Stephen King’in aynı isimli romanından uyarlanan Brian De Palma imzalı “Carrie”, popüler çocukların söz sahibi olduğu tipik bir Amerikan lisesinde zorbalığa maruz kalan, içine kapanık bir kadının doğuşunu ve her şeyden önce kendi bedenini, kadınlığını bir güce dönüştürme hikâyesini anlatıyor. King’in, alışılagelmiş doğaüstü öğeleri türün potasında eritme becerisi, De Palma’nın vizyoner bakış açısıyla birleşerek 80’ler slasher furyasına ilham kaynağı olacak bir karakteri korku sinemasına armağan ediyor.

Çarpıcı bir soyunma odası sahnesiyle açılan film, kameranın karakterler arasında yavaşça dolaşmasıyla, kadınlığın dünyasına dair bir hikâye izleyeceğimizin sinyallerini veriyor adeta. Carrie White ismindeki fiziksel görünümü normlar tarafından yeteri kadar güzel, kadınsı ya da çekici bulunmayan karakterimizin tam da bu soyunma odasındaki banyoda ilk kez adet olması tesadüf değil. İşte her şey vücudundaki bu anlamlandıramadığı değişim karşısında dehşet içine düşen Carrie’nin arkadaşları tarafından küçük düşürülmesiyle başlıyor. Kadınlığın doğasında olan fiziksel bir tepkinin örtünüp saklanması gereken bir dünyada, üstüne tamponlar atılırken kanlar içerisinde çaresiz kalan bir karakteri izliyoruz. Filmin ilerleyen dakikalarında ise bu kan banyosunu başka bir şekilde izleyeceğiz tabii; fakat önce o noktaya kadar gelişen olaylardaki dinamikleri incelemekte fayda var.

Yüzeyde 70’ler (ve aslında etkilediği yoldan giden filmleri referans alırsak 80’ler de diyebiliriz) estetiği ile yer yer kitschy, yer yer fazla dramatik bir gişe filmi görünümü verse de temel olarak üç farklı katman üzerinden ilerliyor film. Bunlardan ilki ve belki de en güçlü olanı kadın cinselliği. Yıllardır süregelen bir tartışmadır. Belli bir kesim korku filmlerinin kadınları birer seks objesine dönüştürerek kadın düşmanlığı yaptığını düşünürken, bir başka kesim de erkek gücüne ihtiyaç duymadan hayatta kalabilen ‘final girl’ karakterlerinin birer feminizm sembolü olduğunu ve böylesine güçlü kadın karakterlere diğer türlerden daha fazla yer verildiğini savunuyor. Bu noktada, hayatta kalabilmek için bakire olma etkeni ve seks yapan kadınların çok da zeki olmayan kişiler (aptal sarışın klişesi) olarak gösterilmesiyse ne yazık ki kadın düşmanı savını destekler gibi ve o dönemlere ait slasher filmlerin birçoğunda benzer bir kadını nesneleştirme eğiliminden bahsetmek mümkün.

Brian De Palma’nın Carrie’si ise çok daha farklı bir bakış açısına sahip. Stephen King’in hikâyesi, kadınları ve kadın cinselliğini nesneleştirmenin aksine bu nesneleştirmenin yaratıcısı patriyarkaya karşı bir eleştiri
getiriyor. Kadınları canavarlaştırarak nesneleştiren bir hikâye sunmak yerine, kadınların canavarlaşmasını haklı bir davaya dönüştürerek bu süreçteki dinamikleri irdelemekle ilgileniyor. Carrie ve annesinin hastalıklı ilişkisini, Sue’nun erkek arkadaşı üzerindeki hakimiyetini, beden eğitimi öğretmeni Miss Collins’in Carrie’yi koruma çabalarını ve okulun popüler kızı Chris’in emellerine yine erkek arkadaşını kullanarak ulaşmasını göz önüne alarak erkek bakış açısının tamamen yok sayıldığı ve kadınların mücadelesinin tasvir edildiği bir dünyadan bahsedebilirz. Bu mücadele de yine yukarıda da bahsettiğim gibi patriyarkaya karşı gerçekleşiyor.

Piper Lauire’nin Oscar adayı harikulade performansıyla hayat bulan Carrie’nin annesi, eşiyle girdiği cinsel ilişkiden istemsiz de olsa zevk aldığı için kendini suçlu hissediyor ve bu ilişkiden doğan kızına olan nefretine hâkim olamıyor. Carrie ise ilk kez adet olmasıyla annesinin gözünde bir günahkara dönüşüyor ve bu yüzden tanrıdan af dilemek zorunda bırakılıyor. Günah işlemenin ötesinde sadece kadın olmanın bile büyük bir günah sayıldığı bir düzen içerisinde yetişiyor Carrie. Dini inançları uğruna uç noktalara kadar giderek akli dengesini de kaybetmeye başlayan anne Margaret, aslında dünya üzerindeki tüm dinlerin kadınlara bakış açısını da temsil ediyor. Carrie’nin upuzun sarı saçlarını yüzünü kapatmak için kullanması bile birçok evrensel okumaya kapı açabilir. Filmin final çeyreğine yaklaşırken, giydiği pembe elbisesinin altından belli olan ve her kadında olmasına rağmen kadınlığı çağrıştırdığı için saklanması gereken göğüsleri için “bunlara göğüs deniyor ve her kadın bunlara sahip” şeklinde bir cümle kuruyor Carrie. İçerisinde var olmaya çalıştığı düzene karşı isyanının sinyallerini veriyor adeta.

Filmin üç katmanlı bir hikâye kurgusu üzerinden ilerlediğinden bahsetmiştim. Bir sonraki durak ise akran zorbalığı; fakat bu faktörü yine yukarıda çokça adını andığımız düzene dâhil edebiliriz. Her ne kadar doğaüstü öğelerle bezeli feminizm anlatısından güç alan bir korku filmi olsa da akran zorbalığının ve sonuçlarının ciddiyetini cesurca dile getirebilmesi açısından da önemli bir film. Erken veya geç ergenlik döneminin getirdiği duygusal ve fiziksel değişimler karşısında kişilik gelişimi açısından zorlu bir sürece giren gençlerin normlar çerçevesine girme dürtüleri belki de bu zorbalığın en büyük sebebi. Film de bu konuya hassasiyetle yaklaşarak süresinin büyük bir kısmını ayırıyor aslında. Carrie’nin ‘güzel’ algısına uygun olmayışı, okul ortamının getirdiği popülerlik yarışında geri kalışı ve ‘farklı’ olarak etiketlenmesi olayların fitilini ateşleyen etmenler olarak öne çıkıyor. Bu noktada bu zorbalığı yapan kişiler de yine normların deforme ettiği kişiler olduğu için film yine eleştiri oklarını patriyarkaya yöneltiyor. Son yarım saatinde insanların çığlık çığlığa koşuşturduğu bir korku filmi izliyor olsak da gerçek hayattan çok da farklı olmayan bu hikâyenin kahramanı Carrie, intikam yolunda bir isyan başlatarak büyük bir katharsis anı yaratıyor.

Tam bu noktada üçüncü katman olarak nitelendirebileceğimiz King’in doğaüstü süslemeleri giriyor hikâyenin merkezine. Carrie’nin objeleri düşünce gücüyle hareket ettirme yeteneği olarak tanımlayabileceğimiz telekinezi güçlerini ilk adetini geçirdikten sonra fark etmesi, kadın cinselliğine bir metafor olarak sunuluyor filmde. Din baskısı, patriyarka, akran zorbalığı ve kadın olarak var olma çabası arttıkça güçleri de artmaya başlıyor. Final perdesine yaklaşırken kontrol etmeye başladığı bu güçler mezuniyet balosunda Carrie’nin en küçük düşürücü anını yaşamasıyla kontrolden çıkarak tüm bu olayların yaşanmasına sebep olan ya da izin veren herkesi kan gölünde boğuyor. Filmin bu son anlarında Carrie’nin bir canavar ya da bir nevi cadı olarak tasvir edilmesi, bir kesimin eleştirdiğinin aksine kadın düşmanı niteliği taşımaktan çok uzakta. Daha açılış sahnesinde, o soyunma odasında şahit olduğumuz kanama, finalde bir kadın olarak tüm düzene karşı bir isyan olarak resmediliyor. Bu perspektiften Carrie, bu
dizinin bir önceki yazısına konu olan The VVitch: A New England Folktale ile akrabalık kuruyor aslında. O filmde de püriten toplumlarda gücü elinde bulunduran ve düzene karşı çıkan kadınların nasıl cadı olarak yaftaladığının ve
toplum dışına itildiğinin dinamiklerinden ve süreçte yaşananların da doğaüstü unsurlarla süslenip nasıl  itleştirildiğinden bahsetmiştim. Carrie de salt bir kötü karakter ile korku duygusunu beslemekten ziyade, kadını bir korku-nefret unsuru hâline getiren etmenleri korku unsuru hâline getiriyor.

Ekranın ikiye bölünüp kırmızı ve mavi boyaların seyircinin yüzüne fırlatıldığı final oyunu ve belli bir ölçüde kullanılan dönemin klişeleri ile birlikte b-tipi bir slasher filmi olarak nitelendirilebilir olsa da, metnin metaforik betimlemeleri ve derinlikli karakterizasyonları ile kadın cinselliğini normlar çerçevesinin dışından ve alışılagelmedik bir bakış açısıyla yansıtan Carrie, hem De Palma’nın hem de kaynak hikâyenin sahibi King’in en başarılı işlerinden biri olarak 70’ler korku sinemasının en önemli yapıtlarından birine dönüşüyor. Kendisinden sonra türü istila edecek olan slasher furyasının öncüsü olması bir yana, kimi zaman kadını nesneleştirmekten geri durmayan korku filmlerinin aksine feminist bir anlatı ile türdaşlarının arasından sıyrılıyor. Son bir parantez de oldukça kompleks bir karakteri oynayarak filmin belki de en büyük yükünü omuzlarında taşıyan Sissy Spacek’in müthiş performansına gelsin. Eğer bugün mezuniyet balosu sahnesi sinema tarihinde bir kült olarak anılıyorsa, bu başarıda Spacek‘in Oscar adaylığını da ıskalamayan tüyler ürpertici perfomansı en büyük övgüyü hak ediyor.

Carrie (1976) – ABD
Yönetmen: Brian De Palma
Senarist: Stephen King & Lawrence D. Cohen
Oyuncular: Sissy Spacek, Piper Laurie, Amy Irving, William Katt, John Travolta, Nancy Allen, Betty Buckley, P. J. Soles

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?