Bu dünyada hala anlamadığım şeylerden bir tanesi, “abartısız”, “anlatmak istedikleri sakince, sessizce anlatan” şeylerin (film olsun, kitap olsun) nasıl böylesine vurucu olabildiği…

Bugün aslında Kürk Mantolu Maddonna’yı yazayım diye oturmuşken bilgisayar başına, alttan çalmaya başlayan muhteşem Lost in Translation soundtrack albümü ile de olaylar kontrolümden çıktı, yazı konusunu kendi kendine belirledi bir bakıma.

Hayatta bazen çok kaybolmuş hissetmez miyiz? Bazen kendimi American Beauty’nin o meşhur poşet sahnesindeki poşetlere benzettiğim oluyor mesela. Aynı zamanda hayatında öyle bir dönemden geçen insanı da rahatlıkla tanıyabiliyorum.

Lost in Translation, hayatlarının böyle bir döneminde Tokyo’da karşılaşan iki yabancıyı konu alıyor. Kendi hayatlarına bile yabancı oldukları bir dönemde, Tokyo gibi büyük bir kültür şokuna uğradıklarını bir mekanda karşılaşmaları ayrıca ironik.

Filmin konusundan kısaca bahsedecek olursam…

Bob Harris, hayatının o anki halinden çok bunalmış ve “hayatım hep böyle devam edecek” korkusunda… Tipik bir orta-yaş krizi diyemem, evet Bob’un yaşadığının bir orta yaş krizi olduğu kesin ancak sanki daha derin, daha dokunaklı hali…

Bob, bir aktör ve Tokyo’ya da birkaç kelimelik bir reklam filmi için 2 milyon dolar alacağı için gelmiş. Bob’un arada kalmışlığını izlemek bazen insana çok dokunuyor. Saçmasapan bir reklam filmi… Tokyo’dasınız… Ama bir tarafta 2 milyon dolar var. Bob, hem bu tarz kararların mücadelesini veriyor içinde, hem de 25 yıllık yorulmuş, hayatın akışına kendini kaptırmış, ev döşeme seçimlerinin telefon konuşmalarının tek konusu olduğu evliliğinin ruhunda yarattığı yükün…

Bill Murray’in Bob rolünde sadece harikalar yarattığını söyleyebileceğim.

Hikayemizin kahramanı kızımız ise, Charlotte. Üniversiteyi yeni bitirmiş ve hayattan ne istediği konusunda arayış içinde olan kızımız, bir de kariyerine aşırı düşkün bir fotoğrafçı ile evli, keza Tokyo yollarına da kocasının peşinde düşmüş. Kocası tarafından otel odasında geride bırakılan, çok da umursanmayan kızımız, ister istemez, evliliğini de sorgulamaya başlıyor, gelecekten korkuyor.

Henüz yolun başında olan Charlotte, arıyor, neyi aradığını bilmeden… Ya da aynı anda birçok şeyi aradığını sandığından kaybolduğunu düşünüyor, hala karar veremedim. Tek bildiğim, Charlotte’un yolun başında olduğundan aradığı şeyi, Bob bulamamış ve artık bu durumla yavaş yavaş barışmakta. İkisinin yolu Tokyo’da kesişiyor ve aralarında çok değişik bir bağ oluşuyor, ben hala aralarındaki şeyi tarif edemiyorum ama birbirlerine hayatlarının öyle bir döneminde rastladıkları için çok şanslılar.

Birbirleri ile paylaştıkları kısa zamanda iki Amerikalımız, hem Amerika-Japonya arası kültür farklarını hem de kendi jenerasyonları arasındaki farkları deneyimlerler ve birbirlerini daha iyi anlarlar, aralarındaki bağ daha da gelişir.

Sofia Coppola’ya karşı önyargılarımın silinip gittiği film olmuştu Lost in Translation… Bence dünyanın en ilginç öykülerinden bir tanesi, böylesine naif, böylesine abartısız ve vurucu anlatılamazdı.

Eğer hala izlemediyseniz, size önerim, filmi en kısa sürede izleyip, filmin en son sahnesi hakkında düşünmeniz… Tabii, üstüne bir de o muhteşem soundtrack’i ayaklarınızı uzatıp dinlemeniz…

Filmi izleyenlerin akıllarına da hala o güzel son sahnenin ara ara geldiğini biliyorum ;)

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?