Türk öykü yazını bir süredir oldukça verimli bir dönemini yaşıyor. Kurmaca metinler yazmaya heves eden kişilerden işe öykü ile başlayanların sayısı hiç de az değil. 2012 yılında da birçok ilk öykü kitabı yayınlandı. Edebiyat dergilerinde, gazetelerin kitap eklerinde ve nitekli bloglarda bu kitaplara ilişkin tanıtım yazılarına yer verildi. Okuyacağımız kitapları seçmemizde bu tür yazılar okurları etkiliyor. Fakat, bu yazıların büyük çoğunluğunun benzer kitaplar hakkında olması, bazen şüpheli düşünceler içerisinde olmamızı engellemiyor. İlk defa kitabı yayımlanan bir yazar için birden fazla eleştirmen ve okur tarafından değerlendiriliyor olmak elbette önemli. Ancak edebiyat dergilerinde birçok öyküsü yayımlanmış olan fakat henüz bir kitabı yayımlanmamış olan iyi öykü yazarları da var. Amacımız şimdilik sadece dergilerden takip ettiğimiz öykücüleri biraz tanıyabilmek. İşte onlardan birisi ÜMİT AYKUT AKTAŞ.

Öykü türünü sizin için farklı kılan nedir? Neden roman, deneme, şiir veya başka bir edebi tür değil de öykü yazıyorsunuz? Başka türler de deniyor musunuz?

Gündelik yaşam, algımızı daraltmak için kuşatılmış durumda. Öykü, hayal kurmamı ve gündelik yaşamdan alabildiğine uzaklaşmamı sağlıyor. Başka türleri elbette ki okuyorum ama yazma çabam salt öykü ile sınırlı.

İlk olarak hangi öykünüz, ne zaman ve nerede yayımlandı? Öykünüzün yayımlanmaya hazır olduğunu nasıl anladınız, bir dergiye ya da yarışmaya göndermeye nasıl karar verdiniz? Göndereceğiniz derginin veya yarışmanın hangisi olacağına karar verirken kararınızda neler etkili oldu? Hiç öykü gönderdiğiniz ve yayımlanmadığı oldu mu? Bu süreci bize anlatabilir misiniz?

Yazma fikri yıllardır benimle birlikte seyahat ediyordu diyebilirim ama ne zaman hayat bulacağını ben de bilemiyordum doğrusu. Son derece çapaklı ilk metinler doksanlı yılların başında yazılmıştı sanırım. Beş altı yıl sonra başka sıkıntılı denemelerim de olmadı değil. Yazma fikriyle yazmanın kendisi cidden farklı şeyler ve bunlar teknik olarak öğretilebilir, öğrenilebilir şeyler değil kanımca. Herkes kendi patikasını kendi yaratıyor. 2003 yılında ilk derli toplu metnimi yazdığımı söyleyebilirim; “Bürokrasi” adlı öykü 2009 Ümit Kaftancıoğlu Öykü Yarışması’nda mansiyon ödülü kazanmıştı. İlk kez yazdığım metinlerin rüştünü ispat etmeye başladığını hissetmiştim. Dergiler ve yarışmalar yeni deneyimler kazandırması açısından önemli hem metinlerle ilgili paslaşabileceğiniz arkadaşlar ediniyorsunuz hem de sizinle benzer sorunlar yaşamış insanlarla yakınlaşabiliyorsunuz. Yalnız olmadığınızı hissediyorsunuz. İlk kez “Mezarlık Hikâyeleri” adlı öyküm, 2010’da, Lacivert Edebiyat Dergisi’nde yayımlandı.  Oysa 2009 yılında sık sık pek çok dergiye öykü gönderdim, bir red yanıtı dışında geri bildirim dahi alamadım. Öykülerim nitelik olarak giderek düzeliyor olsa da metinlerdeki eksiklik duygusu yakanızı hiç bırakmıyor.

Sonrası nasıl gelişti? Yazmak, sizin için durduramadığınız bir istek mi? Yoksa öyle değil de, çok çalışmak yani yazmaya oturmayı bir disiplin hâline getirmek mi? Her ikisi mi?

Ben kendimi %70 okuyucu, %30’da yazmaya çalışan biri olarak tanımlıyorum. İyi bir metinle yolum kesiştiğinde yazmaya çalıştığım bir metin bile olsa onu bırakır, iyi metni okumaya başlarım. Çok disiplinli ve düzenli yazan biri değilim ama Hakan Günday’ın da söylediği gibi “İnsan yazarken kendini daha akıllı hissediyor”.

Öykülerinizi yazarken önceden telli deftere notlar almak, bazılarını yırtıp atmak, bazılarını korumak ve sonradan toparlamak yolunu mu izliyorsunuz yoksa önce bir taslak oluşturup yavaş yavaş taslak üzerinde mi çalışıyorsunuz? Her gün yazar mısınız, yazma takviminiz değişken mi? Sabahları mı akşamları mı sizin için daha verimli?

Küçük kâğıtlara notlar alır biriktirir daha sonra eski tarihli ajandalara, oluşturmaya çalıştığım kurgu için işime yarayacak ayrıntıları aktarmaya çalışırım. Kâğıt konusunda cimri olduğum için spiralli defter kullanmam ve sayfaları da yırtmam. Metne dâhil etmeyeceğim bölümlerin üzerine kırmızı kalemle çarpı atarım. Doğan Yarıcı’nın “Yazar yazdıklarından çok eksiltebildikleriyle yazardır.” sözü ve Henry Miller’ın “Yazdıklarının ilk taslağı için balta kullan, ince uçlu tarak değil. İkincisi bitler içindir!” sözü çok hoşuma gitse de yazmanın şehvetine kapılıp gereksiz ayrıntıları sıklıkla sarkıttığım oluyor ne yazık ki… Her gün yazma alışkanlığım yok, bunu için çabam da. Daha çok gece yarısı yazıyorum, dikkatinizi dağıtacak uyarıcıların sayısı azalıyor belki de…

Öyküleriniz Varlık, Kitap-lık, Hece Öykü gibi dergilerde yayımlandı. Bundan başka, 2009 Ümit Kaftancıoğlu Öykü Ödülleri’nde “Bürokrasi” adlı öykünüz ile Mansiyon, 2009 Eskişehir Sanat Derneği Öykü Yarışmasında “Mezarlık Hikâyeleri” adlı öykünüz ile Mansiyon, İzmir Kuş Cenneti Öykü Yarışması’nda “Ölümden önce hayat var mı?” adlı öykünüz ile Övgü Ödülü ve 2009 Xasiork Öykü Yarışması’nda “Bay Potasyum Klorit” adlı öykünüz ile üçüncülük, ve son olarak 2012 Mahmut Tunaboylu 6. Öykü Yarışması’nda “Metastaz” adlı öykünüz ile Mansiyon ödülü aldınız. Atladığım var mı? Bunlardan başka hangi edebi ortamlarda yazılarınız yayınlandı? Bize AltZine adlı internet neşriyatından da bahsedebilir misiniz?

Ayrıca 2012’de İnönü Üniversitesi tarafından düzenlenen “Her hastalık bir hikâyedir” adlı Logos Yayıncılık tarafından basılan kitapta “Babam, Ben ve hüzünlü genetik mirasımız” ve “Var olmanın gaz hali” adlı iki öyküm yer aldı. İlk öyküm yayımlandıktan sonra AltZine internet neşriyatına da düzenli olarak öykü göndermeye başladım. İlk eşiği aştıktan sonra gerisi bir şekilde geliyor. Sırasıyla Kitap-lık, Patika, Kalem, Berfin Bahar, Kum Edebiyat, Hece Öykü, Varlık, Öykü Teknesi’nde pek çok öyküm yayımlandı. AltZine’in Hayalet Gemi’nin devamı niteliğinde olduğunu düşünüyorum. O yıllarda Hayalet Gemi’de keyifle okuduğum Murat Gülsoy, Yekta Kopan, Yücel Balku, Engin Türkgeldi bana yazma isteği aşıladı diyebilirim. AltZine ve Altkitap şimdi Aylin Sökmen, Hande Ortaç, Engin Türkgeldi, Özge Calafato, Su Başbuğu’ndan oluşan bir ekiple yola devam ediyor. Orada hem nitelikli metinler okuyabiliyorum hem de benim için iyi bir atölye çalışması oluyor.

İnternette yayınlanan edebi metinler ile dergilerde yayımlanan edebi metinler arasında kalıcı olup olmama veya insanlara ulaşıp ulaşmama bakımından kaygı verici bulduğunuz yönler var mı? Karşılaştırabilir misiniz?

Bu konuda halen muhafazakâr olup metinlerin fiziki olarak basılı olmasını önemsiyor olsam da İnternette yayımlanan edebi metinler eğer iyi bir editöryal gözetimden geçiyorlarsa, hem daha çok kişiye ulaşıyorlar hem de sanatsal üretimde ticari her tür argümanı devre dışı bırakmış oluyorlar. AltZine’i bu anlamda daha anarşist bir tavır içerisinde görüyorum. Siteye reklam da alınmıyor. Gerçekten yazmak isteyen yazıyor, okumak isteyen okuyor. Kısaca paranın olmadığı gönüllü bir birliktelik diyebilirim.

Kalıcı olup olmaması çok kapsamlı bir konu o konunun dehlizlerinde kaybolmamak en iyisi bence. Yoksa yolumuz ister istemez e-kitap’a kadar uzayacak. Edebiyat dergilerinin de doğru düzgün ticari bir geliri olmadığını biliyorum ama çoğu öğrenci olan ve burslarla, ailelerinden gelen harçlıklarla geçinmeye çalışan öğrencilerin öyküleri, şiirleri, denemeleri herhangi bir dergide yayımlandığında yine para vererek o dergiyi satın almaya çalışıyor olmaları bana üzücü geliyor. Bu arada haksızlık etmeyelim, Kalem Dergisi metni yayımlanan her yazara bir adet dergiyi posta ile gönderiyor, Dünyanın Öyküsü ’de telif ücreti ödüyor.

Dünya ve Türk edebiyatında en sevdiğiniz öykücüler kimlerdir? Adını yakın tarihte duymaya başladığımız yazarlar arasından severek okuduklarınız kimler?

 J. Cortazar, J.D. Salinger, E. Keret, Vüs’at O. Bener, Yusuf Atılgan, Bilge Karasu, Hatice Meryem, Tomris Uyar, Cemil Kavukçu,  Murat Gülsoy, Barış Bıçakçı. Adını yakın tarihte duymaya başladığımız yazarlardan da Bora Abdo, Türker Ayyıldız, Mehmet Fırat Pürselim, Hakkı İnanç, Serhat Çelikel, Pelin Buzluk ve Gökçe Parlakyıldız’ı sayabilirim. Aslında öylesine uzun bir liste var ki son iki yıldır gerçekten de çok nitelikli kalemlerle karşı karşıyayız. Bir de dergilerde keşfedip kitabı çıksa da bir an önce kitabını alsam dediğiniz yazarlar var. Yakın takibimde Engin Özkol var örneğin.

Son yayımlanan öyküleriniz: ”Paralel Evren” (Varlık, Ocak-Şubat 2013 ve Hece Öykü Aralık 2012), “Bulantı” (Kalem, Ocak-Şubat 2013),  “Kalecinin Penaltı Anındaki Gevezelikleri”(Berfin Bahar, Ocak 2013) ve “Gaz Sancısı” (Kum Edebiyat, Sayı 69). Aynı dönemde dört öykünüzün birden yayımlanması bir tesadüf mü? Yoksa üzerinde çalıştığınız metinleri göndermeye benzer zamanlarda mı karar verdiniz?

Kalem Edebiyat Dergisi, AltZine gibi tematik metinlere yer veriyor, editöryal elemeden geçtikten sonra redaksiyon hizmeti de veriyor. Kalem’e metnimi yeni göndermiştim ama diğer dergilere çok daha önce göndermiştim, hepsinin arka arkaya yayımlanması biraz da tesadüf oldu.

“Paralel Evren” isimli öykünüzden iyi bir okur olduğunuzu anlıyoruz.  Bir film izlediğinizde ya da bir kitap okuduğunuzda oradaki bir duygu sizi etkileyip, bunu aklınızdaki bir fikirle birleştirip bir şeyler yazmaya oturduğunuz oluyor mu; yoksa yazmaya oturduğunuzda siz yazarken aralarda aklınızda ne denli yer ettiğini fark ettiğiniz film sahneleri veya kitaplardan cümleler mi geliyor? Örneğin “Sonsuzluk ve Bir Gün” isimli Kitap-lık sayı 159’da yayımlanan öykünüz? Theodoros Angelopoulos dersek, sizin için ne ifade eder? Öykünüzü okurken öykü eşliğinde filmin şarkısını dinlememizi istemeniz ne hoş.

Okumayı seviyorum ama sıkı bir okur olduğum su götürür. Dünya üstünde pek çok malzeme bizleri etkilemek için yarışıyor aslında kimi kitap kılığında kimi sinema filmi kılığında kimi de fotoğraf karesi olarak zihnimize düşmeye can atıyor. Sorun şu; biz de onlardan etkilenmek için can atıyor muyuz? İlham alabildiyseniz bir gün kilitli kapılarını parçalayıp karşımızda dikiliveriyorlar biz kapılarının arkasına yığınak yapmış olsak bile. Theo Angelopoulos benim için çok özel bir yönetmen, alel acele bir yerlere yetişme derdinde olan bir dünyaya ruhlarımızın yorulduğunu bağırmadan söyleyebilen bir yönetmen olduğu için belki de…

İnternetten bulup indirdiğim “Bazen Kazanmak İçin Kaybetmek Gerekir” isimli öykünüz bir cümlesi ile aklımda yer etti. Öykünün anlatıcısı eşini, annesini ve babasını bir kazada kaybediyor ve kabristan ziyaretinde onlar için şöyle diyor: “Üçü de bir arama motorunda isimleri çıkmayacak da olsalar yine de harika insanlardılar.” Çevremizde google’a adını yazdığımızda ismi çıkmayan kişiler gurubuna dahil olmayanlar sizce hayata tutunamayanlar mı? Bu konudan biraz daha bahsetmek ister misiniz?

Arama motorlarında adlarımızın çıkıp çıkmaması ya da kredi kartı kayıt bürolarında kaydımızın olup olmaması şu anki sistemin ana sorunsalı ama insanlık sorunu çok daha karmaşık, keşke açıklamaya çalıştığımız çoğu şey kemikleşmiş bazı önyargılarla açıklanabiliyor olsa. Her şey daha kolay olurdu, bizler de okumaya, izlemeye, gözlemeye, yazmaya gerek duymazdık o zaman.

Aynı öyküde, hasta olduğu için yakında öleceğini düşünen olan karakterin, “Yeterince kitap okudum mu bu yaşamda? Hâlen Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü okuyabilmiş değilim ki…” diye hayıflanıyor. Benim çevremde bu cümleyi kurabilecek çok az insan var, sizin çevrenizde edebiyata olan ilginizin oluşmasına etki ettiğinize inandığınız kişiler var mıydı? Sizce neden bu kadar okumayı seviyorsunuz?

O metni yazdığım dönemde Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü halen okumamıştım bu arada, sanırım içime dert olmuş ki öyküye de bulaşmış bir yerinden. Önceleri çevremde okuyan, yazan hemen hemen hiç kimse yoktu. Ben de çizgi romanlar ve mizah dergileri yardımıyla çok sonraları kitapların dünyasına karışabildim. Paralel Evren’de biraz da bu var sanırım. Gerçek dünya gerçekten de orada. Daha sonraları dergiler ve öykü yarışmaları, yazan, okuyan ve her şeyden önce güzel insan olmayı başarabilen pek çok kişiyi kattı yaşantıma.

Hayatınızı idare edebilmek için hangi işle uğraşıyorsunuz? Bir meslek ile uğraşıyor olmanızın sınırlı vaktiniz kaldığı için yaratıcılığınızı azalttığını düşündüğünüz oluyor mu?

Pek çok işte çalıştım; muhasebe, finansman, yerel gazeteler, optik sektörü, otomotiv satış, son olarak da altı yıldır bir bankada kobi portföy yönetici yardımcısıydım. Son bir yıldır sahil kıyısında yürüyüş yapabilmek, film izleyebilmek, fotoğraf çekebilmek, kitap okuyabilmek ve yazı yazabilmek için işe ara vermiştim. Bu arayı iyi kullanabildiğimi düşünüyorum ama tatlı hayat er geç sona eriyor,  eski işime kısa bir süre sonra dönüyorum. Keşke çoğu insanın nefeslenebilmek için bir yılı olabilse, çok farklı bir dünyada yaşıyor olurduk inanın. Yazmak kesinlikle bir boş zaman uğraşı değil ve başka bir meslekle yürütülebilmesi de alabildiğine zor.

En son, hangi…

…oyunu izlediniz? İzmir Devlet Tiyatrosu’nda üçüncü kez “Bir Garip Orhan Veli”.
…filmi izlediniz?  
Emin Alper’in – “Tepenin Ardı”.
…kitabı okudunuz?
Gökçe Parlakyıldız – “Hasta Öyküler”.
…albümü aldınız/dinlediniz? Genç Osman – “Gökyüzü Masmavi”.
…konsere gittiniz?
Ne yazık ki uzun süredir konsere gidemiyorum.
…sergiyi gezdiniz?
Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’nde “Salvador Dali İzmir’de”.

İzmir’de yaşıyorsunuz fakat İstanbul’u ziyaret ettiğinizde en çok gittiğiniz mekânlar?

Kadıköy, Moda ve Beyoğlu’na sıklıkla gidiyorum. Özel mekân tercihim pek yok.

Son olarak theMagger hakkında ne düşünüyorsunuz?

Çok şaşırtıcı ve Sherlock Holmes gibi araştırmacı. Editörlerin bir yılda okuyabildiği metinlere bir haftada ulaşıp, okuyabilmeniz hayranlık uyandırıcı. Benzerlerine göre oldukça profesyonelce hazırlanmış olduğunu söylemeden geçmemeliyim.

Bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. En kısa zamanda bir öykü kitabınızın yayımlanması dileğimizle!

 Kitapsız birine zaman ayırdığınız için asıl ben teşekkür ederim :)

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?