
2027’nin başlarında çıkması planlanan bir diğer albüm ise, Johann Sebastian Bach’ın müziği ile Ömer Hayyam’ın şiirlerini diyaloğa sokan bir yapıt olan Bach & Khayyam. Bu proje için, sanatı, hassasiyeti ve Bach’ın müziğiyle olan derin bağı programa gerçekten istisnai bir boyut katan muhteşem Çek soprano Hana Blažíková ile iş birliği yapma ayrıcalığına sahibim.
Ve her zaman olduğu gibi, birkaç yeni üretim şimdiden şekillenmeye başladı. Keşif ve diyalog, yaptığımız her şeyin merkezinde yer almaya devam ediyor.
Röportajımızı konsere katılacak müzikseverlere vereceğiniz mesajla noktalayalım dilerseniz. Konser öncesinde bu projeyle daha sıkı bir bağ kurabilmeleri adına dinlenmesini tavsiye ettiğiniz müzikler var mı?
İstanbul’da olmak ve bu müzikal yolculuğu bu olağanüstü şehrin dinleyicileri ve müzikseverleriyle paylaşmak için sabırsızlanıyorum.
Elbette konsere hazırlanmak isteyenler için, “Ânın Güzellikleri”nin sanatsal temellerini oluşturan La porta d’oriente ve Il Ponte di Leonardo kayıtlarımızı dinlemelerini önerebilirim.
Ancak daha da önemlisi, herkesi açık bir kulakla, açık bir kalple ve tamamen “ânda” olma arzusuyla gelmeye davet ediyorum. Bu müziği deneyimlemenin en iyi yolu hazırlık yapmak değil; kendinizi ana bırakmak, derinlemesine dinlemek ve bu eşsiz deneyimi bizimle paylaşmak. Müzik sadece bir kez, o mekânda, o zamanda, o müzisyenlerle ve o dinleyiciyle var olacak. Canlı performansın gerçek güzelliği de budur.
Kapak Fotoğrafı: Priska Ketterer
İlginizi çekebilir: Emre Eminoğlu’ndan 54. İstanbul Müzik Festivali’nden Öneriler

Halil Şimşek 
















Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!