İspanya denince insanın aklına ilk olarak Barselona, ardından da başkent Madrid gelir. Bununla birlikte sangria gelir, paella gelir, tapas gelir, gezilecek nice meydanlar, izlenecek flamenko gösterileri ve bir de İspanyanın rahat havası ve hızlı gece hayatı gelir. Bunlar insanın aklına bir geldi mi de bir daha gitmez!

m7

İspanya’ya kısa süreli bir tatil düşünüyorsanız ve Barselona’yı görmüşseniz, o zaman vakit kaybetmeden Madrid’e gitmelisiniz. Az zamanda bu şehri ve yansıttığı İspanyol kültürünü hızlandırılmış bir şekilde görmeniz için de belirli adımları gerçekleştirmeniz gerekiyor.

Bu adımları izlemeden önce peşinen söylemekte yarar var, birisi Madrid’i Ankara’ya benzetmiş ve herkes de daha görmeden nedense bu söylentiye inanmış. Yok öyle bir şey! O söyleyen kişi ya Madrid yerine başka bir Avrupa başkentine gitmiş ya da Ankara’ya hiç gitmemiş. Tek ortak özellik var, o da her ikisinin başkent olması. Bunun dışında duyduğunuz başka benzerlikleri unutun veya duymazlıktan gelin.

m13

Madrid’de izlenecek adımlar da işte şöyle:

İlk Adım: Meydanları Gezmek ve Meydana Çıkan Caddeleri Arşınlamak

m1

Madrid, baştan sona meydanlardan oluşan bir şehir. Bir meydandan diğer meydana geçiyorsunuz. Geniş caddeler sizi mutlaka bir meydana bağlıyor. Her meydanda birbirinden güzel binalar, hareket ve bereket var. İlk meydan, Sol (Güneş) Meydanı. Gerçekten güneş gibi parlayan bir meydan burası. Şehrin kalbi burada atıyor. Canlılık da buradan diğer cadde ve meydanlara akıyor. Bu meydan, şehrin simgesi haline gelmiş çilek toplayan ayı heykeliyle biliniyor. Biraz sevimsiz bir heykel ama n’apalım seçmişler bir kere! Önündeki caddeden devam ederseniz ki, bu caddenin ismi Mayor Caddesi, Mayor Meydanı’na gelirsiniz. Bu meydanın özelliği tek bir bina ile çevrelenmiş olması. Binanın başlangıcı veya sonu yok, dört köşesi var. Her köşeden de başka bir caddeye geçiyorsunuz. Noel döneminde gittiğimiz için burada Noel pazarı kurulmuştu. Çok şey kalmamakla birlikte kırmızı ve yeşil  yılbaşı süsleriyle yine de ışıl ışıldı.

m3

Mayor Caddesi’nden aşağıya doğru inerseniz bu sefer Almudena Katedrali ve Kraliyet Sarayı’nın olduğu meydana gelirsiniz. Bu meydan da, katedralin ve sarayın tüm görkemini yaşatıyor. Saray oldukça büyük bir bina, herhangi bir süslemesi yok ama yine de estetik duruyor. Katedralin geniş yapısı ve göğe kadar yükselen çanı büyülenmeniz için yeter de artar bile. Bir de bu sarayın yanında es geçmemeniz, Madrid’i hatırladığınızda ilk aklınıza gelecek Sabatini Bahçesi bulunuyor. Ortasında havuzuyla şehrin en sakin köşesi. Biz gittiğimizde, hava karardığı için kapanmıştı ama yukarıdan bakmak bile en az içindeymiş gibi huzurlu hissettirdi.

m4

Sarayı arkanıza alıp yukarıya doğru yürüseniz Isabel II Meydanı’na meydanına gelirsiniz. Noel sebebiyle sadece yiyecek standları kuruluydu ve cıvıl cıvıldı. Meydanı gezip yukarıya doğru ilerlemeye devam ettiğinizde yine Sol Meydanı’na gelirsiniz ve meydanı kesen sokaktan devam ederseniz Gran Via Caddesi’ne varırsınız. Burası da bir nevi İstanbul’un Osmanbey’i gibi. Sağlı sollu alışveriş mağazaları, minik bar ve otellerle dolu büyük bir cadde. Caddeyi boydan boya geçtiğinizde de Cibilles Meydanı’na ulaşmış olursunuz. Bu meydanda kocaman ve upuzun binalar var. Metropolis binasının da ilginizi çekmemesi mümkün değil. Cibilles Meydanı da başka bir merkez çünkü buradan havaalanına giden otobüsler kalkıyor ve müzelere giden cadde de bu meydandan başlıyor.

m10

Son olarak da tren istasyonunun olduğu Atocha Meydanı var. Tarım Bakanlığı’nın binası oldukça görkemli. Tren istasyonu da içinde botanik bahçesi bulunan farklı bir bina. Bir istasyonda neden bir bahçe olur anlamadık, bir de bu kadar ağacın arasında yolculara kendilerini neden Afrika’daymış gibi hissetirmek istemişler onu da anlamadık ama bu istasyon yine de görülmeye değer.

Tüm bu meydanlarda dolanmanız, meydana inen sokakları gezmeniz gerek. Kaybolma gibi bir şansınız yok. Mutlaka bir meydana çıkarsınız, oradan da gitmek istediğiniz başka bir meydana rahatlıkla geçersiniz. Meydanların ve sokakların isimlerini her biri sanat eseri niteliğindeki seramik tabelalardan okuyacak ve İspanyolların estetik duygusuna hayran kalacaksınız.

m9

İkinci Adım: Paella ve tapasını yemek, tatlılarla keyfi ikiye katlamak

m2

İspanya mutfağının başrolünde tabii ki paella var. Deniz mahsülleri, et, tavuk, sebze ya da bunların hepsini karıştırdıkları pilava verdikleri isim. Benim ağız tadıma bu kadar çok karışık yemek uymadı ama yine de buraya gelmişken tatmak gerek. Bir de İspanyolların diğer yemeği tapas var, yemek dışında gelen her şeye tapas deniyor. En güzel tapas da bence kalamar. Yanında ise yeşil kızarmış minik biberlerden söylemeyi unutmayın. Bir de patatas bravas var. İsterseniz domates soslusunu söylüyorsunuz ya da sade istiyorsunuz sonra da yemeye doyamıyorsunuz. Sadesi her zaman tercihim çünkü domates sos, patatesin tüm çıtırlığını alıyor. Birçok restoranda zaten bu söylediklerimizin hepsi var.

İlk gün Mayor Meydanı’nın sol köşesinde yer alan tarihi değil, karşısındaki en modern restorana  geçtik. İçerisi ferah, hizmeti normal hızda seyreden bir mekandı ve tavsiye ederim. Tapasların ekmek üstündeki haline pinchos diyorlar. Üstünde her türlü meze olabiliyor. Ton balıklı, domates-fesleğenli, peynirli-cevizli ya da hangisini sunarlarsa. Hepsi güzel, bira yanı harika bir atıştırmalık. Pinchos içinse Gran Via Caddesi üzerindeki Quilombo’ya uğranmalı. Mekanın kendisi de hizmeti de o kadar güzeldi ki, akşamları tek adresimiz oldu. Madrid’e geldiğinizde siz de burayı mesken edinmelisiniz.

m16

Yemek konusunda ayrıca uğramanız gereken yer Mercado San Miguel. Burası dört tarafı camla kaplı bir yemek pazarı. Burada yiyecek değil yemek alıyorsunuz. Pazar gibi kurulmuş standlar var, hepsi başka yemekler sunuyor. İçki ve kahveler de istemediğiniz kadar bol. Tercihinize göre elinize alıp bir şeyler yiyebilirsiniz veya orada oturabilirsiniz. Böylece gezmeye ara vermiş ve karnınızı doyurmuş olursunuz. Dolaşırken, o güzelim yemek kokuları sizi cezbedecek ve karnınız acıkacak, benden söylemesi.

m11

Madrid’de yemek açısından ‘tapaslardan sıkıldım, paellayı zaten sevmedim ve artık bana biraz protein lazım’ diyorsanız, merak etmeyin bu ihtiyacınıza da cevap var. Birçok restoranın vitrinine parça parça etler, koca koca butlar koymuşlardı. Tabi bu çiğ etlerle dolu kasap görüntüsü iştahımızı kapattı ama bir o kadar da meraklandırdı. Ne alaka derken ve deniz ürünlerinden sıkılmışken girdiğimiz restoranda sipariş ettik ve etin lezzetine inanamadık. Et konusunda fazla seçici olan ben bile beğenmişsem bu lezzette de başarılı oldukları doğrudur. Atocha tren istasyonunun karşısında ismi İtalyan ama mutfağının ne olduğunu sorguladığımız restoran Casa Luciano’yu düşünebilirsiniz. Biz düşündük ve memnun kaldık.

Yemekten bahsettik ama sabah kahvaltısıyla ilgili de bir not iletmek gerek. İspanyollar kahvaltıda İspanyol omlet yerler. Bizdeki yumurtalı patatesin aynısı. Onu hatta dilim olarak kesip peynir gibi sandviç ekmeklerinin arasında koyabiliyorlar. Çok farklı ya da bizimkilerden daha lezzetli değil ama en azından tadına bakın derim.

m12

Yemek bittiğine göre artık tatlıya geçebiliriz. En ünlü tatlıları ismini bir türlü telaffuz edemediğim churros’ları. Görünüşü bizdeki tulumba tatlısına benziyor, tadı da waffle gibi. Bunu yemenin de bir şekli şemali var. Yanında sıcak çikolata geliyor, batırıp öyle yiyorsunuz ve mutluluktan dört köşe oluyorsunuz. Mayor caddesi üzerinde sadece bu tatlıyı sunan Chocolate&Churros isimli  bir mekan var, bazı cafelerde de yine görebilir, yiyebilir, doymayıp ikinci bir porsiyon sipariş edebilirsiniz. Şahsen Noel pazarında satılan churrosları beğendim. Sıcak sıcak pişirip kese kağıdına koydular, içine toz şeker serpiştirdiler. Yanında da kağıt bardakta sıcak çikolatayı aldıktan sonra bir köşeye çekilip pazarın hareketini seyretmek keyfimi ikiye katladı. Noel zamanı gelirseniz, churros yeme ritüeliniz bu olmalı.

m5

Tatlı konusunda churros’tan ziyade beni cezbeden, aklımı başımdan alan başka bir tat var ki, o da picatostes. Sıcak çikolata istediğimizde yanında geldi. Tadını kızarmış şekerli ekmek gibi düşünebilirsiniz. Sıcak çikolataya batırıp hem yiyorsunuz hem de çikolatanızı yudumluyorsunuz. Gerek picatostes’i gerekse sıcak çikolatası bakımından tek geçtiğim mekan Cafe de Oriente. Kraliyet sarayının karşısında yer alan bu cafenin dantelli koltuk örtüleriyle sıcacık bir atmosferi var. Her gün buraya gelip sıcak çikolatamı içip tüm picatostesleri yiyebilirim çünkü bugüne kadar içtiklerim sıcak çikolata değilmiş onu gördüm. Burayı lütfen not edin ve gelin.

Üçüncü Adım: Sangria İçmek, Crianza ve Reserva Şaraplarında Sınır Tanımamak

İspanya’nın meşhur içkisi sangria, Madrid’deki gezme molalarımızda ve günümüzün finalinde başroldeydi. Meyveli şarap kokteyli sangriayı başlı başına serinletici ve rahatlatıcı bir içki olarak her yerde bulabilirsiniz. Sunumunu tadından daha çok sevdiğimi söyleyebilirim. Buzla doldurdukları bardağa bazı yerlerde de kadehe sangriayı boşaltıp elma, limon ve portakal dilimleriyle servis ediyorlar. Bir bardak ya da kadeh de asla kesmiyor. Bence dünyanın en güzel sangriası Mercado de San Miguel’in yan çıkış kapısındaki standda. Tüm meyve parçacıklarıyla kocaman bir kavanoz içinde beklettikleri sangria, görüntüsüyle sizi çağırıyor, bu çağrıya da duyarsız kalmanız imkansız.

m6

Sangrianın bu kadar güzel olmasının nedeni tabi ki özünde şaraplarının güzel olması. İspanya’da kırmızı şaraplar, crianza ve reserva diye ikiye ayrılıyor. Crianza daha meyveli bir tada sahipken ve tek başına içilebilen bir şarapken reserva,  daha buruk ve yemeklerle güzel gidiyor. Marketlerde de bolca bulabileceğiniz bu şaraplardan bavulunuza koymayı ihmal etmeyin.

Adım 4:  Goya’dan El Greco’ya kadar sayısız sanatçılarla sanata doymak

m8

İspanyollara özel sanat yeteneği, bizi Goya, El Greco, Picasso, Miro ve ismini daha sayamadığım sayısız sanatçıyahayran bırakıyor. Madrid’e geldiğinizde tabi, ki bol bol gezin tozun ama müze ve galerilere de gitmeden dönmeyin. Üç müze var ve üçü de aynı hat üzerinde. İlk olarak Thyssen Müzesi’ne gidebilirsiniz ama çok kalmayın çünkü Goya’nın eserlerinin sergilendiği Prado Müzesi’ne geniş bir zaman ayırmak gerek. Bu müzeye geldiğinizde de tüm eserleri göreceğim, iyice inceleyeceğim diye uğraşmayın; bırakın bir gününüzü, otuz gününüzü ayırsanız gene bitiremezsiniz. Goya’nın müthiş eserleri, el Greco’nun kırmızının hakimiyetindeki renkleri ve İspanyolların dünyaca ünlü sanatçıları sizleri büyüleyecek. Dizleriniz ağrıyabilir, gözleriniz yorulabilir ve beliniz de uzun süre ayakta kalmaktan kopabilir ama böyle bir sanat ziyafetine değer. Sonra da Atocha bölgesindeki Reina Sofia Müzesi’ne geçerseniz klasikten modernizme ve postmodernizme de arada boşluk olmadan geçmiş olursunuz. İki uç akım arasında sanat şoku yaşayabilirsiniz ama merak etmeyin kısa sürüyor. Bu müzede Picasso’dan Miro’ya kadar ne kadar uçuk  ve modern eser varsa hepsini görebiliyorsunuz. Bu kutsal üçlüyü gezdikten sonra da  sanatı damarlarınızda hissederek günü sonlandırmış oluyorsunuz. Bu sanat ziyafeti sizi uzun süre beslemeye devam edecek.

Adım 5: İspanyol Ateşinin Temsilcisi Flamenko Gösterisini İzlemek ve Gece Hayatıyla Kopmak

Gündüz Madrid’de gezdiniz, tüm bu dört adımı da tamamladınız, sıra geldi gecesini yaşamaya. İspanyollar kesinlikle gece hayatı için yaratılmış. Gündüz herkes işinde, gücünde, sokaklar sakinken akşam altıdan sonra birden kendilerini sokaklara ve meydanlara atıyorlar. Sol Meydanı, Mayor Meydanı ve buralara çıkan tüm sokaklar o kadar kalabalık ki, değil bir yer bulup oturmayı, o yerlere ulaşamıyorsunuz bile. İstiklal Caddesi’nin yılbaşındaki gibi kalabalık ve hareketliliğini bu şehir sanırım her gece yaşıyor. Bu hareketlilikte hiçbir zaman ne bir taşkınlığa ne de bir kavgaya rastladık. Yani, Madrid eğlenmeyi bilen bir şehirmiş.

m14

Malum İspanya’dayız ve bir gece mutlaka ne izlemeliyiz, tabi ki flamenko! Bunun içinse tek adres Corral de la Moreria. Holywood ünlülerini ağırlayan bu restoranda sergilenen flamenko gösterisi Times dergisinin ‘ölmeden önce görülmesi gereken 100 şey’ listesinde yer alıyor. Performans müthiş; şarkıları, duygusu, danslarıyla gösterinin her karesi hafızama kazındı. Katedralin sağındaki köprüden yürüyorsunuz, bitirir bitirmez hemen sağa dönün, göreceksiniz. Cuma ve Cumartesi akşamları yapılan bu gösteri için rezervasyon yaptırmak şart. İki ayrı saatte gösterim var. Geç olanı tercih etmekte ve yemek almayıp sadece gösteriyi izlemekte fayda var. Tek olumsuz yanı, gösteri sırasında yemek servisinin yapılmasıydı. Konsantrasyonum biraz bozuldu.

m15

Madrid gecesinin finali ise Joy gece kulübünde yapılmalı. Sol Meydanı’na çıkan Arenal Caddesi’ndeki bu kulüp gece 12’de kapılarını açıyor. Ortam inanılmaz güzel, DJ performansı başarılı. Şarkıları dinlemeye doyamadım. Bir gece kulübü için ne derece doğru bir tabir olacak bilmiyorum ama nezih olduğunu belirtmeden edemeyeceğim. Herkes kendi halinde, her yaştan insan gelmiş ve herkesin tek bir derdi var, dans edip eğlenmek. Bunu da fazlasıyla başarıyorlar. Ne yapıp edin buraya gelin, bir arkadaşa bakıp çıksanız bile kapısından içeri girin.

Birkaç Küçük Not:

_Madrid’de otel seçenekleri çok fazla. Sol Meydanı veya Gran Via üzerindeki otelleri seçebilirsiniz. Biz Catalonia Gran Via Oteli’nde kaldık. Oldukça merkezi ve hizmeti de süratli bir oteldi, düşünebilirsiniz.

_Havaalanı-şehir merkezi arasındaki ulaşımı özel otobüsler sağlıyor. Şehir içinde ulaşım için metroyu kullanabilirsiniz ama metronun bazı durakları gideceğiniz yere ters kalabiliyor. Fiyatları uygun olduğu için taksiyi her daim tercih edebilirsiniz. Beyaz renkli ve kırmızı şeritli taksileri her yerde bolca görebilirsiniz, şaşırmayın. Sadece Madrid’de kayıtlı 3.000 taksi varmış. Bir şehir nasıl bu kadar çok taksiyi kaldırabiliyor, bilemedim.

_Bu şehirde beni şaşırtan başka bir detay ise piyango bayilerinin çok her bayi önündeki kuyruğun uzun olmasıydı. Bizdeki Nimet Abla misali. Ayrıca sokakta da yan yana bilet satan insanlar dizilmişti. Yılbaşı ikramiyesi kaç Euro merak ettik doğrusu, öğrenmek için sıraya bile girdik. Ancak sıfırları sayamadığımız için merakımızı gideremedik . Seyahat arkadaşım Gonca’nın dediğine hak vermeden edemedim. Bir ülkenin gelir seviyesine bakmak için piyangoya ilgisine bakmak lazım.

m18

_Barselona’nın aksine Madrid’de İngilizce bilenlerin sayısı oldukça az. Derdinizi uzun uzun İngilizce anlatacağım diye uğraşmayın, anlamıyorlar. Tarzanca konuşun, onlar da bildikleri üç beş İngilizce kelimeyle karşılık veriyorlar. İspanyolca da olsa yine de bir şekilde yardımcı oluyorlar. Bu davranışları, Akdeniz insanının sıcakkanlılığına da bir örnek teşkil ediyor.

Tek başına gerçek İspanyol kültürünü tanıtmayı üstlenmiş Madrid, atılacak beş adımı, zengin detayları ve hareketli yaşamı ile seyahat rotanızda olması gereken bir şehir. Siz kararınızı verin, planınızı yapın. Gerisini de bu şehre bırakın.

Fotoğraflar: Eda Geven, Gonca Alpargun

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?