theMagger.com'a kayıt olduğunuzda,
• theMagger’a keşiflerinizle katkıda bulunarak, yazar olup dilediğiniz konuda yazılarınızı yayınlayabilir ve kendi blog sayfanızı oluşturabilirsiniz,
• Yazılarını kaçırmak istemediğiniz yazarları, sevdiğiniz kategorileri ve ilginizi çeken etiketleri takip edebilirsiniz,
• Takip ettiğiniz yazar, kategori, etiket ve okuduğunuz yazılara göre size özel ana sayfa akışınızı oluşturabilirsiniz,
• İlginizi çeken yazıları sonra okumak için kaydedebilirsiniz,
• Yakınımdakiler bölümünden çevrenizdeki mekanlarla ilgili theMagger.com'da yazılmış yazıları görebilirsiniz,
• Yazılara yorum yaparak merak ettiklerinizi yazara sorabilir; fikirlerinizi yazar ve okurlarla paylaşabilirsiniz,
Bizimle birlikte pek keyifli bir keşif yolculuğuna çıkacağınızdan emin olabilirsiniz. Şimdiden hoş geldiniz!
'Niçin Okuyorum?' üzerine bir yazı üzerine çalışıyorum. İçeriği ağır ve edebi olacağından burada değil düzenli yazdığım bir başka yayın platformunda değerlendireceğim. O yazımın içeriğine dair pek çok ortak noktayı yazınızın girişinde bulmak sevindirdi beni. (Benim sizden farkım etrafımın iş dışında hemen hemen hiç kalabalık olmaması; yurtdışında yaşadığım için hiç bir arkadaşımın etrafımda bulunmaması - 50 yaşında olunca en yeni arkadaş 20 yıllık oluyor-19 yıldır aynı kadınla beraber olunca da romantik gündemim aşırı düzenli 🙂 ve tabi ki baba/koca olmanın getirdiği sorumluluklar yaşamımı stabil kılıyor.) Listenizde üç kitap dikkatimi çekti - bu arada hemen hemen tamamı kadın yazarlardan oluşuyor-: The Bell Jar, The Undercurrents ve Kairos. The Bell Jar benim başucu kitaplarımdandır. Açıkcası bir kadın edebiyatçı ile bu kadar özdeşleşebileceğimi hiç düşünmezdim Plath'ı okumadan önce. Bugün de itiraf edeyim; Woolf ile birlikte derinlemesine beni etkiyelen iki kadın yazardan biridir. Diğer iki roman da okuma listemde; hatta Kairos'a başladım. Bu romanlarda beni çeken elbette Berlin oldu. Hali hazıda Berlin'inde önemli bir rol oynadığı bir dizi edebi çalışma yapıyorum; o açıdan ilgimi çektiler. Önümüzdeki dönemde de iyi okumalar diliyorum. Sevgiler..
🙂)) kesinlikle... çok güldüm
"Testin sonunda, katılımcıların yüzde 97’si yapay zekâ ve gerçek insan üretimi müziği ayırt edemedi." Aslında genel olarak müziğin sıradan insanlar için ne anlama geldiğinin tipik bir göstergesi. Bir de müzik çok teknik bir sanat; derinlemesine ilgilenmeyen biri için kulağa gelen güzel, melodik, eğlendiren seslerden ibaret. Biraz elitist ve snobca bir yorum oldu ama 🙂) gerçek bu.
Born to be wild daha çok hız yaparken dinlenir sanırım. Chris Rea'nın tarzını road blues olarak adlandıranlar var. Yani aslında tam da yollardeyken dinlensin diye yazılmış adeta.
Selamlar, nasıl olmuş da bu yazınızı kaçırmışım. Kısa ama kentin ruhunu yakalayan bir yazı olmuş. Bence, naçizane önerim, Dubai ile ilgili birkaç daha yazı yazın 🙂 Sevgiler
Bizim kuşağın gençlikten artık yetişkinliğe, çalışma hayatına geçiş döneminin alternatif tiplerin popüler gruplarındadı. Ben hiç ısınamamıştım.
AFI çok 80s havasında..
Hey gidi MTV... Ben de çok uzun zamandır varlığını sadece uyduda kanal değiştirirken görüyordum. Bir kaç kere de o saçma reality programlarına denk geldim. İçimden kanal ne hale gelmiş dedim. Bir süre MTV 80'i takip ettim ama 80s için İngiltere merkezli Now 80s var; daha net ve konseptleri daha iyi. Yine de bir devrin kapanması anlamında biraz burukluk hissetmedim değil.
Cevabınız için çok teşekkür ederim. Aslında tüm Örik literatürü Freudyen-psikanalitik analizler için çok malzeme sunuyor. Sultan Hamit Düşerken bile bu bağlamda okunabilir alternatif olarak. İyi çalışmalar
Ben Nahid Sırrı Örik'i çok severim. Kıskanmak üzerinde de Freud'ın Kadınlara yönelik görüşlerini bağlamında Modern Turkish Literatüre dersinde bir sunum ve paper hazırlamıştım. Bu açıdan diziyi seyretmeye pek elim varmıyor. Filmi genel Demirkubuz standartlarının bir tık altında bulsam da romanın ruhuna sadık kalması açısından taktirle karşılarım. Bu noktada öneriniz ne olur? Bu kadar yoğunlukta ve vakit sıkışıklığında bu diziye vakit ayırmaya değer mi? İyi çalışmalar, sevgiler..