Özge Kahraman ile: Karanlığın Hafızası Üzerine
Özge Kahraman’ın “Karanlığın Hafızası” sergisindeki pratiği, on iki yıllık mağaracılık deneyiminden doğan beden temelli bir araştırma alanına uzanıyor. 13 Kasım 2025-15 Şubat 2026 tarihleri arasında İBB Kültür ve İBB Miras’ın katkılarıyla, Balat Fener Evleri’ndeki Haliç Sanat 2’de sanatseverlerle buluşan sergi; yeraltını zaman, hafıza ve bilinçaltı arasındaki ilişki üzerinden ele alıyor.
“Karanlığın Hafızası” ilk kişisel serginiz. Bu süreç sizin için nasıl bir dönüm noktası oldu?
Bu sergi benim için yalnızca bir üretim sürecinin görünür hâle gelmesi değil; yıllarca zihnimde yavaşça oluşan bir haritanın dışarıya açılması anlamına geliyor. Mağaralarda biriktirdiğim deneyimler, çizimlerde ve dijital modellerde karşılık bulduğunda aslında kendi içimle de hesaplaştığımı fark ettim. İlk kişisel sergi, üretimimin hangi yönlere genişleyebileceğini, hangi katmanların artık olgunlaştığını ve hangi soruların hâlâ açık uçlu kaldığını gösteren bir eşikti. Bu nedenle benim için bir sonuçtan çok yeni bir başlangıç çizgisi gibi.
Mağaracılıkla uğraşan bir sanatçı olmak kulağa oldukça sıra dışı geliyor. İlk mağara inişinizde yaşadığınız duyguları bizimle paylaşır mısınız?
İlk mağara inişimde hissettiğim şey korkuyla hayranlığın aynı anda var olabileceğiydi. Dünyanın sesinin tamamen kaybolduğu o anda, bedenimin ağırlığını ve nefesimin ritmini çok daha keskin duyumsadım. Işığın menzilinin dışında kalan karanlık, tehditkâr değil; sanki zamana hiç ihtiyaç duymayan bir alan gibi gelmişti. O an, yeraltının bana yalnızca fiziksel değil, zihinsel bir eşik sunduğunu anladım. Bu deneyim daha sonra bütün üretimimin temel sezgisini belirledi.
Mağaraların karanlığı birçok kişiyi korkuturken sizi üretime yönelten bir ilham kaynağına dönüşmüş. Bu dönüşüm nasıl gerçekleşti?
Karanlık benim için yokluk değil; görünmeyenin potansiyeli. Mağarada karanlıkla baş başa kaldığınızda derinlik, yön ve mesafe algıları kayboluyor ve bu kaybolma hâli düşünmeye çok geniş bir alan açıyor. Bir süre sonra karanlığın tehditten çok bir dinleme hâli olduğunu fark ettim. Işık yalnızca yüzeyi gösterirken karanlık, yüzeyin ardındaki zamanı duymanızı sağlıyor. Bu dönüşümü fark ettiğimde karanlık benim için üretimin temel kavramına dönüştü.
Eserlerinizde teknolojiyi yoğun şekilde kullanıyorsunuz: 3D modelleme, lidar, haritalama… Bu araçlar sizi en çok hangi anlarda heyecanlandırıyor?
Teknoloji beni en çok mağaranın gözle görülemeyen katmanlarını açığa çıkardığında heyecanlandırıyor. LiDAR verilerinin boşlukları, kırıkları ve yüzeyi milimetrik hassasiyetle göstermesi; 3D modellerin mağarada yürüyormuşum gibi bir mekân hissi yaratması üretimimde çok değerli. Bu araçlar, mağaranın yalnızca fiziksel değil, zamansal bir varlık olduğunu hatırlatıyor bana. Teknoloji ile sezgi yan yana geldiğinde, mağaranın hafızasını yeni bir dille okumak mümkün oluyor.
Sergide sıkça karşılaştığımız noktalama tekniği, izleyicinin mağarayı adım adım keşfetmesini sağlıyor. Bu dili seçmenizin arkasındaki hikâye nedir?
Nokta, mağarada karşılaştığım ilk görsel deneyimin bir yansıması. Kask ışığımın kayada yarattığı küçük parlamalar mağaranın yüzeyini bir haritaya dönüştürüyordu. Noktalama tekniği benim için o ilk haritaya bir geri dönüş. Ayrıca nokta, zamanın en küçük birimi gibi; her bir nokta bir temas, bir nefes, bir iz. İzleyicinin esere yaklaştıkça çoğalan detayları fark etmesi, mağarada keşfettiğim “yaklaştıkça görünür olan” hissiyle örtüşüyor. Bu yüzden nokta, hem kişisel deneyimimin hem de estetik dilimin merkezinde yer alıyor.
Haliç Sanat 2’nin atmosferi — tarihi, mimarisi, bulunduğu semt — serginizle nasıl bir bağ kurdu?
Haliç Sanat 2’nin taşıdığı tarihsel izler, serginin atmosferini güçlendiren sessiz bir ortak oldu. İBB Miras ve İBB Kültür’ün katkılarıyla restore edilerek yeniden hayata kazandırılan bu yapı, duvarlarında hâlâ eski zamanların katmanlarını taşıyor; tıpkı mağara yüzeyleri gibi zamanın ağırlığını görünür kılıyor. Mekânın koridorları ve geçişleri, mağaranın yönsüz yapısını çağrıştırdı ve işler yerleştirilirken bu paralellik kendiliğinden ortaya çıktı. Ayrıca Balat’ın tarihsel dokusu, sergideki hafıza temasını doğal bir şekilde genişletti. Bu mekânda sergi açmak, mağaranın yer üstündeki yankısını bulmak gibiydi.
Yeraltındaki zaman algısı gündelik hayatınızdaki zaman hissinizi etkiliyor mu? Mağaradan çıktıktan sonra hayata nasıl bakıyorsunuz?
Yeraltında zaman çok daha yoğun ve ağır akıyor; her saniyenin maddi bir karşılığı var gibi. Mağaradan çıktıktan sonra gündelik hayatın hızının bana daha yapay geldiğini fark ediyorum. Yavaşlık, durma hâli, bekleme… Bunlar mağarada öğrendiğim ve sonra hayata taşıdığım kavramlar. Aynı zamanda mağaradan çıktıktan sonra renkler, sesler ve ışık daha keskin görünür oluyor. Bu, sanki dünyanın tekrar “açıldığı” bir an gibi. Mağara, zamanı sıfırlayan bir eşik yaratıyor bende.
Son yıllarda yeni medya, veri odaklı üretim ve doğa-odaklı sanat pratikleri giderek öne çıkıyor. Sizce mağaralar bu tartışmanın içinde nasıl bir yer tutuyor?
Mağaralar, doğanın en eski veri arşivlerinden biri. İçlerinde hem jeolojik hem iklimsel hem biyolojik hem de kültürel izler barındırıyorlar. Bu anlamda mağaralar, güncel sanatın veri odaklı yaklaşımına beklenmedik bir derinlik sunuyor. Yavaşlık, birikim, jeolojik zaman ve katman düşüncesi bugün birçok sanatçının aradığı karşılıkların kökleri aslında mağarada bulunabiliyor. Doğa-odaklı sanatın tartıştığı “insan sonrası” kavramı da mağaranın zaman ölçeğinde çok anlamlı bir yere oturuyor. Mağara, insanın geçiciliğini ve dünyanın sürekliliğini aynı anda gösteren bir mekân.
Önümüzdeki dönemde sizi hangi projelerde, hangi yeni araştırmalarda görebiliriz?
Yeni dönemde LiDAR verileriyle noktalama çizimlerini daha bütüncül bir yapıda birleştiren bir dizi video-yerleştirme planlıyorum. Mağaranın iç hareketini ve zamansal katmanlarını daha şiirsel bir yapıya taşıyacak bir animasyon projesi üzerinde çalışıyorum. Ayrıca mağara haritalama verilerini kullanarak hem fiziksel hem dijital bir yayın üretme fikrini araştırıyorum. Uzun vadede ise veri-temelli yeraltı okumalarını, bilinçaltı çalışmalarını ve mekân psikolojisini bir araya getiren daha kapsamlı bir sergi hazırlığı yürütüyorum.
Kapak Fotoğrafı: Burcu Dimili
İlginizi çekebilir: Ece Büyükçolpan’dan Devrim Erbil ve Renk Erbil ile: Üç Kuşaklık Aile Albümü “Trilogy of Time” Üzerine

Burcu Dimili 











Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!