Geçtiğimiz günlerde Tepta Aydınlatma ve Kishi Stüdyo iş birliği ve Mıknatıs.s organizasyonuyla Yüksek İç Mimar Oytun Erkişi ve Tepe Aydınlatma Marka Yöneticisi Pınar Hadimli’nin katılımıyla, “Londra’dan İstanbul’a 2026’nın Tasarım Trendleri” başlıklı bir söyleşi gerçekleşti. Londra ve İstanbul… Bu iki şehir, ışığın iki ayrı üslubu. İç mimarlık ve aydınlatmayı birlikte düşünen Oytun Erkişi, kurucusu olduğu Londra merkezli Kishi Studio çatısı altında projelerini gerçekleştiriyor. Söyleşi vesilesiyle Oytun Erkişi’ye, Londra ve İstanbul’un ışığı, aydınlatma ve aydınlatma trendleri üzerine sorularımı yönelttim.

ekran-resmi-2026-03-09-00-44-04
Oytun Erkişi | Fotoğraf: Kishi Studio

Günün ilk ışığı, insanın ilk mekânıdır. Ateşin çevresinde kurulan halka, sonra kandilin titrek gölgesi, gaz lambasının uzattığı akşamlar ve elektriğin bir anda gündüzü eve taşıması. Işık, tarih boyunca hem ihtiyaç hem de iktidar diliydi. Kenti görünür kıldı, evin sınırlarını çizdi, vitrini sahneye çevirdi. İç mimarlık açısından da ışık, dekoru tamamlayan bir ayrıntıdan çok daha fazlası. Mekânın ritmi, derinliği, hatta hafızası. Bir de ışığın bedeni var. Yoğunluğu, yönü ve tonu… Zihnimizin hızını, duygularımızın iniş çıkışını, bir yerde kalma isteğimizi ve daha pek çok şeyi etkiliyor. Hatta iştahımızı bile! Bazı aydınlıklar insanı diri tutar, bazıları yavaşlatır. Kontrast yükseldikçe dikkat keskinleşir, denge arttıkça rahatlama gelir. Bu yüzden ki aydınlatma aynı zamanda bir davranış tasarımıdır. Nerede dururuz, nereye bakarız, ne kadar kalırız. Tüm bu kararlarda ışığın etkisi büyük ve çoğunlukla da farkında değiliz.  

Londra ve İstanbul’un ışık karakterleri belirgin biçimde farklı. Bu elbette doğal ışıkla ilgili. Fakat ayrıca aydınlatmayla kurulan ilişkiye dair kültürel bir arka planın da etkisi olabilir mi? 

Bu konuda iklim verilerine ve gündelik alışkanlıklara birlikte bakmak gerekiyor. İstanbul yılda 2.000 saatin üzerinde güneş alıyor; Londra’da bu süre daha düşük, üstelik gün ışığı daha yumuşak. Bu durum mimariyi doğrudan etkiliyor. Güneşin güçlü olduğu yerlerde ışık çoğu zaman filtreleniyor, dengeleniyor. Kuzey şehirlerinde ise iç mekânın atmosferini kuran, katman katman tasarlanan bir unsura dönüşüyor. Yani ışık, basit bir çevresel veri değil aynı zamanda tasarımın temel araçlarından biri.

Kültürel arka plan da burada devreye giriyor. Kuzey Avrupa’da iç mekân daha korunaklı, daha kontrollü; uzun süre vakit geçirilen bir alan. Aydınlatma konforu kuran, atmosferi belirleyen başlıca araçlardan biri. İstanbul gibi güneşle daha güçlü ilişki kuran şehirlerdeyse hayat daha hareketli. Sokakla iç mekân arasında sürekli bir geçiş var. Bu yüzden aydınlatma, mekânın kimliğini sıfırdan kurmaktan çok, var olan gün ışığını dengeleyen ve sosyal deneyimi destekleyen bir katman.

İki şehir arasında çalıştıkça bunu daha net görüyorum; ışık kullanımı estetik bir tercihten ibaret değil. Yaşam ritmiyle, alışkanlıklarla, mekânla kurulan ilişkiyle bağlantılı. Aslında mesele biraz da nesiller boyunca oluşmuş ihtiyaçlar ve yerleşik bir mekân kültürü. Işığa bakış da buradan şekilleniyor.

by-akophotography
Tasarım Dili | Fotoğraf: akophotography

Dediğiniz gibi, Londra’da doğal ışığın sınırlı olması daha katmanlı ve kontrollü çözümler üretirken İstanbul’da güneşle kurulan güçlü ilişki daha açık ve yaygın bir ışık kullanımını beraberinde getiriyor. Peki bu iki yaklaşım 2026 tasarım eğilimlerinde nasıl bir karşılık buluyor?

Bu iki yaklaşımın birbirine yaklaştığını söylemek mümkün. Doğal ışığın az olduğu şehirlerde gelişen o katmanlı ve kontrollü anlayış, güneşle daha güçlü ilişki kuran coğrafyalarda da karşılık bulmaya başladı. Aynı şekilde, daha açık ve yaygın ışığın yarattığı canlı atmosfer de kuzey şehirlerinde farklı biçimlerde yeniden ele alınıyor.

Bugün aydınlatma iki kültürün tam ortasında duruyor gibi. Ne tamamen homojen ve her yere eşit dağılan bir ışık ne de bütünüyle dramatik ve noktasal bir kurgu. Daha dengeli, daha esnek bir yaklaşım öne çıkıyor. Günün ritmine uyum sağlayan, mekânın kullanımına göre değişebilen bir ışık dili.

2026 tasarım eğilimlerine bakınca bunu net biçimde görmek mümkün: Katmanlı ama sert değil; yaygın ama kontrolsüz değil. Doğal ve yapay ışığın birlikte düşünüldüğü, atmosferin gün içinde dönüşebildiği çözümler ağırlık kazanıyor. Işık artık mekânı görünür kılan bir araç olmanın ötesinde, deneyimi tanımlayan temel unsurlardan biri.

Kendi pratiğinizden bakarsanız, Londra’daki ışıkla İstanbul’daki ışık arasındaki temel fark nedir?

Beni en çok düşündüren fark, ışığın mekânda nasıl görünür hale geldiği oldu. Londra’da çoğu zaman karanlık bir zeminle çalışıyorsunuz. Yaptığınız her müdahale çok net okunuyor; küçük bir ışık dokunuşu bile mekânın karakterini değiştirebiliyor. İstanbul’da ise güçlü bir doğal ışığın içindesiniz. Gün ortasında tasarladığınız yapay ışık neredeyse yokmuş gibi kalabiliyor. Bu da ister istemez soruları değiştiriyor: Bu ışık akşam nasıl çalışacak? Gündüz fark edilmeyen bir etki, gece mekânın ruhunu taşıyabilecek mi?

Asıl ayrım burada belirginleşiyor. Londra’da ışık genelde mimariyi tamamlayan, atmosferi kuran bir unsur. İstanbul’da ise güçlü gün ışığı içinde yapay aydınlatmanın kendine yer açması gerekiyor. Bazen mimariyi görünür kılan, hatta onu taşıyan bir role geçiyor. Bir yerde eksik olanı tamamlıyorsunuz; diğerinde fazlayı dengelemeye çalışıyorsunuz. Bu da her projede ışık kurgusunu neredeyse sıfırdan düşünmek anlamına geliyor.

by-rawpixel
Tasarım Dili | Fotoğraf: Envato, Rawpixel

Uluslararası tasarım trendlerini İstanbul gibi güçlü bir şehirde uygularken sizin için “burada çalışır / burada çalışmaz” ayrımını belirleyen kriterler neler?

En önemli kriter, mekânın kullanıcıyla kurduğu duygusal ilişki oluyor. Trendin kendisi değil, o trendin burada nasıl hissedildiği belirleyici. Çünkü İstanbul’da mekân kullanım alanı olmanın ötesinde; sosyalleşilen, görülen ve uzun süre vakit geçirilen bir ortam.

Son yıllarda özellikle yeme-içme ve perakende mekânlarında bunun çok net karşılıklarını görüyoruz. Mekânlar artık kapasite, masa sayısı ya da hızlı sirkülasyon üzerinden kurgulanmıyor. İnsanların içeride ne kadar vakit geçirdiği, nasıl hissettiği ve mekânla nasıl bağ kurduğu daha belirleyici hâle geliyor. Ticari başarı da giderek deneyimle ölçülüyor.

Bu yüzden bir trendi İstanbul’a taşırken ilk sorum estetik olmuyor. “Burada nasıl yaşar?” diye düşünüyorum. İnsan burada kalmak ister mi? Kendini rahat hisseder mi? Tekrar gelir mi? Eğer bu soruların karşılığı yoksa, en güçlü tasarım dili bile burada karşılık bulmuyor. Ama yerel ritmi ve sosyal alışkanlıkları doğru okuduğunuzda, global bir yaklaşım İstanbul’da çok daha özgün bir kimlik kazanabiliyor.

by-hemul75-2
Tasarım Dili | Fotoğraf: Envato, hemul75

2026’da iç mimarlık ve aydınlatma alanında çok konuşulan ama etkisi geçici kalacak eğilimler sizce hangileri?

Bazı eğilimlerin kalıcılığının sınırlı olacağını düşünüyorum. Özellikle yalnızca görsel etki üretmeye odaklanan, sosyal medya üzerinden hızla yayılan “fotoğraf mekânları” kısa sürede dikkat çekse de uzun vadede mekânsal karşılık üretmekte zorlanıyor.

Benzer şekilde, her projede tekrar eden nötr paletler, yoğun dokulu yüzeyler, mikro beton kaplamalar ya da metal ve parlak yüzeylerin yalnızca kontrast yaratmak için kullanıldığı mekânlar belirli bir dönem estetiğini temsil ediyor. Bu malzemelerin kendisi değil, bağlamdan kopuk ve yalnızca trend olduğu için kullanılması onları geçici hâle getiriyor. Doğru kullanıldıklarında ise son derece güçlü ve kalıcı sonuçlar verebiliyorlar.

Aydınlatmada da benzer bir durum var. Dikkat çekmek için kullanılan aşırı dinamik, sürekli renk değiştiren ya da dramatik etkiyi öne çıkaran ışık yaklaşımları kısa vadede ilgi toplasa da uzun vadede mekânın kullanım ritmiyle ilişki kurmakta zorlanıyor. Kalıcı olan ise daha dengeli, kullanıcıyla birlikte yaşayan ve mekânın atmosferini zaman içinde destekleyen aydınlatma dili.

Bugün daha net görülen şey şu; geçici olan trendin kendisi değil, bağlamdan kopuk kullanımı. Kalıcı olan ise malzeme, ışık ve mekânın insanla kurduğu ilişki.

Sizi heyecanlandıran tasarım yönelimleri neler?

Heyecan verici olan malzemenin doğallığı ve zamanla değişebilme potansiyelinin yeniden değer kazanması. Kusursuz ve pürüzsüz yüzeyler yerine, iz tutan, patina geliştiren ve kullanıldıkça karakter kazanan malzemeler öne çıkıyor. Ham taş yüzeyler, doğal ahşap, dokulu sıvalar ve zamanla rengi oturan metaller bu yaklaşımın en belirgin örnekleri.

Bir diğer kalıcı yönelim, mekânların sabit değil dönüşebilen yapılar hâline gelmesi. Sökülebilen, yeniden kurulabilen, farklı senaryolara uyum sağlayabilen mekânlar hem sürdürülebilirlik hem kullanım esnekliği açısından önem kazanıyor. Bu da modüler sistemlerin ve uzun ömürlü malzemelerin daha fazla tercih edilmesini beraberinde getiriyor.

Duyusal tasarımın güçlenmesi de dikkat çekici. Mekân yalnızca görsel olarak değil; dokunma hissi, akustik konfor ve ışıkla birlikte ele alınıyor. Bu nedenle yüzey seçimleri, ışığın malzeme üzerindeki davranışı ve mekânın hissi tasarım kararlarının merkezine yerleşiyor.

Aydınlatmada ise gün ışığıyla birlikte çalışan, sabit değil günün ritmine uyum sağlayan ve atmosferi destekleyen yaklaşımlar kalıcı olacak gibi görünüyor. Işık, artık malzemeyi okutan, mekânın ruhunu taşıyan ve deneyimi tamamlayan bir katman.

Kısacası beni heyecanlandıran, yeni görünen değil; zamanla değer kazanan tasarımlar. Malzemenin yaşlanabildiği, mekânın dönüşebildiği ve kullanıcının mekânla gerçek bir ilişki kurabildiği yaklaşımlar kalıcı olacak.

ekran-resmi-2026-03-09-00-37-06
Tasarım Dili | Fotoğraf: Kishi Studio

Genç tasarımcılar için, Londra–İstanbul deneyiminizden süzülen tek bir temel öneri paylaşacak olsanız, ne olurdu?

En temel önerim, tasarıma doğrudan formdan ya da estetikten değil; neden–sonuç ilişkisi üzerinden başlamaları olurdu. Mekânın amacı ne, insanlar burada nasıl hissedecek, nasıl davranacak ve burada geçirdikleri zaman nasıl bir deneyime dönüşecek… Tasarımın çerçevesi önce bu sorularla kurulmalı.

Çoğu zaman genç tasarımcılar mekânın nasıl görüneceğine odaklanarak başlıyor. Oysa asıl belirleyici olan, mekânın ne hissettireceği ve nasıl kullanılacağı. Hissin ve amacın net olduğu bir yerde malzeme, ışık ve mekânsal kararlar zaten kendiliğinden doğru yere oturmaya başlıyor.

Londra ve İstanbul arasında çalışmak bana şunu öğretti: İyi tasarım, güzel olandan çok doğru olandır. Ve “doğru”, çoğu zaman kullanıcıyı, bağlamı ve mekânın üreteceği duyguyu anlamaktan geçer. Tasarıma bu çerçeveden bakabilen birinin, hangi şehirde çalışırsa çalışsın daha sağlam ve kalıcı işler üreteceğini düşünüyorum.

Maruz kaldığımız ışığın yoğunluğu, rengi, yönü; insanların ruh hâli, odaklanma biçimi ve mekânda kalma süresi üzerinde doğrudan etkiler yaratıyor. Işığın insan psikolojisi üzerindeki etkisi üzerine siz ne söylersiniz?

Daha dengeli ve düşük kontrastlı aydınlatmanın sakinlik hissini artırdığı, daha yoğun ve doğrudan ışığın ise dikkat düzeyini yükselttiği pek çok proje ve çalışmada gözlemleniyor; veri temelli mekânsal analizlerle de destekleniyor. Son yıllarda kullanılan anonim hareket analizleri ve mekân kullanım haritaları, gün içinde kullanıcıların hangi alanlarda yoğunlaştığını, nerelerde daha uzun süre kaldığını ve hangi bölgelerde kümelendiğini ortaya koyabiliyor. Bu verilerle ışık ve renk düzeni karşılaştırıldığında, daha yumuşak ve dengeli aydınlatmanın olduğu alanlarda kalış süresinin arttığı, daha sert ışık kullanılan geçiş alanlarında ise hareketin hızlandığı açık biçimde görülebiliyor.

Renk ve çevresel psikoloji çalışmalarında da benzer sonuçlar var. Sarı gibi sıcak ve parlak tonların dikkat çekme ve kısa süreli uyarım sağlama konusunda güçlü olduğu; ancak uzun süreli odaklanma için tek başına belirleyici olmadığı görülüyor. Buna karşılık mavi ve yeşil tonlarının daha dengeli bir zihinsel durum yaratarak konsantrasyonu sürdürülebilir kıldığı biliniyor. Bu da ışık ve rengin birlikte ele alınması gerektiğini gösteriyor. Birlikte ele alındığında ise, mekân yalnızca görünür bir ortam olmaktan çıkıp, ruh hâlini, dikkat biçimini ve deneyimin niteliğini şekillendiren psikolojik bir katmana dönüşüyor.

Bu nedenle aydınlatma ve renk kullanımı estetik bir tercih olmanın ötesinde; davranışı, algıyı ve duygusal deneyimi yönlendiren temel tasarım parametreleri olarak ele alınmalı.

ekran-resmi-2026-03-09-00-39-12
Tasarım Dili | Fotoğraf: Kishi Studio

Aydınlatma tasarımında bilinçli olarak uzak durduğunuz, sizin için “asla çalışmaz” dediğiniz bir yaklaşım var mı? Buna karşılık, sizi hâlâ en çok tatmin eden ya da kendi imzanız gibi gördüğünüz aydınlatma tarzı nedir?

Uzak durduğum, ışığın yalnızca görsel etki yaratmak için kullanılması ve mekânla ilişki kurmayan, her yüzeyi eşit biçimde aydınlatan çözümler. Özellikle difüzörlü ve homojen dağılan ışığın mekânın derinliğini zayıflattığını düşünüyorum. Aynı şekilde armatürün kendisinin ön plana çıktığı, ışık kaynağının mimariden daha görünür olduğu uygulamalar da bana çok uzak geliyor.

Işığın mimariyle birlikte çalıştığı ve kendini geri çekebildiği anlar, difüzörlü ve yönlendirilmiş spotlar, bilinçli bırakılan gölge alanlar, 2700–3500K aralığında kurulan sıcak ışık dengesi ve yüzey üzerinden çalışan aydınlatma kararları projelerimde tekrar eden bir refleks.

Buna karşılık beni en çok tatmin eden, ışık seviyelerini hassas biçimde ayarlayabildiğimiz gergi tavan ve duvar aydınlatma uygulamaları. Bu çözümler ışık kaynağını görünür kılmadan mekânın atmosferini kurmamıza ve gün içinde farklı senaryolar yaratmamıza imkân veriyor.

Benim için aydınlatma, mekânın önüne geçen bir unsur değil; onu okutan ve derinleştiren bir katman. Işığın gücü çoğu zaman görünür olmasından değil, doğru yerde geri çekilmesinden geliyor.

Dijitalleşme, akıllı sistemler ve sürdürülebilirlik odaklı yeni teknolojiler hızla gelişirken sizce geleceğin aydınlatma tasarımında belirleyici olan şey ne olacak?

Teknolojinin ilerlemesi ve düşük enerji kullanımı kadar; kullanım verisi ve doğru kurgulanmış ışık senaryoları belirleyici olacak. Işık, mekânın ritmine, kullanıcı yoğunluğuna ve gün içindeki değişen ihtiyaçlara uyum sağlayan bir sistem olarak çok daha baskın bir rol oynayacak.

Bugün özellikle Londra’da bunun çok somut bir karşılığını ofis projelerinde görüyoruz. Londra genelinde ofislerin boşluk oranı %8–10 bandında seyrediyor ve hibrit çalışma modeli nedeniyle binaların önemli bir kısmı gün içinde tam kapasite kullanılmıyor. Buna rağmen sabit aydınlatma sistemleri çalışmaya devam ettiği için ciddi bir enerji tüketimi ortaya çıkıyor. Yapılan ölçümlerde yalnızca ofis binalarında boşa harcanan enerjinin yılda yaklaşık 35 milyon pound seviyesinde olduğu; bunun da on binlerce hanenin yıllık enerji ihtiyacına denk geldiği görülüyor.

ekran-resmi-2026-03-09-00-43-07
Oytun Erkişi | Fotoğraf: Kishi Studio

Bu durum, gelecekte aydınlatma tasarımının doğrudan kaynak yönetimiyle ilgili bir mesele hâline geleceğini de gösteriyor. Sensörlerle çalışan, gün ışığıyla entegre olan ve kullanıcı hareketine göre devreye giren sistemler giderek daha merkezi bir yere oturuyor. Işık artık tüketimi yöneten, kullanıcı davranışını okuyan ve mekânla birlikte yaşayan bir altyapıya dönüşüyor. Geleceğin tasarım dili de tam olarak burada şekilleniyor.

Kapak Fotoğrafı: Kishi Studio

İlginizi çekebilir: Eylül Aytan’dan Meb Seyman ile Röportaj