Melisa Beleli, benim uzun süredir severek takip ettiğim bir YouTuber’dı. Yeni girişimi The Geam’i tanıtmasıyla, yollarımız kesişmiş oldu! Melisa’yla; Londra’daki yaşamı, Cenevre favorileri ve The Geam üzerine konuştuk. Keyifli okumalar.

_Melisa merhaba, öncelikle röportaj teklifimi kabul ettiğin için çok teşekkür ederim. Başlamadan önce, seni biraz daha yakından tanıyabilir miyiz?

Beni uygun gördüğünüz için, ben teşekkür ederim! Tabii ki, İzmir’de doğdum; 6 yaşıma kadar orada yaşadıktan sonra İstanbul’a, oradan da Cenevre, İsviçre’ye taşındık. Şu an Londra’da okuyorum. İçerik üretmek ve insanların hayatına dokunabilmek, ilham ve motivasyon vermekten enerji alıyorum.

_Ne zamandır Londra’da yaşıyorsun? Memnun musun Londra’da yaşamaktan?

Eylül 2016’dan beri Londra’dayım. Aslında ben üniversite için Los Angeles’a gitmek istemiştim. Çok uzak olmasından ve saat farkından dolayı, biraz daha yakın bir yere bakmaya başladım. Londra’da karar kılana kadar buraya 6-7 kere geldik, gezdik. Dediğim gibi, 1.5 senedir buradayım, ama burayı bu kadar seveceğimi, burada bu kadar mutlu olacağımı tahmin etmiyordum taşınırken. Londra sanırım, yerlisine daha güzel görünen nadir şehirlerden.

_Türkiye’de doğdun, Cenevre’de büyüdün ve şimdi de üniversite için Londra’dasın. Birinden diğerine geçerken adapte olmakta zorlandığın oldu mu? Üç ülkeye de hakim biri olarak, gözlemlediğin bariz farklar neler?

En zor adaptasyon Cenevre’ye taşınırken oldu. 8 yaşındaydım ve hiç Fransızca bilmiyordum. Her gün okula gitmem gerekiyordu, sınıfta kimse İngilizce bile konuşamıyordu. O ilk sene gerçekten zor geçti. Londra’ya adapte olmakta çok zorlanmadım. Hem Cenevre’den gelen bir deneyim, hem de dil konusunda zorlanmadığım için; Londra’ya adapte olmak çok daha kolay oldu.

İstanbul’un hızı ve şehirde bulunan karakter, Cenevre’nin sakinliği ve yaşam kalitesi, Londra’da insanların birbirine olan saygısı ve iş potansiyeli. Her şehrin birbirinden farklı avantajları ve dezavantajları var; birinin diğerinden daha iyi ya da daha kötü olduğunu düşünmüyorum, sadece yaşadığın şehirden ne beklediğine bağlı.

_Yurt dışında yaşamanın, başka bir kültür deneyimlemenin birey olarak avantajları ve dezavantajları neler sence?

Avantajları sanırım düşünce yapımı değiştirmesi oldu. İstanbul bana çalışkanlığı gösterdi, Cenevre idealistliği, Londra ise hayallerinin gerçekleşmesinin imkansız olmadığını. Üç farklı kültürde büyümek de sanırım beni olgulaştırdı. Birbirinden farklı arka planlardan, bir sürü insan ile tanışma fırsatım oldu, herkes da bana bir şey kattı. Farklı bir kültür deneyimlemenin bence sana bir dezavantajı olamaz, ama farklı ülkelerde yaşamanın sanırım var. Her yaşadığın, bulunduğun yerde insanlarla tanışıyorsun, arkadaş ediniyorsun. Özellikle benim gibi genç isen, karakterin o şehirlerle, o kültürlerle oluşuyor. O yüzden mesela, Londra’dayken; Cenevre, İstanbul ve İzmir’de özlediğim kişiler var.

_Bildiğim kadarıyla Londra’da girişimcilik okuyorsun. Girişimcilik diye bir bölüm Türkiye dahil pek çok ülkede yok. O yüzden çok merak ediyorum, biraz bölümünü anlatabilir misin? Beklentilerini karşıladı mı?

Başladığım bölümün vaadi, notlarını deneyimlerinin üzerinden vermesiydi. Maalesef yine de üniversite olduğu için yazmamız gereken bir sürü rapor var ve ben ilk senesinde başladığım için, öğretmen de bizimle öğreniyor. O yüzden açıkçası üniversite deneyimim o kadar da pozitif olmadı. Yine kendi imkanlarımı kendim yaratmaya çalışıyorum, o yüzden direkt dersin içeriğinden bir şeyler öğrenememiş olsam bile; bulunduğum ortamdan, söyledikleri kitaptan kendime bir şeyler kattım. Girişimcilik bence insanın ruhunda olan bir şey; yoktan var etmek, bu dünyaya yeni bir şeyler getirme isteği, bunlar öğretilebilecek şeyler değil. Ruhunda olması gerekiyor; ama pratik, işletme yönü tabii ki öğrenilebilir.

_3 seneden fazla bir süredir YouTube’da içerik üretiyorsun. YouTube maceran nasıl başladı ve nasıl gidiyor?

YouTube maceram 14 yaşımda bir İngilizce kanal ile başladı. Yazın annem bana, başka kızların videolarını göstermişti. Ben de: “Ben de bunu yapmak istiyorum!” dedim ve öyle başladım. İnternetin en büyük güzelliği de bu aslında. İstiyorum dedikten 5 gün sonra açmıştım kanalımı. 2 sene sonra (2014’te.), Türkçe içerik üreten kişilerin YouTube kanalına denk geldim. Asıl YouTube benim için öyle başladı. İngilizce kanalımda 2 senede sadece 4 bin aboneye ulaşmıştım, Türkçe kanalım sanırım ilk ayında 4 bin aboneyi geçti.

Heyecanlıydı, hala da öyle. YouTube bana gerçekten hayalini kurduğum, kurmadığım bir sürü macera getirdi. Ama dediğin gibi 3.5 sene oldu. Londra’ya geldiğimde sanırım YouTube’dan biraz uzaklaşıp, biraz özlemeye ihtiyacım oldu; biraz da 18 yaşımda olmanın tadını çıkarmaya, normal bir 18 yaşında olmaya ihtiyacım vardı. O yüzden YouTube’a biraz mola verdim geçen sene. Şu an ”full force” geri döndüm. Video çekmek, insanların hayatına dokunmak, başkalarına yararımın olması beni mutlu ediyor. O yüzden şu an çok güzel gidiyor, kendimi tekrardan buldum diyebilirim.

_Birkaç ay önce yeni girişimin ‘The Geam’i tanıttın bize. The Geam’i ve çıkış noktasını biraz anlatabilir misin bize?

Tabii ki! The Geam aslında, bu YouTube’a ara verdiğim sürede aklıma geldi. Kendimden daha büyük bir şey yapmak istedim. Türkiye’de farklı arka planlardan gelen bir sürü genç kadın var, ve bu kadar ayrımcılık yaşadığımız bu günlerde, genç kadınları bir araya getirmek istedim. Bir marka ya da site değil, aslında bir hareket/akım yaratmak istedim. Kendime “Tüm kadınları ne ile bir araya getirebilirsin?” diye sordum, ve başarıydı bu sorumun cevabı. Bir kadınının başarılı olması, kendi ayakları üstünde durması, kimseye muhtaç olmaması o kadar önemli ki. Bende bu süreçte genç kadınlara elimden geldiği kadar yardımcı olmak istiyordum. Ama dediğim gibi ben tekim. Tek kişi ne kadar bilgiye sahip olabilir ki? O yüzden şu an benden zeki kişiler ile çalışıyor, The Geam’i kadınların hayatında pozitif bir etki bırakabilecek bir platform yapmaya uğraşıyorum.

_The Geam için aklında yeni projeler var mı? İlerde The Geam’i nerede görmek istiyorsun?

Tabii ki de var, olmaz mı? Daha yeni başlıyoruz :) Şu an The Geam’ın tanınırlığını biraz daha arttırdıktan sonra, etkinliklere başlamak istiyorum. Her etkinliğin bir teması olmasını, bu etkinliklere konuşmacıları getirmeyi ve genç kadınlara yardımcı olmasını istiyorum. Daha da ileriye dönük planlarım var, ama şu an onlar hayal gibi. Adım adım ilerliyorum, etkinlikleri gerçekleştirmeye başladıktan sonra, bundan sonraki adım ne olacak diye hayallerimin arasından birisini seçip ona doğru çalışmaya başlayacağım.

_Londra’ya da Cenevre’ye de çok hakimsin. TheMagger takipçileri için önerebileceğin lokal yerler var mı? Londra’ya ve Cenevre’ye gidenler neleri denemeli? 

Londra’da cafe olarak favorim TABXTAB isimli Notting Hill yakınında bir cafe. Restoran olarak favorilerim, akşam yemeği için: Dishoom, Obica, SkyGarden Brasserie, Flat Iron. Öğle yemeği için JUSUBrothers, The Natural Kitchen ve Five Guys (fast food, ama dünyanın en güzel hamburger ve patateslerini yapıyorlar). Şehirde gezilecek önerilerim ise genellikle turistlerin çok bilmediği; Marylebone High Street, Westbourne Grove, Holland Park ve Primrose Hill’e bir bakın derim.

Cenevre’de restoran favorilerim arasında Le Relais De L’Entrecote (dünyanın en güzel eti), Luigia (hayatımda yediğim – İtalya’dakiler dahil – en güzel İtalyan) ve İzumi. Şehir aslında çok küçük, o yüzden her yerini çok rahat gezersiniz. Ama yine benim favorilerimden, turistik olmayanlar arasında; Cologny, Carouge ve Hermance var. Onun dışında Cenevre’ye giderseniz annemlerin mağazasına da uğrayabilirsiniz ;)  —> Heritage Geneve

Teşekkürler Melisa!

Hayatın farklı alanlarından ilham verici hikâyeler okumak, yeni hayatlar tanımak için RÖPORTAJ kategorimize göz atın!

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?