İzin günlerinin sayısı belirli olan beyaz yakalılar olarak iki gece üç günlük kaçışları seviyoruz. Neyse ki bu aya da güzel bir rota sıkıştırdım ve iki günde Lyon nasıl gezilir anlatmaya çalıştım. Ayrıca ilk kez tek başıma seyahat etmiş olmam nedeniyle bu gezinin benim için yeri ayrı!

Lyon’da Ulaşım ve Konaklama

Saint Exupery Havaalanı’ndan kalkan Rhoneexpress ile şehir merkezindeki gara gelebiliyorsunuz, biletlerinin ucuz olduğunu söyleyemem ama bir günlük şehir kartıyla beraber alırsanız, biraz daha az üzüyor sizi öyle diyeyim. Gardan inip otelimin bulunduğu Presquil’e, yani Rhone ve Saone nehrinin arasında kalan yarımadaya yürüdüm. Kaldığım Hotel Bretagne biraz eski olmakla beraber şehrin merkezinde ve güvenliydi, tavsiye ederim. Eşyalarımı bırakır bırakmaz kendimi nehrin öteki yakasındaki “Vieux Lyon”a (Eski Lyon) attım. Lyon’un iki tepesi var: biri dua için olan Fourviere -ki tepedeki bazilika şehrin her yerinden kendini gösteriyor, diğeri ise çalışmak için olan ve geçmişte  ipek işçilerinin yaşadığı Croix-Rousse.


Fourviere’in eteklerinde üç ayrı mahalle var; rahiplerin yaşadığı St.Jean, tacirlerin yaşadığı St.Paul ve işçilerin yaşadığı St.George. Bu üç mahallenin de kendi kilisesi var ama en meşhuru St.Jean, zaten burası Lyon Katedrali olarak geçiyor. İçinde bulunan astronomik saat 16.yüzyıldan kalma ve 2019’a kadar tüm tarihleri ve yıldızların konumlarını gösteriyor.

Eski Lyon’un dar ama hareketli sokaklarında dolanarak  “La Fresque des Lyonnais”i görmek için Saoune nehrinin karşısına geçtim. Lyon’unun bir çok yerinde bu büyük duvar resimlerini görmek mümkün. 800 metrekarelik duvar resmi (mural) 1994 ve 95 yıllarında 30 ünlü ressam tarafından yapılmış. Şehrin 2000 yıllık tarihinden 250 adet figür bulunuyor. Sağ taraftaki en alt katlarda tanıdık simalar var; “Küçük Prens”in yazarı Antoine de Saint-Exupery ve sinemanın mucitleri Lumiere Kardeşler.

Buradan şehrin en önemli meydanlarından birine, Place des Terraux’a geçtim. Viyana’dan sonra Avrupa’nın ikinci en büyük Rönesans alanına sahip olan Lyon, Unesco tarafından korunma altına alınan birçok yeri sınırlarında barındırıyor. Bu meydan da onlardan biri. Şehrin en eski binası olan Hotel de Ville (1645), Güzel Sanatlar Müzesi ve Özgürlük Heykeli’nin tasarımcısı Bartholdi’nin yaptığı çeşme burada bulunuyor. Fransa’yı simgeleyen bir kadın, Garonne nehrinin okyanusa açılan 4 kolunu simgeleyen atları çekiyor. Aslında bu çeşme Bordeaux için yapılmış ki zaten Garonne Nehri Bordeaux’dan okyanusa açılıyor; ancak şehrin parası yetmeyince Lyon satın almış ve eskiden bataklık olan bu meydana koymuş (1892).

Şehrin hareketli caddelerinden Rue de la Republique’i takip ederek Place des Jacobins’e geçtim. 1556’da yapılmış meydanda bulunan çeşme (1856) yine Unesco listesinde.

Sırada ise 62 bin metrekarelik alanıyla Avrupa’nın sadece yaya trafiğine açık en büyük meydanı  “Place Bellecour” var. Meydan tarihi ıhlamur ağaçlarıyla çevrili, ortada 14.Louis’in kenarda ise St.Exupery’nin 100.doğum günü şerefine 2000 yılında dikilen heykeli var.


Bu büyük meydanın biraz uzağında Antonin Poncet Meydanı bulunuyor, gençlerin üzerine yayıldığı çimleri, “Flower Tree” adındaki çiçek heykelinin havuzu, çevresindeki mekanlarıyla çok keyifli bir yer; zaten ilk günümü de burada bitirdim.

Yemek mevuzusuna gelecek olursak bunu tamamen sizin zevkinize ve mekanlara bırakıyorum çünkü alternatif çok. Pahalı “bouchon”lar, daha uygun lokantalar, gözlerinizi camekanından alamayacağınız pastaneler, dondurmacılar ne ararsanız Lyon sokaklarında var!


İkinci günümde şehir kartımı kullanacağım için, güne Croix Rousse Meydanı’ndan başlayacak bir yürüyüş turuyla başladım. Karta dahil bir kaç turdan bunu seçmemin nedeni ise “traboules”leri gezdirmesiydi. Traboules’ler yani geçitler, ipek kumaşları yağmurdan korumak ve şehre en hızlı şekilde indirebilmek için yapılmış, apartmanların arasında bulunan geçitler. Şehirde yaklaşık 400 geçit var ve bunların sadece 40 adedi halka açık. 2.Dünya Savaşı’nda da Nazilerden korunmak için de epey işe yaramış. Tek başıma bulmak ve gezmek zor olabileceği için turu tercih ettim, 1 saatte hem şehrin tarihine ilişkin güzel detaylar öğrendim, hem de bu geçitlerden şehre geri inebildim.


Turu bitirip kartımı kullanmak için önce Güzel Sanatlar Müzesi’ne gittim, keşke vaktim olsaydı da biraz daha oturabilseydim bahçesinde. 17. Yüzyıla kadar kilise olarak kullanılan bina, Fransız İhtilali’nden sonra müzeye çevrilmiş. Müzenin özellikle heykellerini çok etkileyici buldum. Özel bir ilginiz varsa uzun saatler geçirebilirsiniz, ayrıca bahçeye bakan güzel de bir cafesi var.

Buradan çıkıp Perrache Garı’na yürüdüm ve Confluence Müzesi’ne giden tramvaya bindim. Buraya hem bir doğal tarih müzesi hem de dönemsel koleksiyonları sergileyen bir sanat müzesi diyebiliriz. Benim dikkatimi ise tabi ki türler, dinozorlar, fosiller ve gerçek boyutlardaki iskeletlere geçirilmiş hayvan kürkleriyle yapılmış maketler çekti.

Ve artık sıra Lyon’a tepeden bakan, şehrin sembolü Fourviere Bazilikası’nda! Eski Lyon’dan kalkan fenikülerle çıkıp, yürüyerek inebilirsiniz. Tüm Avrupa’yı saran koleradan şehri kurtaran Bakire Meryem’e adanmış ki duvarındaki mozaikler de bunu anlatıyor. Gerçekten epey görkemli bir kilise.

Bir sonraki durağım şehrin meşhur parkı “Parc de la Tete d’Or” olacaktı ama St.Jean meydanındaki festivalin, kurulan standların ve müziğin tadını çıkarmayı tercih ettim. Kalan saatlerimi de bir yere yetişme telaşı olmadan, sokakları ve dükkanları gezerek geçirdim.

Özet geçmeye çalışsam da uzattım belki ama Lyon beklediğimden daha büyük, gezilecek yeri epey fazla bir şehirmiş, iki tam gün yetmedi. Tarihi binaları, meydanları, cıvıl cıvıl sokakları ve gençlerle dolu parkları ile beni mest etti diyebilirim. Varsa ufak bir kaçamak planınız, aklınızda Lyon bulunsun!

Lyon hakkında başka bir yazı daha okumak isterseniz sizi Bülent Tunga Yılmaz’ın Gastronomi ve Lyon üzerine yazdığı yazıya alalım. 

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

MAGGERLARDAN GÜNCEL YORUMLAR
x

Newsletter'a üye olmadınız mı?