Sakıp Sabancı Müzesi’ni gezerken ve Monet’yi düşünürken, aslen muhteşem bir dostluk bağının hikayesi olan İzlenimcilik’i (Empresyonizm) düşündüm bir yandan da. Sergi çıkışında, gösterimi yapılan belgesel film de hafızamı tazeledi Izlenimciler ile ilgili olarak. Sizlerle de biraz Monet, biraz İzlenimciler’i konuşalım istedim!

Şehrin her yerinde Monet sergisinin afişlerini gördüğümde, heyecanlanmadım dersem büyük bir yalan söylemiş olurum. Zaten sergi şehre gelir gelmez, kendimi Sakıp Sabancı Müzesi’nde buldum. Bu vesileyle de sizle biraz Monet’nin, biraz da İzlenimciler’in hikayesini paylaşmak istedim. Monet, bence o meşhur bahçelerinden çok daha fazlası olduğundan, olaya biraz da biyografik bakış katayım istedim.

Kendisi bu durumdan pek hoşnut olmasa da Monet, “Impression, Soleil levant” adlı tablosu ile Impressionism yani İzlenimcilik akımına isim veren ressam. Bu duruma  Monet’nin gözünden baktığımızda ise durum biraz karışık. Kendisi 1927′de ölümünden kısa bir süre öncesinde şöyle buyurmuş:

“Her zaman teorilerden nefret ettim. Tek marifetim doğrudan doğayı resmetmek ve çabucak geçen atmosferleri yeniden üretmeye çalışmak. Birçok üyesi gerçek anlamda “İzlenimci” olmayan bir grubun isim babası olma durumunda kaldığım için çok derin üzüntü duyuyorum.”

Monet, 1840′ta doğmuş ve daha küçük bir çocukken yaşadığı şehrin yerlilerine 10-20 franka karakalem karikatürler satarmış. Gel zaman git zaman, onun bir anlamda mentoru diyebileceğimiz Eugene Boudin ile karşılaşmış, ondan yağlı boyaları nasıl kullanacağını ve açık  havada nasıl çalışabileceğini öğrenmiş. Bir tutkunun ilk tohumları da böyle atılmış yani.

Genç Monet, Louvre’u ilk ziyaret ettiğinde, büyük bir hayalkırıklığına uğramış. Bunun sebebi, çevresinde büyük ressamları ve birçoğu mitolojik göndermeler içeren kült resimleri kopyalayan sanatçılarla karşılaşmış olması. Kesin olan bir şey varsa, o da Monet’nin bu yoldan gitmeyeceği…

Bu noktada, hikayeyi biraz Monet ekseninden kaydırıp İzlenimcilik kısmına odaklayalım derim. İzlenimcilik akımını özel yapan ve bence diğer ana akımlardan ayıran en önemli şey, İzlenimcilik’in hikayesinin aynı zamanda yakın dostlukların da hikayesi olması. Claude Monet, Pierre-Auguste Renoir, Edgar Degas, Alfred Sisley ve Camille Pisarro, birlikte çalışmanın ötesinde, birlikte de yaşadılar. Toplum ve sanat çevreleri tarafından yok sayılmayı bırakın, hor görüldükleri zamanlarda, birbirlerine ve yaptıklarına olan inançlarını hiç yitirmediler. Yokluğu ve umudu paylaştılar. Her şey böylece daha katlanılası olmuştur muhtemelen.

Hor görülme demişken… Nedir bu işin aslı? Her sene, Fransız Sanat Akademisi, tüm halkın görebildiği ve yılın en büyük olaylarından biri sayılan bir sergi açardı ve burada gelecek vaat eden sanatçıları da ağırlardı. Akademi, aşırı tutucu olduğu için (yani Louvre tabloları çizgisinde olduğu ve öyle işler görmeyi beklediği için) bizim İzlenimciler hep elleri boş dönüyor ve tabloları salona kabul edilmiyordu.

1867′de, Frederic Bazille’i ailesine şöyle yazarken buluruz: “Artık salona hiçbir resmimi göndermeyeceğim, çok aptalca. Onların ruh hallerine bağlı olmak… Benim dışımda, birçok yetenekli arkadaşım da aynı düşüncede ve hep birlikte her yıl büyük  bir stüdyo kiralayıp, kendi sergimizi açmaya karar verdik.” Böylelikle 1874′ten 1886′ya kadar sekiz tanesi düzenlenecek, Akademi sergisine tepki olarak doğmuş, İzlenimci sergilerin temeli atılmış olur.

Temsilcileri, yıllarla beraber kendi yollarına dağılsa da, biraz da İzlenimcilik akımı ile neyin kastedildiğini ve benim çok sevdiğim İzlenimci tabloların neler olduklarını bir gözden geçirmek isterim.

İzlenimciler, kendilerinden önceki akımların aksine, konularını günlük hayattan seçer. İşçiler, kafelerde oturan ya da sokakta yürüyen insanlar sanatsal anlamda ilk defa ilgi çekici objelere dönüşmüşlerdir. Ünlü Fransız şair Charles Baudelaire akımla ilgili aynen şöyle demiştir: “Ressam, gerçek ressam, günlük hayatın epik tarafını nasıl göreceğini bilen, çizerek ya da resmederek, bize gösteren ve günlük giysilerimiz içinde ne kadar şiirsel olduğumuzu anlayan kişidir.”

İzlenimciler, gördüklerini aynen resmetmek yerine onlarda uyandırdığı düşünce ya da hissi resmetmeyi tercih ederler ve bunu yaparken de ışık oyunlarını ve ışık ile ilgili teknikleri ön planda tutarlar. Açıkhava onların oyun sahasıdır, aynı manzarayı, aynı yeri defalarca resmederler. Işığı çözümleyebilmek ve istedikleri gibi yansıtabilmek için…

Benim çok sevdiğim İzlenimci tablolara gelince: La Grenouillère (Claude Monet), Réunion de famille (Frédéric Bazille), Les raboteurs de parquet (Gustave Caillebotte)Réunion de famille (Frédéric Bazille), L’Absinthe (Edgar Degas), Le pont de l’Europe (Gustave Caillebotte), La Charcutière (Camille Pissarro)…

Monet, bahçeleri ve özellikle nilüferleri çok sevdi, hep sevdi. Sabancı Müzesi’ndeki sergide Monet’nin bu tarafını muhteşem bir şekilde deneyimleyebilirsiniz. Ancak ben size onu ait olduğu akımı da katarak, daha farklı bir biçimde anlatmaya çalıştım.

Sergi çıkışında bir film gösterimi olduğunu göreceksiniz, kısa da olsa vaktinizi ayırıp, o filmi izleyin derim. O belgesel film, Izlenimcileri ve Monet’yi çok içten bir dille anlatan, insana dokunan bir belgesel film.

 

Görseller müzelerin websitelerinden alınmıştır:
Musée Marmottan Monet: http://www.marmottan.com
Musée d’Orsay: http://www.musee-orsay.fr/en/
Tate Britain: http://www.tate.org.uk/

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN