Paris’i ve Le Marais’i çok seviyorum. Sanki bir başka dünyaya ve bir başka zamana ışınlanmışım gibi bir his… Çok seviyorum çünkü şehir her anımı dolu dolu yaşadığımı hissettiriyor bana ve sevdiğim adamın gözlerinin içine uzun uzun bakmaya bayılıyorum. İstediğimde çok romantik, istediğimde çok eğlenceli, istediğimde çok komik ve çoğu zaman da sessizlikler içinde fazlasıyla melankolik kalabiliyorum. Müthiş bir duygu özgürlüğü bu!

Yaz, kış, ilkbahar ve sonbahar mevsimlerini ayrı ayrı yaşama şansı bulduğum şehre, tüm bohemliğini iliklerime dek hissettiğim soğuk ve puslu günleri daha çok yakıştırıyorum aslında, ama Paris her dem Paris! Her ne mevsim olursa olsun yaşa, sindir, hislerini göğüs kafesine mühürle ki; şehre özlem duyduğun günlere kalkan olsunlar diye düşünüyorum.

Paris’ten yeni dönmüş ve en çok özlediklerini bir nefes içine çekmiş biri olarak yazmıştım yukarıdaki satırları. Aradan neredeyse 8 ay geçmiş ve ben haftaya şehri çok özlediğimi hissederek başladım. Geçtiğimiz günlerdeki karlı İstanbul günleri 2013 senesinde ilk kez karlar altında gördüğüm Paris’i hatırlattı bana. Şimdi ofiste oturmuş hayal kuruyor ve varsayıyorum ki; bugün Paris’tesin, şehirde harcayabileceğin bir tam günün var ve koşturmak yerine yalnızca keyiften yanasın. Hatta benim gibi Le Marais bölgesini çok sevdiğine inanıyorum ya da seveceğine ve sana –çok da abartmadan- favori sokaklarım ve dükkanlarımla tatlı bir Marais rotası çizmek istiyorum.

Eğer gözlerini yeni güne Le Marais sokaklarından birinde açmışsan ne ala, değilsen Paris metrosunun 3 ve 11 numaralı hatlarından ulaşabileceğin Arts et Metiers durağında inerek Marais sokaklarına sakince uzanabilirsin ya da metronun 1 numaralı hattındaki Hotel de Ville durağı seni kolayca semtin kalbine götürebilir. Semt ile ilgili bilmen gereken en önemli not; Pazar günleri şehrin genelinin sakin ve birçok mekanının kapalı olması nedeniyle Parisliler için Marais zamanının gelmiş olması. O nedenle Pazar günleri semt daima kalabalık olur. Hafta içi ise, Pazartesi günü dışında semti ziyaret edersen sokakların tadına tam olarak varabilmen mümkün.

Le Marais, şehrin bana göre en karakteristik bölgesi. Daracık sokakları, sevimli meydanları, binaların sanat dokunuşlarıyla kaplı duvarları ve şirin pasajları ile çok başka ve alternatif bir Paris atmosferi sunuyor diye düşünüyorum. Salına salına dolaşıp, sakince ve saatlerce keşif yapabileceğin bu enfes semtte; insanın her sokağa girip çıkası, her mağazaya göz atası ve mümkün olan her mekanda bir şeyler yiyip içesi geliyor.

Le Marais Gezilecek Yerler

Rue Vieille du Temple için semtin en meşhur sokağı diyebiliriz. Upuzun ve kıvrımlı bir cadde olduğundan üzerinde birçok restoran, kafe, butik, kırtasiye, pastane ve dondurma dükkanları görmen mümkün. Dondurma değil sanat yapıyorlar dediğim lezzetli Amorino bu cadde üzerinde bir şubeye sahip. Küçük ve mütevazi bar Les Etages, onun az ilerisinde bulunan romantik ötesi bir kitapçı/şarapçı bar olan La Belle Hortense ya da son dönemlerde pek övülen Le Perle yine bu cadde üzerinde bulunuyor.

Rue Vieille du Temple’yi kesen ve sanırım dönüp dolaşıp benim en çok yürüdüğüm sokak olan Rue Sainte-Croix de la Bretonnerie üzerinde birçok görülesi dükkan bulunuyor. Tam bir lokal, benim için samimi ve doyumsuz bir ortama sahip Au Rendez Vous des Amis bu sokakta mesela. Dekorasyon mağazası Nature Decouvertes Le Marais ve hem dekor hem de kıyafet alternatifleriyle başımızı döndüren Fleux mağazası da yine bu sokağın güzellerinden. Resistance ve La Panfoulia ise sokağın “hadi birer kadehlik keyif yapalım” dedirten minik barları.

Rue des Rosiers, Marais bölgesinin Yahudi caddesi/mahallesi oluyor. Görülesi manzaralara ve denenesi lezzetlere sahip bir çevre kendisi. Sinagogdan çıkmış ve kippalarıyla dolaşan Musevileri görüp, Rue des Hospitalieres Saint-Gervais’e saparak Chez Marianne’in sarmaşıklarla kaplı binasını resimleyip, sonra yeniden Rue des Rosiers’e dönerek Marais’de ne yenir sorusunun yanıtı olan falafel deneyimini L’As du Fallafel ‘de yaşayabilirsin. Genel olarak -büyük bir sürpriz olmazsa- kuyruk bekleyerek ulaşıyorsun falafeline, ama bu bekleyişe kesinlikle değiyor. Yahudi mahallesi demişken, semtte bir de Jardin Anne Frank yani Anne Frank’ın adını taşıyan bir bahçe bulunuyor. Kalabalıklardan kaçmak için tatlı bir nokta.

Le passage de l’Ancre isminde enfes bir pasaj var mesela Marais’de. Gizli-saklı yemyeşil bir pasaj burası ve 223 Rue St-Martin ya da 30 Rue de Turbigo sokaklarından ulaşılıyor kendisine. Ah bu arada Rue St-Martin denince benim aklıma hemen “Les Cyclades” ismindeki şirin mi şirin Yunan lokantası geliyor. Bu cadde daima capcanlı, renkli ve kozmopolit bir çevreye sahip ve tüm o renkler içinde “half Greek” yanım ayaklarımı hep Les Cyclades’e doğru yönlendiriyor. Oturup yemek yemedim burada daha önce, zira ne yalan söyleyeyim Fransa sınırlarındayken aklıma Yunan lezzetleri pek gelmiyor, ama karşısına geçip dükkana bakınca hissettiğim duyguları, aklıma gelen Yunanistan anılarımı seviyorum.

Bir başka gizli sokak/meydan ise; Place Ste-Catherine. Sakince, kendi halinde ve bir çok lezzetli bistro ve restorana sahip bir meydan burası. Akşam yemeğinizin ya da keyifli bir öğle yemeğinizin adresi olabilir. Rue St-Paul ise, antika dükkanları ile dolu küçücük bir meydan. Marais’nin yaşam şeklini daha net anlamak adına burada bulunmak -Pazar günleri aşırı kalabalık olsa dahi- gerçekten iyi bir tercih oluyor.

Rue des Barres, semtin Ortaçağ havasını solumak için yerinde bir alternatif. St-Gervais Kilisesi gölgesinde, özellikle de çiçeklerle bezenmiş bahar aylarında enfes kareler yakalanıyor bu sokakta. Öğle yemeği için L’Ebouillante güzel bir tercih olabilir. Eski, klasik ve tam özlediğimiz tip bir Fransız kendisi.

Rue des Francs Bourgeois, Marais’nin en şık mağazalarını ağırlayan alışveriş caddesi. Tipik bir Paris moda atmosferini Marais algısıyla solumak için en doğru cadde burası diyebiliriz. Kaç kez geçersen geç daima bir “window shopping” yaptırıyor insana.

Rue des Gravilliers ise semtin pek de popüler olmayan sokaklarından biri. Üzerinde bulunan ve alternatif kahvaltılar sunan Wild & The Moon, minicik bir Italyan restoranı olan Il Ristretto ve karşısına geçip dükkan içi hareketliliğini izlemeyi pek sevdiğim %100 atizan kasap Boucherie Des Gravilliers ile pek şirin bir sokak burası. Ben seviyorum, kalbinle bakarsan sen de sevebilirsin diye düşünüyorum.

“Park olsa da çimlere yayılsak, falafelimizi alıp keyifle yesek” dediğinde, semt şehrin en eski ve en planlı parklarından biri olan Place des Vosges alternatifini sunuveriyor.

Tipik bir Fransız. Tertemiz ve aşırı düzenli…

Rambuteau, semtin bir diğer uzun ve hareketli sokağı. Çok sevdiğim kırtasiyeci Papeterie Cadeaux bu cadde üzerinde. Caddeyi tamamen bitirirseniz devamında şehrin Pompidou Merkezi’ne giriş yapmış oluyorsun. Pompidou Marais’ten oldukça farklı manzaralara sahip ve fazlasıyla turistik bir yapısı var, ama yine de güneşli havalarda Le Cavalier Blue’da oturup hem D vitamini takviyesi hem de kokteyl almak nefis keyifli geliyor bünyeme.

Le Marais Müzeleri

_Victor Hugo’nun evi olan ve yıllarca içinde muhteşem cümleler kaleme aldığı Maison de Victor Hugo Marais için nefis bir müze alternatifi. Victor Hugo’nun Les Miserables’ı yazdığı odasını kim görmek istemez ki? (Adres: 6 Place des Vosges)

_Son yıllarda semte bir başka güzellik katan ise yeniden ziyarate açılan iç ferahlatıcı Musee Picasso. Picasso’nun ciddi adette eseri var bu müzede ve onun dışında; Cezanne, Degas ve tatlı tombiğim Matisse’in de eserlerini görmek mümkün. (Adres: 5 Rue Thorigny)

Keyifli keşifler!

İlginizi çekebilir: Lousalome’den Le Marais’te Ne Yenir

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

FAVORİ YAZILAR