Mountainhead: Patronlar ve Nur Topu Gibi Distopyaları
Jesse Armstrong, Succession ile estirdiği rüzgarı ve televizyon dünyasında bıraktığı yankıyı sinemaya taşıyor. Ya da taşımaya çalışıyor diyelim… Succession’da zenginlik, yeni medya ve iktidarın çürümüşlüğünü ekranlara ve akıllara kazıyan Armstrong, bu kez yapay zekanın merkezinde dönen bir kara komediyle karşımızda: Mountainhead. İlk uzun metrajlı işi olan film, nerdeyse Succession evreninde geçen ve aynı kakafoniye sırtını yaslayan ama bu sefer zarlar istediği gibi gelmediği için biraz hayal kırıklığı yaşatan küçük bir yakın dönem distopya hikayesi.

Bir dağ evine kapanan dört teknoloji baronunun hikayesi bu. Dışarıda yapay zeka destekli deepfake’ler dünyayı yakıyor, içerideyse ego savaşları ve slapstick(abartılı olaylar komedisi) komedi fırtınası. Her biri dijital çağın bir sembolü: biri orduya danışmanlık yapıyor, biri sahte videolarla dolu bir sosyal medya devinin patronu, biri etik yazılımlarla dünyayı kurtarmaya çalışıyor, biri de hem ev sahibi ama dandik bir mental sağlık uygulamasından parayı vurmuş olan “az zengin”. Dünyanın kaosa sürüklendiği bu senaryoda, evden çözüm haricinde her şey çıkıyor.

Evet dünya yangın yeri, ama bunlar hala ne kadar akıllıyız, ‘ne kadar zenginiz ve ne kadar güçlüyüz’den öteye gitmeyen, fazla ağdalı diyalogların üstlerine boca edildiği havasız bir atmosferde birbirlerini yiyorlar. Film boyunca kendilerini ciddiye alan ama aslında hiçbir şeyin farkında olmayan bu karakterler, Armstrong’un en iyi bildiği tipler. Fakat Succession’daki başarıyı burada yakalayamıyor, yani izleyicisini bu kakafoniye ikna edemiyor bu sefer. En azından izlerken, e biz bunun iyisini izledik zaten dedim…

Mountainhead, klasik bir komedi gibi değil. Ne aksiyon var ne büyük bir sinematografi. Ağırlık, karakterlerin birbirleriyle kurdukları iletişimlerde. Konuşmalar tahmin edeceğiniz üzere aşırı hızlı, çoğu zaman alaycı, nüanslarla dolu ve bolca felsefi gönderme taşıyor. Kant’tan Marcus Aurelius’a uzanan referanslar, bu milyarderlerin “entel” pozlarıyla çatışınca ortaya ince bir kara mizah çıkıyor. Çok da ince değil ama, neyse…
Yapay zekanın etik mi, tehlikeli mi olduğu aşamasını çoktan geçtiğimiz filmde, kıyamet senaryosunun nasıl gerçekleşeceği sorusunun cevabını teknolojiye değil, onu kullananlara bağlıyor. “Kurtarıcı olabilir ama kimin elinde?” sorusu, hikayenin merkezinde duruyor. Filmin çözüm reçetesi de net değil; çünkü mesele çözüm değil, çözüm istemeyenlerle dolu bir sistemin ta kendisi.

Aslında tam bir distopya değil, parodi de değil. Mountainhead, distopyayı gerçek hayatta çoktan yaşadığımızı hatırlatan bir aynaya benziyor. Yılmaz Özdil mi aslında Mountainhead, bilmiyorum… Eğleniyoruz ama ehleye mehleye. Bu zengin eleştirilerinin anlatısal açıdan çok çabuk eskimeye başladığını biliyoruz ve üslubunu hızlıca çeşitlendirebilenler kazanıyor. Mike White’ın da White Lotus 3. sezonunda ufak tefek tekrara düşmeye başlaması, Jesse Armstrong’un yaşadığı sinemasal sıkıntıların yanında pek de kayda değer değilmiş gerçi. Yine de Steve Carrell’i izlemek her zaman olduğu gibi büyük bir keyif, sırf onun hatrına sonuna kadar izleniyor bir şekilde…
Sinema dünyasına ve filmlere dair paylaşımlarıma Instagram üzerindeki film blogumdan (@atıptutuyorum) ulaşabilirsiniz.
Kapak Fotoğrafı: The Hollywood Reporter
İlginizi çekebilir: Eralp Alper’den Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri

Eralp Alper







Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!