2008 yazıydı. Floransa’ya İtalyanca dil okuluna gidiyordum. Yani heyecanım anlatılacak gibi değildi. Bir ailenin yanında kalacaktım bir ay boyunca. Graziella ve Umberto Vannini. Adam kuyumcuydu, peki ya kadın? Aşçı! Dört ayak üstüne düşmüştüm. Daha da güzeli, ev merkezdeydi, okul merkezdeydi. Vanniniler bana kıyak geçip apartmanın son katındaki daireden oda vermişlerdi, diğer öğrencilerle beraber. Yemekler için aşağı iniyordum sadece. Bir ay, her günü dolu dolu geçen bir ay.

Floransa’ya tekrar gideceğimi biliyordum. O da 2011 Ocak’a kısmetmiş. Torino’da Erasmus programındayken, Torino’da beraber olduğum arkadaşım ve Türkiye’den ziyarete gelen arkadaşlarımla beraber gittim. Tam iki günümüz vardı…

Hani bir gülümseme çeşidi vardır ya, hep de aynı anlatırım onu. Aşık olduğun insana bakarken olur sanırım arada, fark etmeden dişlerinle alt dudağının sağını ya da solunu ısırırsın gülümserken. Çok güzel gelir, sarılasın gelir. İşte, öyle çıktım istasyondan şehre. Eminim, gözlerim de parlıyordu. Floransa aşık olduğum çocukmuş gibi.. Hatırlıyordum her şeyi, hatırladığımı bilmeden. Hani gitmeden sorsanız şu hangi tarafta diye söyleyemezdim ama gelince her şey canlandı, anında. Hostelimize gittik, size hoplaya zıplaya öneririm orayı. Hotel Sampaoli. Gecesine 16 euro ödedik, yeri de muhteşemdi. İstasyondan çıkınca solda kalan Via Nazionale’den giriyorsunuz, sağ tarafta Via San Gallo’da. Otel sahibinden bir harita istedik, adam öyle bir işaretledi ki üç yıl önce gittiğimden daha güzel yerlere gittim resmen. İlk gece Mercato del Centro Meydanı’ndaki Zézé‘yi önerdi, bayıldık. Atmosfer, ışık, tablolar, e yemek zaten, şarap demiyorum bile…

Memnuniyet had safhada, mideler de mutlu çıktık dışarı. Duomo‘yu görmek istiyordum. Üç sene önce ilk günümde şehri keşfederken hiç beklemediğim bir anda çıkmıştı karşıma Duomo…

Neye uğradığımı şaşırmıştım. Belki Milano’daki katedral için daha uygun bu betimleme ama Floransa için de olur bence. Hani bir avuç ıslak kum alırız da, yumruğumuzun altından sızdırırız, minik minik şekiller oluştururuz ya kumda. Öyle, o kadar küçük ayrıntılar, o kadar uğraşılmış üstünde. Floransa’daki Duomo renkli olduğundan mı, Floransa Avrupa’da geldiğim ilk şehir olduğundan mı bilmem bana daha güzel gelir buradaki. İşte o gece de, yaklaştığımızı biliyordum da o sokaktan dönünce öyle karşıma çıkacağını kestirememişim. Bir kez daha yaşadım o şaşkınlığı. Bir sürü fotoğraf çektim, Via dei Calzaiuoli‘den Signoria Meydanı‘na doğru gitmek üzereyken bile baktım ardıma, Duomo Meydanı’na. Nasıl olsa cool olmak gerekmiyor! Hoşlandığın çocuk da döner görür diye ayrılırken bakmazsın ama aşık olduğun şehirde sıkıntı yok; dön bak bakabildiğin kadar!

Via dei Calzaiuoli’de bir sürü mağaza vardır, sağınıza bakarak yürürseniz Repubblica Meydanı gözünüze çarpacak, sağa sapacaksınız. Kocaman kemer ve bir de atlı karınca vardır meydanda. Köşede vitrininde fark etmeden on dakika harcayacağınız Gilli vardır, çikolatacı. İtalya’nın zincir alışveriş mağazası La Rinascente de oradadır, göz döndürür.

Sonra nehir istikametinde devam edin, bu sefer de sola bakarak yürürseniz Palazzo Vecchio’nun saat kulesini göreceksiniz. O sokaktan yürüyün ve çıkın meydana. David’in heykelini sarayın kapısında bulacaksınız, yanında da Hercules. Orijinal David o değil tabi, onu da Galleria dell’Accademia‘da görebilirsiniz.

Yine nehre doğru giderken Galleria Degli Uffizi‘den geçeceksiniz. Mutlaka girin, Rönesans neden Floransa’da başlamış gözlerinizle görün, Medici Ailesi’ne şükranlarınızı yollayın. Ortadaki avluda da sanatçıların, Medici büyüklerinin, politikacıların, bilim insanlarının heykelleri var. Michelangelo Buonarroti ile, Macchiavelli ile fotoğraf çektirin. Sonra da koşa koşa Arno Nehri‘ne! (Arno Nehri’nin fotoğrafının yazının sonunda görebilirsiniz.) Sağ tarafınızda da Ponte Vecchio’yu göreceksiniz. O kadar güzeldir ki o, II. Dünya Savaşı’nda tüm köprüleri yıkan Almanlar bir tek ona kıyamayıp yıkmamışlar.

Hala duruyor öyle, üzerindeki evler şimdi kuyumcu dükkanları. Çok merak ederim ama bilmiyorum, dükkan sahipleri gece olunca üst kata çıkıp da orada mı uyuyor acaba diye. Sorsaydım keşke birilerine.

Köprüyü yürüyün ve nehrin diğer yanına geçin. Sola dönüp biraz yürüyünce sağınızda bir dükkan bulacaksınız. El yapımı parşömen defterler, iskambil kartları ve tüy kalemler. Dükkanın ismi Papier Arti&Mestieri. Çok güzel bir kadın sahibi, siz dükkanı gezerken o defter dikiyor, deri kaplıyor. En olmadı, en miniklerinden alın bir defter; hatıra olsun.

Geriye dönüp köprü yolunun devamından yürürseniz Palazzo Pitti‘ye geleceksiniz. Boboli Bahçeleri‘nin içinde olduğu bu sarayda hep büyük bir sergi olur, ilgiliyseniz girip gezin.

Nehrin bu yakasında en çok gitmeniz gereken yer de Michelangelo Tepesi. (En yukarıdaki fotoğraf Michelangelo Tepesi’nden çekilmiştir.) Zaten bu kadar güzel olan her şehirde böyle bir tepe olur. David’in bir heykeli daha vardır burada. Akşam güneşi vakti gitmek için en güzel zaman bence. Fotoğrafçı bakış açısıyla ters ışık diyenler olacaktır, güneş karşınızda kalıyor çünkü fotoğraf çekecekken. Öyle diyecek olursanız da iki kere gidin diyeceğim! Tekrar karşıya döndükten sonra yine sağ tarafa, Santa Croce‘ye doğru yürüyün. Derici dükkanları ve güzel restoranlar vardır bu meydanın civarında. Kilisenin önündeki banklara oturup fotoğraf çekin, çektirin.

En önemli mesele de nerede yemek yesek idi bizim için… Daha doğrusu soru, ‘Hangi birinde hangi birini yesek?’ idi. Kaldığımız hostelin sahibi ilk akşam yaptığı öneri ile gözümüze girmişti zaten ama ikinci akşam bizi tam on ikiden vurdu. Via del Porcellana’daki Trattoria dei 13 Gobbi‘ye gittik. İyi ki de gitmişiz. Çünkü yemekler harika! Çünkü orada Türkçe anlayıp bildiği Türkçe kelimeleri söyleyen bir garson var! Çünkü orada, hayat hikayesi gözlerimi parlatan başka bir garson daha var! Ambiyansı da bütün bunlar kadar güzel.

Hikayesini anlatmak istiyorum elli yaşlarındaki o garsonun. Kanadalı bir anne ve İtalyan bir babanın oğluymuş. İtalya’da iyi İngilizce konuşan insan görmek imkansıza yakındır bilen bilir. Kusursuz bir Amerikan aksanına sahip bir İtalyan ve Fransızca ile İspanyolca da biliyor. Nasıl İtalya’ya geldiniz dediğimizde de, garsonluk yaptığı büyük bir gemide bir kadına aşık olduğunu ve İtalya’ya onun için yerleştiğini söyledi. Ne zamandan beri böyle bilmiyorum ama, epeydir böyle şeyleri duyunca gözlerim ıslanıyor, sarılmak istiyorum hikayesini anlatana.

İşte bu hikayeye bir de leziz bir et ve ev şarabı eklenince, her şey muhteşem olmasındı da ne olsundu. Bistecca alla Fiorentina yiyecekseniz, düşünmeden oraya gidin. Ve az pişmiş isteyin! Dillere, damaklara destan.

Torino’dan sonra gördüm ki Floransa’da da bir GROM varmış. Ama ben iki sene önce kapısını aşındırdığım Perché No’ya sadık kaldım ve dondurmalarımızı oradan alalım istedim. Tiramisulu olanı deneyin, bir de şimdi tam adını unuttuğum vanilyalı bir çeşit var, onu da koydurun. Via dei Tavolini’de. Via dei Calzaiuoli’deyken Stefanel’in olduğu köşeden sapınca sağda göreceksiniz hemen.

Tüm pahalı markaların olduğu sokak ise Via dei Tornabuoni. Her İtalyan şehrinde olur ya öyle bir sokak. Ben hiçbirinden bir şey almıyorum henüz, kendi paramı kazanana kadar böyle. Şimdilik bakmak bedava. Butik sanat galerileri de var ara sokaklarda, görmeye değer.

Giderseniz, en sevdiğiniz insanlarla gidin Floransa’ya. Böyle güzel anıları biriktirirken, onlar da yanınızdaysa tadı oluyor her şeyin. İki gündü tüm bu anlattıklarım ama benim için kocaman bir anı. Bir sonraki gidişimde yanımda kim-kimler olur acaba. Umarım, yine bu kadar güzel geçer zaman.

 

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?